Ercümend ÖzkanHaberlerSöyleşiler ve Seçme Yazılar

İSLAMİ HAREKETİN TANIMI VE KAPSAMI (Söyleşi)

Sahih İslami Hareket, mutlak surette, olmazsa olmaz şekilde Kur’an’ı baz alan, düşünce ve duygularda, gerek ferde gerek topluma tealluk eden, gerek devlet düzenine gerek dış politikaya tealluk eden hususlarda, Kur’anî düşünce, duygu ve amellere dayalı bir harekettir diyoruz. Gerek siyasi politika­lar gerek içtimai politikalar geliştirmekte olsun, alışverişte, ekonomiyle ilgili, aile yapısıyla ilgili, yani her konuda, düşü­nürken ve davranışa dönüştürürken, Kur’an kaynaklı olması, sahih bir İslami hareket için olmazsa olmaz şarttır.

Ercümend ÖZKAN ile İslami Hareket Üzerine (Söyleşi) S.3-43

Kürşat Atalar: Efendim, gerçekleştirmeye çalışacağımız bu söyleşi ile İslamî Hareket’in kapsamlı bir panoramasını çıkar­maya çalışacak ve bu amaçla hem kavramsal hem de tarihsel bir tahlil yapma çabası içinde olacağız. Bu açıdan öncelikle bir tanım yapmanızı isteyeceğiz. Siz İslamî Hareket denince ne anlıyorsunuz? Bir islami hareketin “olmazsa olmaz” özellikleri nelerdir? Kamil, anlamda bir İslami Hareket nasıl olmalıdır? Öncelikle bu konulardaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyoruz.

Ercümend Özkan: Evet, ben de İslamî Hareket tanımı üzerinden hareket etmekte yarar var diye düşünüyorum. Tanım denincede herhalde muhtevası, yani içinde bulunması gereken şey nedir? bunu açığa kavuşturmak lazım. Deyim olarak kullanılan İslami Hareket tabiri de, bu hareketinin muhtevasının nasıl ol­ması gerektiğine, benim kanaatim o ki, en büyük açıklığı getiren şey olmalı. Nasıl ki Marxist hareket denilince, muhtevada Marxizmden uzak olmamak, nasıl laik demokratik hareket denildiğinde, hakeza laiklik ve demokrasiden bahsedilmeden, muhtevasını onlara tahsis etmeden olmazsa, İslami Hareket denildiğinde (en genel’şekliyle söylüyorum, en azından gelenek­sel olarak), yani kulaktan duyma, sağlaması yapılmamış, İslami olarak bilinen şeylerle dolu, o düşünce ve duyguların insanları kitlesel boyutta yönettiği, güttüğü bir hareket kastedilir. En genel (global) anlamıyla söylüyorum. Yani islami hareket denildiğinde akla herhalde mensubu müslümanlar olan islamdan eğri veya doğru, ama islam diye bilinen şeylerle, insanları, sevk eden bir hareket, sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, her boyu­tuyla, insanları İslamın ya da islamdan bilinen şeylerin harekete geçirdiği bir harekete İslami Hareket denir. Böyle anlaşılır, an­laşılmalı da. Ama gerçek islami hareket nedir dendiğinde, nasıl bir dinin gerçeği, halkın bildiği din olmayıp, daima Allah’ın peygamberleriyle gönderdiği ve peygamberlerine vahyettiğinden ibaret ise İslami hareket denildiğinde de, sahih anlayış olarak mutlak surette vahye dayalı, yani Kur’an-ı Kerim çıkışlı, Kur’an kaynaklı bir İslam (şu aralar köktenci islam da deniliyor, ya bazı çevrelerde moda tabir alarak) anlaşılmalı. Sahih İsla­mın mutlaka ve mutlaka olmazsa olmaz şartı Kur’an’a dayalı olması olmalıdır. Zira peygamber (A.S.) Allah’ın elçisi olması­na rağmen ayrı bir kişilik sahibi değildir. Bilahare, yani kendi­sine vahiy geldiği andan itibaren görevini kabullenmiş, benim­semiş ve tümüyle kendisini göreve adamış bir insan olması münasebetiyle Peygamberin ilk ve en önemli ve tüm hayatını kapsayan ağırlıklı işi, Kur’an’ı ahlak edinmektir. Kur’anı ahlak edinmek demek Kur’an’a göre düşünmek, Kur’an’a göre duygularını geliştirmek ve standardize etmek, Kur’an’a göre davran­mak, Kur’an’a göre inanmak, Kur’an’a göre amel etmek anlamına gelir. Zira O, böyle yaptığı içindir ki Allah Teala tarafından; kendisiyle kitabını gönderen Allah tarafından kişilik bakımın­dan güzel bir örnek, yani Usvet’ül- Hasene olarak nitelendiril­miştir. Bunun ana nedeni de, onun Kur’an’ı ahlâk edinmişliği olabilir. Başka bir şeyin olabilmesi, kesinlikle mümkünattan değildir. Özet olarak bir kez daha ifade etmeye çalışırsak, İslami Hareket deyiminin başına “sahih” kelimesi getirme gereğini, tarihi süreç içerisinde, sıhhatinden uzaklaştırılmış bir islam anlayışının, düşünüşün ve yaşayışın, müslümanım di­yenler arasında fevkalade yaygınlık göstermesinden hareketle söylüyoruz. Dolayısıyla da bu şekliyle gelenekleşen, daha müşahhaslaştırarak, şartı 5’e indirilmiş İslama ‘geleneksel islam’ diyoruz; şartı ne 5 ne 115 ne 1015, olmayan, yani Kur’an ba­şından sonuna kadar neden bahsetmişse, tümü şartı olan bir İslama, Kur’an İslam’ı, sahih İslam diyoruz ve öyle anlıyoruz. O itibarla da Sahih İslami Hareket, mutlak surette, olmazsa olmaz şekilde Kur’an’ı baz alan, düşünce ve duygularda, gerek ferde gerek topluma tealluk eden, gerek devlet düzenine gerek dış politikaya tealluk eden hususlarda, Kur’anî düşünce, duygu ve amellere dayalı bir harekettir diyoruz. Gerek siyasi politika­lar gerek içtimai politikalar geliştirmekte olsun, alışverişte, ekonomiyle ilgili, aile yapısıyla ilgili, yani her konuda, düşü­nürken ve davranışa dönüştürürken, Kur’an kaynaklı olması, sahih bir İslami hareket için olmazsa olmaz şarttır. Burada özellikle insanların akide noktasında, zannlarını Kur’an naslarına kesinlikle karıştırmadan, itikadi hususlarda Kur’an ne buyurmuşsa o kadarıyla iktifa etmeleri, onu özellikle iyi algıla­maları gerekir, fakat ameli hususlarda, zanna müsait konularda da, elbette kendilerine vahiy gelmediğine, gelmeyeceğine göre, zann-ı galibleriyle hareket etmelerinde bir beis yoktur. Bu zânn-ı galibleri, İslamın o konuda çizdiği dairenin dışına çık­madığı taktirde kesinlikle, birinin diğerine nispetle doğruluğu ancak iddia edilebilir, fakat mutlak anlamda bir görüşün doğruluğunu söyleyebilmek kabul olmaz. Ancak filan konuda siz ikna olursunuz, meselenin tabiatına intibak noktasında isabetli gördüğünüz görüşü benimseyebilirsiniz. Ama iman konusunda, Müslümanlârın, birinin diğerinden farklı inanmaması gerekir. Gerçekten İslamın  temeli anlamındaki iman konusu; Allah’tan başka ilah olmadığına, Peygamberin O’nun kulu ve elçisi olduğuna, öldükten sonra dirileceğine, hesaba çekileceğine inanmak, bunlardan ’emin olmak, daha evvel de Kitaplar ve Peygamberler gönderilmiş olduğundan emin olmak, Gaybı yalnız Allah’ın bildiğinden emin olmak, Cennet ve Cehennemin varlığından emin olmak, Allah’ın azabından ve afvı ve rahmetinden emin olmak, gibi (ki Kur’an’da buna tealluk eden hususlar çoğaltılabilir) pekçok hususta emin olunması hususu işin temeli olduğundan çok önemli ve önceliklidir. Bu itibarla, bu temel ne kadar sağlam olursa, o temelin üstündeki arzular daha çabuk giderilebilir ve yanlışlıklar muhakkak ki daha kolay telafi edilebilir…

A.Burak Bircan: Malumunuz, İslami Hareket anlayışı, insanın İslam anlayışıyla, sizin de ifade ettiğiniz gibi, doğrudan bağlan­tılı. Yani kişi/kişiler İslami nasıl anlıyorsa, onun harekete dö­nüşümü de ona göre farklı olabiliyor. Biz burada konuyu biraz daha özelleştirirsek, Kur’an çıkışlı Müslümanlârın oluşturdu­ğu, bid’at ve hurafelerden uzak, Allah’ın dinini arı-duru bir şe­kilde anlamaya çalışan Müslümanlârın oluşturduğu İslami ha­reketin, özellikle ‘hareket’ yönüyle ilgili hususlardaki özellikleri ne olmalıdır? Yani nasıl olursa, sahih akide sahibi Müslümanların yapacağı bir hareket, sahih ve islami olur?

K. Atalar: Yani örneğin, herhangi bir şehirde yaşayan tevhidi Müslümanlârdan oluşan bir grup olsun. Bu grup kendisini ‘İslami Hareket’ olarak tanımlayabilir mi? Tanımlayamazsa, niçin tanımlayamaz. Hangi şartlar gerekir?

E. Özkan: Efendim, elbetteki Allah, insanların kendi nezdinde göreceği, muamele bakımından, onları, genelde ve objektif olarak, tarağın dişleri gibi eşit yaratmıştır. Ama insanlara verdiği kabiliyet, yetenek, akliyet, kavrayış, iz’an, basiret, fera­set ve ila ahir özellikleri bakımından, insanlar kesinlikle, tara­ğın dişleri gibi birbirleriyle,aynı boyutta varlıklar değildir. Bu­nu, hayattan örneklerle açıklamak mümkün. Birinin aklı diğerinden daha çok birinin kavrayışı diğerinden daha çok öbürünün kavrayışı berikinden az ya da çok ve ilaahir. Ya da müktesebatı farklıdır; yaşadıklarından sonuç çıkarmada birisi daha yete­neklidir… Birisi kendisine verilen aklın gereğini, yeterince gösteremiyor v.b. Dolayısıyla farklı kişilikler bir gerçek olarak karşımızda. Şimdi biz ‘sahih’ bir İslami hareket derken, önce­likle Kur’an’ı İslâmın kendisi olarak görüyoruz. Kur’an’ı ahlak edinmiş Peygamber (A.S.)’i de, onun canlı örneği (yani Kur’an teori ise, O’nu da pratiğini yaşamış, örnek olmuş bir kişi) olarak görüyoruz. Kur’an elimize ihtilaflara neden olmayacak şekilde, mütevatiren gelmiş iken, maalesef’ sünnetle ilgili, Allah’ın öncelikle Sünneti de, Kur’an gibi koruması altına alma­ması nedeniyle; daha sonra da insanların hafızalarının, bilgile­rinin, kabiliyetlerinin ve en geniş şekliyle zaaflarının farklılıkları nedeniyle, Peygamber (A.S.)’in sünneti, yani ‘yaşanmış Kur’an’ hakkında bize gelen rivayetler üzerinde ihtilaf vardır. Yani Caferi’sinden Sünni’sine, İbadi’sinden Zahirisine kadar ‘Müslümanım’ diyen insanların, kısım kısım veya ekseriyetle sahiplendiği sünnet anlayışı; nakillerin farklılığından kaynakla­nan bir sünnet anlayışı olarak kendisini gösteriyor. Meselâ bugün hiçbir Müslüman, veya ‘Müslümanım’ diyen kişi, Kur’an hakkında ihtilaf etmezken, yani şu elimizde bulunan kitabın, sureler, ayetler, ayetleri oluşturan kelimeler ve zarflardan oluş­tuğu konusunda hiçbir Müslümanın, diğerine nispetle, bir ihti­lafı sözkonusu değilken, Peygamber (A.S.)’in Kur’an’ı anlayıp-yaşamasına tealluk eden hususlardan söz eden sünnetler de (yani hadislerle bu sünnet, bize geliyor), dünya kadar farklılık­ların ve hatta çelişkilerin bulunduğunu (Allah, kitabında: “bu kitapta çelişki bulamazsın” dediği halde, o kitabı hayatına geçirmiş insanın hayatında çelişki varmış gibi, ilk bakışta hiç değilse, bu intibayı bırakan) farklı ve çelişkili rivayetler bulun­duğunu görmemek mümkün değil. Bu itibarla, Peygamberin, ‘Kur’anın pratize edilmiş şekli’ diye tanımlayabileceğimiz sün­netini anlamada, ister istemez Kur’an’ı vazgeçilmez bir kaynak ve ilk sıhhatli elek olarak görmemiz kaçınılmazdır.

Şimdi bu genel açıklamadan sonra, herhangi bir şehirde veya mahalde, bir hareket, ister menşei vahiy olsun ister insan aklı olsun, muhakkak bir kişiden başlıyor. Aynı konuda düşü­nen birçok insan olsa da, insiyatif sahibi olup, onu daha evvel geliştirip oluşturan kişi, onu kamuoyuna sunduğu andan itiba­ren, ilk anda da olsa, ister istemez o hareket, onun adıyla anılı­yor; bütün dinlerin, Allah’ın vahyi, kendisiyle gönderdiği insa­nın adıyla anılmasında olduğu, gibi. Nitekim insan aklının kaynağını teşkil ettiği, fikri cereyanlar, siyasi cereyanlarda da böyle. Marksizm deniyor, Leninizm deniyor, Maoizm deniyor ve Eflatunculuk deniyor filân. O fikir, ondan evvel kimsede yoktu anlamına gelmiyor bu. O fikir, parça parça da olsa, başka birçok insanda da vardır; ama öncelikle, en önce ve özellikle olgunlaştıran ve piyasaya bütünüyle arzeden ve onu savunan kişinin adıyla meşhur oluyor ve bu kaçınılmazdır. Her işte de böyle olmuş. Mesela İslam’ın vahiy olduğunu kabul etmeyen Batılılar bile İslam’ı peygamberin adıyla anarak, Muhammedanizm, yani Muhammedçilik diye tanımlıyorlar. Bu da bizim sayımızı destekliyor. Bununla anlatmak istediğim şey şu, her hangi bir grup, filan yerde yeya falan yerde, kendi anlayışını, görüşünü tek kelimeyle Tevhide dayalı inancını, ve davranış bütününü (ki biz hepsine birden ahlak diyoruz) siyasi hareket, haline dönüştürmeyi istiyor; yani toplumun, kendisinde teşek­kül ettiği düşünce ve davranışlarla yönetilmesi halinde o toplum manen iyi yere varacağı düşüncesini her fikir sahipleneninden zaten istiyor. Yani her fikir, ona sahipleneninden,iktidar/güç temin etmesini istiyor. Bu gücü temin edebilmesi için ne yapması gerekiyor; özellikle İslam açısından olsun veya İslam dışı ideolojiler açısından olsun, bir geçerli sünnetullah var, yani vahiy kaynaklı olsun, insan aklı-kaynaklı olsun, bütün ideolojilerin, bütün dinlerin, yayılışında şu özellikler vardır: Dikkat edilirse bir cismin suya düştüğü andan itibaren, düştüğü noktaya en yakın yerde bir hareket, bir halka meydana gelir, giderek genişleyen halkalarla nihayet en geniş halkasını gözümüzle görmesek bile suyun bulunduğu havuzun tümüne bu dalgaların giderek yayıldığını görürüz. Tıpkı bunun gibi fikir cereyanlarda sünnetullaha uygun olarak hareket ediyorlar. Diyelim Kureyş toplumu bir gölse, tüm insanların, bulunduğu gölün daha küçük bir havzası ise, işte oraya Muhammed (a.s) ile bir vahiy damlası düşmüş. Bu damla en yakından başlaya­rak; işte Hatice’den, Zeyd’e, Ali’den, Ebubekir’e… yani genişleye genişleye, (tabi o dalganın genişlemesini, başka yerlere si­rayet etmesini engellemeye çalışanlara rağmen) yayılıyor. So­nuçta tüm insanlık en azından ondan haberdar oluyor. Yine bu hareket de bugün için uygulama alanı veya uygulanışı itibarıy­la diğerinden farklı değildir; aynı gerçekliği gösterirler. Eşya­nın tabiatında değişiklik olmadığı için eşyanın tabiatı herikisine de aynı şekilde hükmünü tatbik eder. İslami tabirle, sünnetullahta bir değişiklik olmaz. Bu bakımdan bir fikrin, ilk bakışta iki tür var olma ihtimali var gibi görülüyor. İlkin içinde varol­duğu düzenle uzlaşarak, uyuşarak, entegre olarak yani bütün­leşerek varolmayı düşünen bir fikir düşünün, bir de o devlete, yapıya rağmen varolmayı düşünen bir fikir düşünün. Birinci yol ilk bakışta yol gibi görünmesine rağmen, aslında varolmak isteyen, kendi hürriyeti ve özgürlüğüyle varolmak isteyen fikirleri kısa yoldan yok edici yoldur. Yani bir fikrin içinde doğduğu düzenle uzlaşması o fikrin giderek mevcut düzenden olması, o düzene adapte olması ve o düzenden olması anlamına gelir.

A. B. Bircan: İslamî Hareket’in en önemli özelliği temel esasları itibariyle tavizsiz olmasıdır diyebilir miyiz?

E. Özkan: Kesinlikle. Hiç başka yolu yoktur. Onun içindir ki Allahu Teala, peygamberlerine sürekli olarak, koalisyon yani siyasi ortaklık teklif eden, içinde doğdukları rejimlerle uzlaş­mamalarını, onlardan uzak durmalarını ısrarla buyurmuştur. Mesela yine Kureyşlileri ele alalım: Peygamber onlara “beraber olalım” teklifinde bulunmadı! Onlara bir çağrıda bulunuyor: “Sizi kendisinden başka ilah olmayan Allah’a kulluk yapmaya, benim de O’nun son elçisi ve kulu olduğuma inanmaya çağırı­yorum” diyor. Bu çağrı çok özgün bir çağrı. Kendine has bir çağrı. Derken Kureyş başlangıçta bunu önemsemiyor ama gi­derek de (kaldı ki Kureyş ezici bir çoğunluğu temsil etmesine rağmen) yarı yarıya koalisyon, ortaklık teklif ediyor. Fifty fifty. “Bir gün senin Allah’ına tapalım, bir gün bizim putlarımıza tapalım” diyorlar. Bu, Kureyş açısindan büyük bir fedakarlık ilk bakışta. Bu kadar güçlüsünüz; Bütün varlık sizin, ‘öbürünün yanında kim var, iki köleyle, onların deyimiyle söylüyorum: “kafasında kavak yeli esen” dört tane delikanlı var. Başka kim var? Bu kadarcık güce bu kadar çok hisse veriyorsanız, bu işin içinde bir bit yeniği var! Niye? Onun en kısa zamanda, altını çalmanın, yok etmenin yolunu orada görüyorlar da onun için. Yoksa yüzde elli, yani bir gün onun Allah’ına tapılacak kadar Allah’a değer verdikleri için değil. Yüzde elli bile itibar ettikleri belli değil. Hoş yüzde elli itibar etseler ne yazar da! Değil mi? Maksat şu: hani zehirlemek istediğiniz insana, tenekeyle zehirli şerbeti vermiyorsunuz. Onun gözünü karartmak, düşüncesini başka yana çekmek yani içindekinin kendisi için tehlikeli olduğunu ona unutturarak rahat içmesini sağlamak için, zehirli şerbetler daima altın kupalar içinde sunulmuşlardır insanlara. İşte Kureyş de zehirli şerbetini Muhammed (a.s.)’a fifty fifty koalisyon ortaklık teklif ederek içirmek istiyor. Çünkü birden bire, iki köle, bir kadın ve bir çocuk var yanında ve bununla iktidarın yari yarıya ortağı olacak?! Altın kupa işte bu. Yani “Buna kansın da işini bitirelim şunun” diyorlar. Ama o, Allah’a inandığı için başka birisi onu kandıramazdı, kanmadı. Fakat yine bu noktada ona yapılan teklifte deniyor ki: “Sen yanlış yol tutuyorsun. Bak kavmimizin, kabilemizin şerefli bir ailesine mensupsun. Ben-i Haşim’densin. Seni biliyoruz. Büyüklerini, aile mensuplarını da biliyoruz. Sen niye yanlış iş yapıyorsun? Niye yanlış iş tutuyorsun? Kavminin, kabilenin ileri gelenleri olan bizlerle anlaşsan, uzlaşsan da bizler senin yanında olsak. Halbuki sen bu yolu tutmayı düşünmediğin için ne oluyor; yanına iki köle, dört tane işte aklında kavak yeli esen delikanlı geliyor peşinde. Sana bakanlar onları değil bizi yanında görseler, (tüm Araplar da Kureyş’e itibar ediyor ya!), o zaman herkes sapır sapır sana gelecek.” Bu teklif gerçekten çok cazip Yarni Kureyş değil tüm Arabistan gelecek (Onların dünyasına göre de tüm Arabistan tüm dünya gibi). Allahu Teala bu nokta­da bir ayet gönderiyor. Diyor ki: “Seni sağlamlaştırmasaidik az daha onlara meyledecektin.” Gerçekten çok cazip bir teklif. Bundan sonrada yapılan fifty fifty ortaklık tekliflerine karşı deniyor ki: ‘”Kul yaeyyühel kafirun! La abudu ma tabidun…” De ki kafirlere: “Ben sizin taptıklarınıza tapıcı değilim, sizler de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Tavrınızdan öyle görünüyor ki (ortaya açıklama koyalım) ben sizin taptiklarınıza tapacak değilim. Sizler de benim taptığıma tapacak gibi bir ümit filan/vermiyorsunuz. Yani tavrınız katı. Öyleyse: Leküm diniküm veliyedin. Sizin dininiz size benim dinim bana.” Yani rejime rağmen varolacaksın ey Muhammedi Bu fikri, bu dini, tevhidi küfre rağmen, ayakta tutacaksın; küfürle, şirkle birlikte değil. Çünkü imanla şirk, şüpheyle eminlik aynı yerde aynı anda birarada durmaz. Ya biri diğerini bitirir, tek başına bulun­duğu yerin hacmini kaplar, yada öteki bitirir….Yani ya şüphe imanı yer bitirir kurt gibi, ya da iman düşünerek, tahkik ederek, o şüpheleri sıfıra, irca eder, yokeder: Yoksa ilelebet, sonuna kadar imanla şirkin, şüpheyle eminliğin birarada yaşaması mümkün değil. Giderek biri diğerinin aleyhine gelişir.. Sünnetullah bu. Başka yolu yok. O itibarla Allah’u Teala: “Şayet iman ediyorsanız, güçlüsünüz” diyor: Yani eminseniz, şüpheleri kovmuşsanız, güçlüsünüz, diyor. İnsan, emin olduğu bir şeyi sonu­na kadar ve bütün sermayesiyle, bütün varlığıyla, nesi varsa savunmaz mı? Savunur.

A. B. Bircan: Diğer özelliklere geçmeden önce, birinci vazgeçilmez özellik olarak “sisteme rağmen varolabilmeyi” ortaya koydunuz. Burada hep bazılarının takıldığı Hz. Yusuf kıssası var. Buna da açıklık getirebilir miyiz? .

E. Özkan: Efendim, dikkat edilirse daha önce bilinmiyordu da hani “evvel yoğ idi, lakin yeni çıktı bu rivayet” diye Os­manlıların güzej bir mısrası var. Asırlardan beri Kur’an’da Yusuf (a.s.)in Firavun’lâ koalisyon kurduğu rivayet yoğ idi; ama MSP anasından doğduğundan beri bu ayet sanki Kur’an’a yeni girdi. Bu, işin garip yanı. Tabi zayıf kimseler, Allah’ın ayetlerini eğip büküyorlar ve elim bir azabı da bu yüzden hakediyorlar. Dileriz akılları başlarında, canları tenlerinde iken dön­sün ve kendilerini tahhir etsin, temizlesinler. Şimdi efendim, Yusuf (a.s.)’ın Firavun’lâ arasında geçen olaya tealluk eden ne kadar ayet varsa bunları bir tahlil edelim. Yusuf (a.s.)’in kendi­sine atılan iftira nedeniyle hapishanede yattığını Allahu Teala’nın şehadetiyle biliyoruz: Onun yanında aynı koğuşta Firavun’un sarayında epeydir günü geçmiş bir şahıs var; her­hangi bir sebeple yatıyor. Tabi koğuş arkadaşları olarak birbir­lerini gayet yakından tanıma imkanları oluyor. Bizde uzun yıllar koğuş arkadaşlığı yaptığımız için biliriz. 24 saat birbiri­nizin gözünün önündesiniz; yâni tanımamak için kaçacak bir yer yok ki. Tanıyacaksınız birbirinizi. Şimdi, Yusuf (a.s.)’ın çok iyi rüya tabir ettiğini o kişi biliyor. Çünkü birkaç defa rüya görmüştür ve o rüyalar da çıkmıştır. Yusuf (â.s.)’a yorumlatmıştır. İşte birisinin başını kuş oyuyor, öbürünü de bilmem ne oyuyor filan? Kur’an’ın değindiği kadarıyla bunları biliyoruz. Derken o kişi için af çıkar ve Yusuf (a.s.), onun, Firavun’un sarayına, eski görevine gideceğini bildiği için ondan/rica eder ve “benimle birlikte yatan masum bir insan var. İftiradan dolayı yatıyor! Onu da çıkarın” demesini, bu konuda ricacı olmasını talep eder. Fakat Allahu Teala, Yusuf (a.s.) için yatmasını takdir ettiğinden adam çıkınca Yusufu da unutur, onun ricasını da: Ne zamana kadar? Firavun meşhur rüyasını görene ve bu rüyayla ilgili olarak herkeslere yorum yaptırana kadar. Rüya­sında, yine Kur’an’ın şehadetiyle, yedi aç öküzün (veya ineğin) yedi tok öküzü yediğini gördüğünü, işte bunun ne olduğunu bir türlü anlayamadığını biliyoruz. Halbuki o günkü toplumda çok geçerli şey, adeta halkı yönlendiren şey, rüyalar, onların yorumları, kehanetler, sihirbazların işleridir. Firavun hangi ka­hinine yorumlattıysa hiçbirisinin bu rüyasıyla ilgili yorumu ne hikmetse Firavun’u tatmin etmemiştir. “Yok efendim bu da değil, bu da değil”. Nereden biliyorsun bu yorum doğru mu değilmi? Firavun ya! kendini Rab edinmiş insanlara. O öyle diyorsa öyledir! Derken bu müşkül zamanda Yusuf (a.s.)in hapis arkadaşının aklına Yusuf gelir ve Firavun’un çaresizliği sırasında, biraz da onun gözüne de girmek için, “Aman hükümdarım! Durum böyle böyle! Hapishanede benimle yatan birisi vardı. Fevkalade isabetli rüya tabirleri yapıyordu. Kim O? İşte Yusuf. Beni İsrail’den. Hemen çıkartın! Firavun’un yanın­da yeniden göreve başlayan kişinin işaretiyle alelacele, Yusuf (a.s.) cezaevinden çıkartılır ve rüyası bir türlü sahih yorumlanamadığı için canı sıkılan, sıkıntı içinde olan Firavun’un yanına getirilir. Firavun Yusuf a rüyasını anlatır. Daha doğrusu Yusuf Firavun’a “buyrun rüyanızı söyleyin” der. O da Allah’a sığına­rak, biraz evvel özetini vermeye çalıştığımız yedi aç öküzün yedi tok öküzü yediği ile ilgili Firavun’un rüyasını yorumlar ve yorumunda (Allah ona rüya yorumlama yeteneği vermiştir; yine . Kur’anın şehadetiyle biliyoruz) Mısır’da yakın zamanda yedi bolluk yılı olacağını onu takip edecek yedi de kıtlık yılı gele­ceğini, eğer kıtlık yıllarında, bolluk yıllarında ele geçen mahsûl iyi idare edilmez, iyi tasarruf edilmezse yedi kıtlık yılında Mısır ahalisinin kırılacağını, dolayısıyla perişan olacağını söyler. Firavun’Yusuf (a.s.)in bu yorumuna müthiş şekilde tatmin olur, yatar. “Aman” der, “sen bildin” (Nereden biliyorsa, bildiğini!) ve o denli memnun olmuştur ki bu rüya tabirinden, bu dönem zarfında ne kendine güveni vardır ne de diğer insanlarına. Rüyasını bilen Yusuf a (hani düşeceğini bildin öleceğimi de bilirsin şeklinde söylenen Nasrettin Hoca mantığı var ya onun gibi) “rüyamın yorumunu sen bildin; o yedi bolluk yılın­daki yönetimi de sen bilirsin” sigasıyla Yusufa görev veriyor. Aslında burada Firavun, Yusufun emrine kendini vermektedir. Yani yedi bolluk yılında Yusuf yedi yıl başbakan olursa diye­cek ki: “şuralara ekin ekin, şuralara pirinç ekin, şuraya buğday ekin, şunu şurada saklayın, şuradan çıkanın kabuğunu soyma­yın, şurayı şuraya koyun şurayı sürün burayı ekin” böyle mü­dahale edecektir. Bundan sonraki yedi yılda hakeza: “şöyle şöyle harcansın, buraya bu kadar gönderilsin, şuraya şu ka­dar…” Yani bu zor yılları, darboğazı Yusuf un yönetiminde geçirecektir Firavun’un ülkesi. Nasıl yönetiminde? Yusuf neyi uygun görüyorsa söyleyecek. Firavun da o toplumun başı olarak “Yusufun dediğini hadi yapın, yerine getirin!” diyecektir; Şurayı ekin mi diyor, hemen askerleri, komutanları, adam­ları kim varsa Yusufun dediklerini icra edeceklerdir.

A. B. Bircan: Yani Yûsuf (a;s.) kriz dönemi yöneticisi…

E. Özkan: Aynen öyle, fakat şurası da var, fikirleriyle yöneticisi: Yani Firavun’un askerlerinin, memurlarının komu­tanı değil. Komutan yine Firavun. Fakat Firavun kendini Yusuf un emrine vermiştir bu konuda. Yani Yusuf diyecek ki “şu iş yapılsın”, Firavun hemen araya giriyor, derhal Yusufun dediğini yaptırıyor. Ya böyle söylüyor; yahut da Yusuf ne dediyse onu tekrar ederek: “hadi bakalım gidin şurayı ekin, bura­yı sürün, şunu getirip, şuradaki ambarlara koyun” diyor. Yani. bütün bunları Yusuf söylüyor, Firavun da tasdik ediyor. Kuralı koyan Yusuf. Dikkat edin! Bunun 1969’dan bu yâna, bu rivayeti yeni çıkaranların söylediklerini, Allah’ın ayetlerini, işine geldiği gibi eğip bükerek getirdikleri yorum ile uzaktan yakından alakası yoktur. Tam tersi bir gerçek vardır burada. Bugün kendilerini Yusuf (a.s.)’ın Kur’an’dâki bu konumuna benzetenler resmen ve alenen Allah’ın ayetlerini çarpıtıyorlar; ve az bir pahaya satıyorlar; bakan olmak için, milletvekili olmak için, genel müdür olmak için. Kesinlikle doğru değil. Bana da deseler ki bugünün şartlarında: “iki bin nüfuslu bir kasabaya seni idareci yapalım, senin fikirlerine, yaptıklarına, yapacaklarına güvenimiz var. Buyur burayı sen yönet!” Neyimle? Hani jan­darma onun, polis onun, hakim onun, müdür onun, memur onun. “Sen diyeceksin jandarmamıza, polisimize, kaymakamımıza, herkese ‘Ercüment Beyin dediğini yapın.” Bu şartlarda kabul eder mi?

A. B. Bircan: Yani bunun karşılığında sizden birşey iste­memeleri kaydıyla; peygamberimize dedikleri gibi, “sen şu şartlan kabul edersen…” şeklinde değil.

E. Özkan: Hayır dikkat edersen, Firavun “benim emirlerimi dinleyeceksin diye Yusuf a bir şart koşmuyor. Yusufun emirle­rini dinlemek üzere bu görevi, vermiştir. Hani konuşmamın başında da değindim ya: “biz senin fikirlerine güveniyoruz, evet senin yaptığın İyi olur. Biz senin yaptıklarına bir bakmak istiyoruz arkadaş. Sana 4000-5000 nüfuslu bir kasaba veriyo­ruz. Bakalım burayı nasıl idare ediyorsun. Oraya bakıp biz de tüm ülkeyi emrine vereceğiz” dediklerini varsayalım. Bu şartlara göre, bütün memuru, askeri, parası vs. senin emrinde olacak. Yani emrinde derken, kişiliğimi kastetmiyorum. Benim değerlerimin, ideolojimin, dinimin elinde: Ha öyle derse yapa­rım. Gösteririm orada. Anlatabiliyor muyum? Yani bu tıpkı şunun gibidir: Arkadaş arsa benden, sermaye benden, su ben­den; buyur sen mimarsın, mütahitsin, güzelce binayı yap. On­dan, sonra tüm Ankara’yı sana verelim. Toplu konut işini sana verelim, şen bu işin sorumlususun” diyor. Yani adam sermâyesini emrime veriyor, malını emrime veriyor, işçisini, ustasını emrime veriyor. Proje benim, yani proje Yusuf (a.s.)in. Şimdi MNP’nin, MSP’nin veya RP’ninkinde proje lâik demokratik küfür cemiyetinin. Bunlar taşeronluk yapıyor. Neyin? Küfrün taşeronluğunu.

A.B. Bircan: Hatta koalisyon yapıyorlar belirli maslahatlar­la. Yani biz şu ilkemizden vazgeçeriz, aman koalisyona bizi de alın diye.

E. Özkan: Evet ama rejim hiçbir düşüncesinden vazgeçmiyor. Hiç. Nesinden vazgeçti?

A. B. Bircan: Onlara bu tavizleri vermekle İslamizasyonun getireceği bir takım yararları da hesap ediyor rejim; beri taraftan onların ufak tefek şeylerine göz yummak gibi, belki fifty fifty olmasa da yüzde beş-on gibi bir oran bu.

E. Özkan: Efendim, bu zaten tabanın Müslümanlığı Sevmesi sonucu, rejimin, nihai olarak, İslam’ın kendisini sevdiğinden değil tabana kendisini sevdirmek, tabanın kendisine ısınması için, sıcaklığını sağlamak için verilen taviz. Uyanık olmak lazım: Okkanın altına giden İslam. Böyle yaptıkça rejim, Müslümanlara kayıtsız-şartsız teslim olmuş, onu kayıtsız-şartsız seven kitleye şirin görünüyor. Halbuki her geçen gün kerih görülmesi gereken haliyle gittikçe kendini sevdiriyor. Sevdiriyorsa yâni alavere dalavere, kim nöbete? İslam nöbete. Yâni İslam okkanın altına gidiyor. Laik cumhuriyet yine yukarıda kalıyor. Anlatabiliyor muyum? Onun için bu gibi tavizler, karşılıklı uzlaşmaların hiçbir yararı yok. Çünkü elde edilen, bütün başarılar laik demokrasinin , zimmetine geçiriliyor. Diyelim ki bu yolla halkın desteğini sağladın; verim arttı sanayide, tarımda, ötede, beride, her konuda. Devlet dairelerinde daha rantable, prodüktif sonuçlar elde edildi… Hepsi laik demokrasinin basan hanesine yazılıyor. Onun diplomasına ’10’ olarak, ‘pekiyi’ olarak geçiyor, İslam’a değil ki.. Dolayısıyla Allah’ın ismi ilâ olmuyor. Yücelip, yükselmiyor. Kimin dini yüçelip yükseltiliyor? Laik demokrasinin. Onun ismi ilâ oluyor: Allah buna razı olur mu? Kesinlikle olmaz. Bütün gayreti sen çek, bütün çabayı sen göster,- yaptığının sonucu başkalarının zimmetine geçsin. Kim razı olur buna yahu? Kimse razı olmaz. Allahu Teala büsbütün razı olmaz. Kitabında açık açık söylüyor.

K. Atalar: İslami hareketin “İslami” olması noktasında, düzene karşı olmak, düzene rağmen varolmak somut bir özellik olarak önümüzde duruyor. İslami hareketin İslamilik özelliklerinin yânında bir de “hareket” yönü itibarıyla bazı özellikleri var elbette. Örneğin, İsİami hareket tek kişiden oluşabilir mi? İslami hareketin “kitlesel” özellikler olarak görülebilecek hususiyetleri nelerdir? Bu özellikler, “özden” özellikler midir? Yoksa ileride gücü elde ettiğinde sahip olacağı özellikler midir? İktidarı hedeflemesi; siyasi karakterinin olması gibi, toplumsal özellikler bir İslami hareket tanımında vazgeçilmez özellikler midir?

E. Özkan: Şimdi efendim, insan nasıl nutfe iken de insan ise, bir çiğnem iken de insan ise, daha ağzı yüzü belirmemiş bir cenin iken de insan ise, o ceninin ölmesiyle bir insan ölmüş muamelesi yapılıyor ise (ki miras hukukunda dahi öyledir), bir İslami veya gayri İslami hareket dahi bir kişide iken bile İslami harekettir. Yeter ki düşünce ve metodu kendine has olsun: Yani bütün halinde bulunsun! Nitekim İslami hareketin en son Rasul düzeyinde lideri Muhammed (a.s.)’dır. Bu yüzden ‘en son’ diyo­ruz. Ondan evvel, taa Adem (a.s.)’a kadar Allahu Teala’nın adını Kur’an’da zikrettiği için bazılarını bildiğimiz ve bir çoğunu da bilmediğimiz bir sürü lideri gelmiştir, İslami hareketin.  Dikkat ediniz kimisi bir tek ümmet bulamadan gitmiş İbrahim (a.s.) gibi, kimisi de, Muhammed (a.s.) gibi tek kişi olarak gelmiş fakat devlet bırakıp gitmiş. Tek kişi iken devlet olama­yan, çoğaldığı zaman da devlet olamaz. Kesinlikle olamaz. Bu şaşmaz bir noktadır. Tek kişinin devlet olması, şu anlamdadır . Bir fikir, tek kişiye devlet olmamışsa hükmetmiyorsa, o kişi­den başlayacak hareketin, toplumda devletleşmesini bekleye­mezsiniz. Bir fikrin bir kişide devletleşmiş olması yani onun herşeyine hakim, hale gelmesi, mutlaka topluma da o kişiyle birlikte hakim hali geleceği anlamına gelmez. Nitekim peygamberler gelmişlerdir ki kendilerinde fikir devlet haline gelmiştir, ama toplumda devlet haline dönüşememiştir. Bu onun elinde değildir. Fikrin tabiatında potansiyel bir güç olarak vardır, ama tohumu toprağa atarsınız, ama bakarsınız bu sene yeşermez de, gelecek sene yeşereceği tutar.

A. B. Bircan: Yani önemli olan fikrin potansiyel olarak bu özellikleri taşıması…

E. Özkan: Evet önemli olan bu; inbat kabiliyeti olması lazım. Yani nebatlaşma, yeşerme, yeni öz Türkçe tabirle bitme özelliği olması lazım (Bu yüzden biten şeye “bitki” diyoruz. Bitki kelimesinde iki anlam var: 1- Tohum kendini ifna ederken yani kendisi çürürken kendi cinsinden olanları çoğaltır. Çürürken derken, yokolurken anlamında değil; kendi cinsinden doğuşlara neden olmak, bitmek, tükenmek, ifna olmak demek değildir. Nitekim maddi olarak peygamber de yokolmuştur. Her canlı ölümü tattığı gibi, o da bir canlıydı, o da ölümü tattı. Ama İslam yok olmadı. Bunun gibi. Yani bir İslami hareketin bir kişi de olsa dört başı mamur bir şekilde algılanmış, anlaşılmış, düşünce ve metod bazında bütünlüğe kavuşmuş şekil­de bulunması, inbat kabiliyetini haiz yani kendi türünden olan­ların çoğaltma kabiliyetini haiz bir tutumun bulunuyor olması demektir. Bu tohum, dolu vurur, şu olur, bu olur ama muhak­kak günü gelir, dünya tarlalarını yeşertir. Bütün mesele bu. Yani varsayın ki bir buğday tanesi kavurga olmuşsa, onu kavurmuşsanız, kavrulmuş şeyi tane taneyi bırak, toprağa çuval çuval, atsanız kesinlikle yeşermez. Çünkü kavrulmuş tohum, inbat kabiliyetini yitirmiştir artık; o kavurga olmuş, kendi cinsinden bir şeyi üretemeyecek haldedir.

A. B. Bircan: İslami hareket açısından “kavrulmadan” neyi kastediyorsunuz?

E. Özkan: Kavrulma, ‘özünü yitirme’, ‘özünden uzaklaşma’ anlamına gelir. Yani bir cinsin geninde bozukluk olmuşsa bozuk gen ancak bozuk genli tür üretir. Yani Tevhid akidesine dayalı, Kur’ani İslam, Kur’an’da ne varsa hepsi onun şartı olan İslam, kala kala bugün yaygın şekilde gördüğümüz gibi özü gitmiş, beş şarta indirgenmiş şekliyle yaşıyor, yaşatılıyor, seviliyor ve uğruna bir şeyler yapılıyorsa, böyle düşünenlerin eliyle ancak beş şartı bulunan; bir İslam iktidara getirilebilir. Yani altıncı şartı bulunmayan bir İslam iktidara getirilebilir.

A. B. Bircan: Sakat, eksik bir İslâm…

E. Özkan: İslam sözkonusu olduğunda, ilk gözlenmesi ya da gözetlenmesi gereken husus, mutlaka ve mutlaka geçici olan bu dünya hayatından önce ahiret hayatını gözönünde bulundurur olmasıdır. Ahiret hayatının başlangıcı var ama sonu yok iken dünya hayatının hem başlangıcı hem sonu var. Ve sayılı günlerden ibarettir dünya hayatı. Ahirette günler sayılı değildir, ilânihayedir. İşte orada bizi aziz edecek İslam ne ise burada o İslam’ı tutmak, o İslam’la olmak o İslam’dan olmak, o İslam’ı aziz etmek ahireti aziz edeceği gibi, kesinlikle bu, dünyayı da aziz eder. Şimdi beş şarta indirgenmiş Müslümanlık olsa olsa (tarihte örneklerinde gördüğümüz gibi) bu dünyada mensup­larını aziz edebilir; ama ahirette aziz edeceğine kesinlikle ihtimal verilemez. Zira Kur’an-ı Kerim beş şarta indirgenmiş bir İslam’ın ahirette insanlara izzet vermeyeceğini, çünkü bunların insanların kuruntularından başka birşey olmadığını söylüyor.

A. B. Bircan: Malum, metod düşünceden doğar. Bu açıdan baktığımızda sahih bir İslam inancı taşımayanları bir kenarda tutarsak, Kur’an merkezli, sahih İslam inancına sahip ve sizin dediğiniz canlı ve ortaya çıkarmaya çalıştığı şeyin bütün özel­liklerini potansiyel olarak üzerinde taşıyan bir anlayışın, sıhhatli bir metoda da sahip olduğunu ve sisteme rağmen de varolduğunu düşünürsek bu nasıl gelişecek, nasıl büyüyecek, ya da büyürken nelere dikkat edilecek ki büyümesi sıhhatli olsun. Ya da hangi özelliklere sahip olmalı ki topluma ümit verecek bir canlı hüviyetine bürünebilsin?

E. Özkan: Sorunuzu, hastalıklardan nasıl korunulur sorusu­na paralel görüyorum. Hastalıklardan korunmanın en iyi yolu şöyle izah edilebilir: hastalıklar sağlıklı bir yücud için nasıl harici arızalar ise yani dışarıdan vücuda etki eden şeyler ise, sağlıklı bir İslami düşüncenin de içinde yaşadığı muhit, kendi­si için hastalıkları havi bir ortamdır, bozuk bir çevredir. O halde bozuk bir çevre içerisinde sağlıklı bir bünye sahibi olabil­mek için, hastalıklardan korunabilmek için, yani düşünce ve davranış bozukluklarından korunmak için sağlıklı yapi sahibi olmaya dikkat etmek, özen göstermek, hiç ihmal etmemek la­zım. Yani insanın kendini sürekli olarak murakabe etmesi, kontrol etmesi lazım. Yani nevasından etkileniyor mu? (Ki hevası kendisidir, nefsidir) nevasına uyuyor mu? Dışındaki et­kilere kapılıyor mu? Yoksa onu salt benimsediğini söylediği İslam mı çekip çeviriyor? Düşünce ve davranışlarına damga­sını basan o damgadaki renkler, motifler salt İslam’ın izlerini mi taşıyor, yoksa karışıklıklar, solukluklar mı var? Var ise ıstampaya daha iyi bakmak gerekiyor. Kaşenin her tarafına çok net çıkabilmesi için dikkat etmek gerekiyor. Yani Kur’an bizim ıstampamız. Ben mühürsem, kendimi iyice Kur’an’a bulaya­cağım ki bastığım yerde parlak parlak net net izlerim görülsün. Yani düşünce ve davranışlarım, benden sadır olan şeylerin tümü Kur’an netliğini göstersin çevremde. Ayeti Kerime’deki Kur’an boyasıyla boyanmak da bunu anlatıyor. Onun boyasıyla boyanırsan, kime dokunsan, sürtünsen, o boya geçecektir. Yani mavi bir araba, bir başka arabanın tamponuna sürtmüşse yeşil iz bırakır mı? Mavi iz bırakır. Sürttüğü yere mavi iz bırakır. Müslüman da Kur’an boyasıyla boyanan insan olarak, kiminle sürtüşse, oradaki sürtük izini, İslami, Kur’ani iz olması itibarıyla, rahatlıkla tanırsınız. Eğer bugün Müslümanım demelerine rağmen, nice Müslüman kendilerine sürttüğü başka fikir sahibi dünyâ görüşü sahibi insanlarda, baktığınızda, sürtüğün bırakatığı iz olarak İslam izi bırakmıyor ise onlarda Allah’ın boyası, Kur’an in boyası yok da ondan, kesinlikle böyle. Aksini söylemenin ihtimal dahilinde olduğunu dahi düşünebilmek kabil değil.

K. Atalar: Şimdi bu yaptığınız tanımlamaya göre İslami hareketin, cenin halinde de İslami hareket olduğunu, gelişip devlet haline geldiğini söylersek farkı nasıl izah edeceğiz?

E. Özkan: Şöyle: İslami hareket, o zaman potansiyel, daha sonra kinetik hale dönüşen hareket. Yani globâl manada, o var­sa hareket var. Fakat henüz meknuz (saklı) bir hareket. O hâlde açığa çıkmak, önce kendinde, kişiliğinde o fikrin davranışlara dönüşmesi ve bu suretle kendini göstermesiyle belirir. Ondan sonra giderek birazı sana geçer seninle temas ettiği için, onunla temas ettiği için ona geçer. En azından o şahıs, hemen algılan­dığını, kendinde düşünce ve davranış haline geçirmese bile sizden muttali olduğu şeyi, sağda solda nakletmeye başlamış­sa, efendim işte “şu adam şöyle şöyle söylüyor”, “bu adam kavmini şuna çağırıyor” demeye başlamışsa, bu varlığı kendi­nin dışında görülmeye, işitilmeye başlanmıştır.

A. B. Bircan: Şöyle söylemek mümkün değil mi? Hareketle, kinetik zaten birbirine yakın kavramlar. Ama potansiyel olarak taşınan şey, hareketin rengini, şeklini belirleyeceği için önem­lidir. Yani ceninin sıhhati o açıdan önemlidir. Yoksa hareket daha sonra ortaya çıkacaktır.

E. Özkan: Efendim elbette ama biz en genel manasıyla söylüyoruz. O şekli, yani potansiyel şekli yoksa kinetik şekli zaten olmazki. Yani kadının rahminde bir cenin varsa, sonra bir çocuktan ve onun, sağlığından, okumasından, askere gitmesinden, iş yapmasından, çevresinde şöyle böyle etkili olmasından bahsedebilirsiniz. Hamile olmayan bir kadın için, yani cenin de yok, nutfe de yok, bir çiğnem et de yok iken neden bahsedebilirsiniz ki? Hiçbir, şeyden.  Ama biliyorsunuz ki yâni kanama durmuş ve hamile olmuşsa onun ne olduğunu biliyoruz bugün. Allah da söylüyor. İşte nutfe. Bir çiğnem et, pıhtılaşmışken diyor, o haliyle bile ana baba, yarın kiminle evlendireceklerini bile düşünmeye başlıyor. Öyle değiİ mi? Bu onun gibi. Yani bu fikir bende, varsa, daha çevremin hiç haberi olmasa bile, beri o fikre hamile olmuşum, o fikir içimde büyüyor benim; beni kaplıyor. Yavaş yavaş tepmeye başlıyor  kanımı. Bilmem ne filan derken, doğum günü geliyor, zaten bendeki o değişiklik (karnımdaki şişmeye teşbihen, kafamda ki şişme diyelim) en yakın çevremden aile çevremden itibaren milletin dikkatini çekmeye başlıyor. Ve “filan adam şu fikre hamile” deniyor. Ondan sonra “hamlini vazetti” deniyor, yani davasını açıklamaya başlıyor.

K. Atalar:Yani siz bir ayrım ortaya koyuyorsunuz, ama ikisi ârasındâ kesinlikle kopartılamayacak bir bağ vardır diyorsunuz.

E. Özkan: Kesinlikle.

K. Atalar: Ve bunu tanımlarken “iki kesime de potansi­yel ve aktif hale geçmiş olsa bile İslami hareket denilmesi gere­kir” diyorsunuz.

E. Özkan: Tabi tabi. Aksi halde şu olur. Örneğin kendisine ilk vahiy geldiği halde, “örtüsüne bürünen Peygamber! kalk, kavmini ve kabileni inzar et!” ayetine kadar, “can yok” demeniz gerekir. Halbuki o güne kadar da gelen vahiy arkasının böyle geleceğini gösteriyordu, her ne kadar kendisine bu vahyin gele­ceğini bilmese de. Gönderen biliyor elbette bunu, anlatabiliyor muyum?

K. Atalar: Peki şunu söylememizde bir yanlışlık var mı? Örneğin bir peygamber (a.s.) gelmiş ve tek kişi olarak kalmış ve göçmüş bu dünyadan. “İslami hareket olamadı ama İs­lam vardı o peygamberle birlikte”. Yâni “hareketi” ayırmak mümkün mü?

E. Özkan: Hayır. Kesinlikle. Bu bence yanlış. Hareket ol­ması, birden çok insanla değil, bir insanla bile mümkün. Zaten her hareket, bir insanla başlıyor. Her ivme, yani hareket eden bir cisim ilk hızı aldığı anda başlamıyor mu? Havadaki sürtün­me gibi içinde ilerlemeye çalıştığı ortamda, sürtünmeyle onun hızını yavaşlatmak istiyor ise de, o kazandığı hızla, potansiyel gücüyle sürtünmeye rağmen süratini gittikçe artırabiliyor. Öyle değil mi? Hani fizikte hareket eden bir cismin yer çekimi ve sürtünmenin bulunduğu bir ortamda giderek sürati düşer; eğer defaatle ona ivme verilmezse. Fikri hareket de gerçekten böyle. O da toplumun kavramlarıyla, düşünceleriyle, inançlarıyla, amelleriyle sürtünüyor. Sürtündükçe yavaşlatılmak isteniyor. Yani sürati kesiliyor. Fakat onda farklı bulunan potansiyel ener­ji (yani’ inancın insana verdiği güç diyelim bu enerjiye) sürtünmeye rağmen onun hızını artırıyor. Derken toplumda, sürtündüğü, hızını da kesen ortamın da sevkedicisi, önüne düşüp ona yön gösteren hareket haline geliyor.

A. B. Bircan: Şimdi potansiyel olarak sahih, sıhhatli, Kur’an merkezli bir düşünce var. Bu düşünce, kendini topluma suna­bilmek için, düşünceye uygun bir metod izlemesi lazım ki dü­şünceden sapılmamış olsun ve düşüncenin görünür hale gelmesi mümkün olsun. Giderek de bu düşünce; bir hareket olarak istediği hedefe doğru yol alabilsin. Bu noktada, düşünce-metod uyumu çerçevesinde, İslami hareketin özelliklerinden bir tanesi de herhalde düşünceye uygun metod olması gerekir. Buraya açıklık getirmek gerekiyor sanırım.

E. Özkan: Bir şeye İslami hareket denilebilmesi, henüz kuvveden fiile çıkmadan yani metoda başvurmadan dahi, (ki kuvveyi fiile dönüştüren şey metoddur) o takdirde dahi, henüz metod yok ama İslami bir fikir var diyelim; o fikri özgünlüğüyle dışa taşırabilmeniz, özgünlüğünü korumanızla, doğrudan, yakından ve yalnızca onunla ilgilidir. Bu ise kaçınıl­maz olarak uzlaşmadan; yani taşıdığınız fikrin, kendi cinsin­den olmayan bir fikirle anlaşıp karışmasına, ortaklık kurması­na pirim vermeden, tavizlere kesinlikle yanaşmadan o özgünlük korunabilir. Nasıl iffet, namus dediğimiz şey, zina etmekten tut, öpüşmeye kadar, uzun uzun sarılmaya kadar çok çeşitli ve derece derece azalan ve çoğalan işlerin tümünden uzak durmak­la korunabilirse, İslam’a öncü olan tevhid akidesi de, tevhidi olmayan herşeyden teberri etmekle yani uzak durmasını koru­makla iffetini (yani safiyetini) koruyabilir. Tevhid de namus gibidir. Yani bir kadının namusunu, nikahlısının haleldar etme­si düşünülebilir mi? Tevhidi de, tevhidi olan şey bozmaz; ama tevhidi olmayan yani nikah dışı, tevhidin nikahı bulunmayan şeyler kesinlikle bozar. Onun için metodun, düşüncenin cinsin­den olması, düşüncenin safiyetini korumak için olmazsa olmaz şarttır. Bu itibarla Allah, Peygamberlerinin hiç birini küfürle uzlaşmaya-uyuşmaya ve rejimle birlikte Varolmaya yanaştır­mamış bilakis de önüne geçmiştir. Elimizdeki Kur’an “kafirle­re deki” ayetiyle açıkça bunu beyan ettiği gibi diğer bütün peygamberlerin de konumu böyle olmuştur. Zira Allah, hakimiyette de kimseye ortaklık hakkı tanımaz. Yarattığı mülkte intifa hakkı veriyor irtifak hakkı veriyor; yani herşey Allah’ın ama bizlere, sahiplenmemiz. derecesinde yararlanmamıza müsaade ederken onun hüküm sahibi oluşunda, kesinlikle elçisi dahil hiç kimseyi ortak ittihaz etmiyor: Hakimiyet yalnızca Allah’a mah­sustur; Allah hakimlerin hakimi değil midir? ayetlerinin anlamı budur. Bunu da ancak metodla gerçekleştirebiliriz. Yani düşünceye halel getirmemenin, zarar vermemenin yolu, o düşüncenin, safiyetini koruyarak o düşünceye işlerlik kazandırmaktır.

A. B. Bircan: Biraz önce metod düşünceye uygun olmalıdır derken çağımızda Müslümanların karşılaştıkları problemlere çözüm bulamadıklarını görüyoruz. Acaba İslam’ın bu tavizsiz  metodu çağın şartlarında nasıl takip edilecek?

E. Özkan: Eğer içinde yaşanılan zamanı ve zemini, prob­lemlerini çözecek şekilde algılamayı çağdaşlık olarak anlıyor iseniz, İslam dün de çağdaş idi, bugün de çağdaştır. Ama ‘İs­lam’ diyorum, müslümanlar demiyorum. Çoğunluk karıştırıyor bu ikisini. Müslümanlar, uzun zamanlardan beri, çağlarının dı­şında yaşayan insanlardır. İslam’ın çağdaşlığına rağmen, işin garibi İslam’ın her çağın rejimi, hayat tarzı olduğu gerçeğine rağmen, çağın dışında (dışinda derken de ilerisi de dışı, gerisi de ilerisini kastedemeyiz gördüğümüz manzaraya göre) gerisin­de yaşama anlamında çağın dışında yaşıyorlar. Algılama, sağ­lıklı olmazsa, işin espirisini; kavramaya yönelik bakış açısı terkedilir. Yüzeyselliğe mahkum olunursa; entari, sakal, sarık ve şekli şeylere ağırlık verilirse, ne Muhammed (a.s.)in yaşadığı günde çağdaş olarak algılayabilirsiniz İslami ne bugün ne de yarın. Nitekim bu çağdışılık tarihte Müslümanlara çok ağır faturalar ödetmiştir. Buna rağmen, Müslümanlar çağdışılıklarını sürdürüyorlar maşallah. Öyle ki yüzeyselliğe kapılmış olanların işin espirisini kavramaktan uzak kalmış olmalarının sonucu olarak, daha dün sayılacak kadar zamanda, bir sakal bırakan, bir entari giyen, bir namaz kılan, bir de başını saran, Arapçayı da belleyen Lavvrence, tüm Arapları arkasına takıp, kardeşleri olan Osmanlı Müslümanlarının katili yapmıştır; bu cinayeti işlettirmiştir onlara. Ama Müslümanlar yüzeyselliğe takılmasalar da, Rasulullah (a.s.) ve onun gününde herkesin değil ama epey bir miktar insanın farkına vardığı gibi, espirinin gerçeğine vakıf olsalardı, değil bir Lavvrence yüzbinlerce Lavvrence aynı işin binde birini değil, yüzbinlerde birini yapamazdı. Hâlâ Müslümanlar, sakal, sarık, şalvar, mest, lastik gördüğü adama, Müslüman nazarıyla bakıyorlar. Bu şekil değişikliğini rahatlıkla herkes yapabilir tiyatrocular nasıl herkesin kılığına giriyorlarsa, kafirler de, münafıklar da aynı kılığa girerek insanların önlerine düşüp, onları yaptırabilirler. Ama nasıl Peygamber (a.s.) münafıklara aklanmamış ise, İs­lam’ın özüne Peygamber gibi vakıf olan bir insan da, münafık­ların giyeceği herhangi bir kıyafete kanmaz; kişiliğe bakar, davranışlara bakar, düşüncelere bakar ve sağlamasını onlarla yapacağı için de yanılma ihtimâlini sıfıra yaklaştırır.

K. Atalar: Yani, bütün aşamalarda tavizsizlik ve uzlaş­madan uzak durma, metodun vazgeçilmez özelliğidir diyorsunuz.

E. Özkan: Kürşad bey, biliyorsunuz İslam’da bir Hukukullah var, bir de Hukukulibad var. Hukukullah, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı. Hukukulibad ise kulların, birbiri üzerlerindeki haklarıdır. Komşunun komşu üzerindeki hakkından, babanın evlat üzerindeki hakkına kadar. Devletin tebası üzerindeki hak­kından, tebanm devlet üzerindeki haklarına kadar (ki en geniş şekliyle böyle ifade edilebilir). Bunlara biz kısaca Hukukulibad, yani kul hukuku diyoruz. Şimdi tavizsizlik, uzlaşmaya yanaşmama, kesinkes, yalnız ve yalnız birinci, derecede Huku­kullah’a aittir. Yani Allah’ın hukuku konusunda kimsenin kim­seye bu hukukun şu kadarından veya bu kadarından vazgeçme­si, görmezlikten gelmesi diye bir hak tanıması söz konusu olamaz iken, kulların birbirleri üzerindeki hakları sözkonusu olduğunda hak kendilerinin olacağı için genelde ve esas itibarıyla, diledikleri gibi affedebilir, vazgeçebilir, bağışlayabilir, görmezlikten gelebilirler.

K. Atalar: Burada göz yumma/uzlaşma olabilir diyorsu­nuz.

E. Özkan: Tabi, ama her konuda değil. Örneğin uyulması veya hakka riayet edilmemesi durumunda, İslam’ın bir kurumu güme gidiyorsa o artık (bugünkü hukuk dilinde de söylendiği gibi) kamu haklarındandır. Mesela, zina yapılmış ve dört de şahidi var ise, “efendim zinaya maruz tarafın ailesi, bunu affetti size ne oluyor” denemez; böyle birşey İslam’da kabul edilemez. Konu kamu hukuku olarak takip edilir, dava açılır ve dört şahidin veya zani veya zaniyenin itirafıyla sabit olursa hukukun gereği yapılır. Çünkü, bu Hukukulibadın üstünde Hukukullah’a tealluk eder. Ama komşuya üç ekmek, yarım kilo salça ödünç vermişsin de, komşun unutmuş. Hatırlatmaya bile gerek olmadan eğer istiyorsan bağışlayabilirsin. Bu tamamen sana ait bir haktır. Bağışlaman halinde, komşunun sana borcu, senin de komşundan alacağın kalmaz. Bu husustaki uzlaşmalar bilakis teşvik dahi ediliyor Allah tarafından. Çünkü bunlar, kulları birbirine yaklaştırıcı, sevdirici ve yaşanılan dünyayı daha sevimli hale getirici şeyler; Kullarını sevindirmek isteyen Allah, kullarını sevdiği, onlardan memnun olduğu için onlardan razı oluyor: Dolayısıyla Allah bunu istiyor, teşvik ediyor iken, kendine ait özellikleri, sıfatları başkalarına izafe etmekten kesinlikle razı olmuyor.

K. Atalar: “Demokrasi içinde uzlaşma şarttır” şeklinde bugünkü siyasal yaşamda çok yaygın bir kanaat var ve akademisyenler arasında özellikle bu konuda yoğunlaşan kişiler var. Bu anlattıklarınızdan, “demokratlar demokrasi içinde kalmak kaydıyla her konuda uzlaşır, Müslümanlar da İslam içinde uzlaşabilirler” şeklinde bir sonuç çıkarmak mümkün mü acaba?

E. Özkan: Her konuda değil. Hukukulibad konusunda uzlaşabilirler. Hukukullah konusunda kesinlikle uzlâşâmazlar; hukuk senin değil ki kiminle neyi uzlaştıracaksın. Yani Allah’la karşı karşıya geçip “ben şundan vazgeçtim, sen de namazdan vazgeç” diyebilir misin? Yapabiliyor musun bu pazarlığı? Yani o, tek taraflı olarak kontratı sana sunmuş. Matbu şartları var. Kabul edersen anlaşmaya taraf oluyorsun, etmiyorsan karşısında oluyorsun.

K. Atalar: Yani uzlaşma derken şunu söyleyemez mi­yiz: Kendi bütünlüğü içinde, her sistemin vazgeçilmezleri var­dır. Mesela demokrasinin de bir anlamda “hukukullahı” demok­rasinin vazgeçilmez ilkeleridir. Bu ilkelere karşı bir uzlaşmayı o da kabul etmiyor. İslam da böyle birşeyi kabul etmiyor, Marksizm de kabul etmiyor… Bunu kastediyorum.

E. Özkan: Tabi bu şekilde söylemek mümkündür. Mesela bugünkü gazetede okudum Munci Kapani ve Coşkun Kırca’nın katıldığı bir panelde, Kapani Cezayir’deki darbeyle ilgili şunları söylüyor, “demokrasinin korunması için askeri darbeye cevaz vermek lazımdır. Çünkü diyor Kapani, “İslam’la demok­rasi kesinlikle uzlaşamaz.” Hakikaten uzlaşmaz. Biz de bunu söylüyoruz zaten. Yani erbabı biliyor bu işi. Bilmeyen ve yüzeysel bakan bir de aldatılanlar, ayakta uyuyor. Demokrasi İslamdanmış gibi, ehl-i beyt gibi, evimizin içinde dolaşıyor. Halbuki demokrasi insanları hevalarına uydurma rejimidir. Hevalarına uymaya yönlendirme, ve o yönde sevketme idaresi­dir. Hevalarıyla insanların idare edildiği rejimdir demokrasi. Hevalarının ürünü olan kararlarla, kanunlarla insanların idare edildiği rejimdir. İslam ise, başından sonuna kadar insanları hevalarına uymaktan alıkoyup Allah’a, teslim olmaya çağıran dinin adıdır. Şimdi şu iki şey; yani demokrasiyle İslam, yani Allah’a teslim olmakla, hevalarna uymak, ikisi bir arada nasıl bulunur? Tıpkı imanla şirkin bulunamayacağı gibi, bulunması halinde birinin diğerini yok edeceği gibi, demokrasi olursa İslam yok olur; İslam olursa, demokrasi yok olur. Yani Allah’a teslim olan insan hevasına uymaktan uzak durur; hevasına uyan da Allah’a, teslim olmaktan uzak durur. Bu kadar açık, net. Onlar biliyor, bizim Müslümanlar bir türlü anlamıyor maalesef.

A. B. Bircan: Bu bağlamda A. Dilipak diyor ki: “demokrasi benim ayağıma bir numara küçük geliyor.” Bir numara bol olur­sa, her halde kabul edecek. Bunu da övünçle söylüyor.

E. Özkan: Hah hah. Güya nükte yapmış olacak ama lafın ucu nereye varacak hesap edemiyor. Buyurduğun, gibi, bir numara daha büyük olsa, demek ki müslümanlığa ihtiyacı kalmayacak beyimizin!

A. B.Bircan: İslam’a uygun hale gelecek sanki metod olarak!

E. Özkan: Öyle ya!

 A.B. Bircan: Şimdi uzlaşmayla ilgili olarak, Müslümanla­rın çokça konuştuğu ama içeriğini pek de bilmedikleri bir konu­ya gelmek istiyorum: Sıkça “Birlik olalım, vahdet halinde olalım, uzlaşalım” deniliyor. Bunu söylediğimizde neyi kastedi­yoruz? Yâni senin düşüncenden bu kadar benim düşüncemden şu kadar olsun, ikimiz de madem Müslümanız, öyleyse şu noktalarda birleşelim” anlayışına, ne diyeceğiz? Bunun yerine tavrımız, İslami temel doğrularda, şüphe olmayan hususlarda asla uzlaşmamak, taviz vermemek, ancak tali meselelerde uzlaşmak mı olmalıdır? Yani vahdete giden yolda tavrımız nasıl olmalıdır?

E. Özkan: Şimdi efendim bu konu çok yakinen içinde bulunduğumuz; sıkça muhatabı olduğumuz bir konu. Fakat mü-şahadem o ki; “birleşelim, uzlaşalım, anlaşalım” diyen hemen hiç kimse görmedim ki birleşme nedir? neyin üzerinde vaki olacak birleşme sahih birleşmedir? ve Allah’ın üçüncü olarak o birleşmeye katılacağını, söylediği birleşme nasıl olur? sorularını düşünmüyor, kesinlikle işin bu tarafıyla ilgilenmiyorlar. Laf olarak, dudak tiryakisi olarak bu lafları tevadül ettiriyorlar. O itibarla da bin kere oturup kalksalar, birleşme toplantıları, yapsalar, hiçbir sonuç alınamıyor; siz de görüyorsunuz. Sebebi bu. Hevalarda birleşme mümkün değil. Bakınız Allah kafirler arasına nifak koyduk diyor. Burada birleşme olmadığını, küfrün global manada bir millet olmasına rağmen, hiçbir gün de birbirlerine karşı bir millet olamadıklarını, daha dünkü II. Dünya Savaşı gösterdi. 52.000.000 Hristiyanın ölmesine sebep oldu. Amerikası, İngilteresi, Fransası, Sovyet Rusyası vs. İs­lam’a, karşı tek millet onlar. Yoksa kendi aralarında millet-i. vahide değiller. Yeryüzü kuruldu kurulalı, kafirlerle Müslümanlar arasındaki savaşlarla Müslümanların öldürdüğü kafirlerin bin katı, kafirlerle kafirler arasında yapılan savaşlarda kafirler eliyle ölmüştür. Bu da onların kendi aralarında millet-i vahide olmadıklarının, Allahu Teala’nın gerçekten aralarına nifak soktuğunun açık bir isbatıdır, tarihsel delilleriyle. Onlar İslam’a karşı bir millettirler. Hani İslam’a karşı mı konulacak; Papa’nın yönlendirmesiyle Pierre Lermis çıkar, ortaya, köy köy, kasaba kasaba, Müslümanlar aleyhine, ortadoksuymuş, katolikiymiş, protestanıymış demeden herkesi İslam’a karşı tahrik eder. İslam’a karşı bir millet olurlar. Ama ondan sonra da birbirleri­nin ümüğüne çökerler. Bizim açımızdan birleşmek yani tevhid üzerinde vahdet sahibi olmaktır önemli olan. Bunun, olmazsa olmaz şartı da, Allahu Teala’nın açıkça belirttiği gibi, İslam akidesi üzerinde anlaşmaktır. Burada akide Allah’la sözleşme anlamına geliyqr. Allah’la kul arasında yapılan sözleşme. Bu sözleşmenin içine neler giriyor, matbu maddeleri neler bunun? Kur’an’daki itikada tealluk eden ayetlerin tümünün içeriği. İşte bunları açıkça ortaya koymak ve bunları kabul etmek önem­lidir. Vahdete ulaşmak için benim sana söylediklerimi değil, bunları kabul et demen lazım. Burada birliktelik sağlayan, in­sanın yani akidesi bir olan insanın genelde Sünnetullah’tan ay­rılması mümkün değildir. Sünnetullah bir elli çeşit sünnetullah yok. Kimi sansasyon meraklılarının “Kur’an metodlar kolleksiyonudur” yumurtasını yumurtladığı gibi değil bu iş. Elinsaf. Sen metodun ne olduğunu bilmiyorsun daha. Şimdi mesele şu. İslam böylece akidesi itibariyle ortaya kondu mu evet, o akide insanı davranışlarında da daha rahat bir şekilde birliğe doğru götürür. Ben şahsen Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafın, yal­nızca “bu işi ben daha iyi beceririm”den kaynaklandığı kanaa­tinde değilim. Sıffin Savaşı’nın nedeninin bu olduğu kanaatinde değilim. Bu olsaydı, Muaviye mi daha becerikli (ki benim kana­atim de odur: Muaviye gerçekten Ali’den daha becerikli) Muaviye olsun der, ben Ali olarak teslim olurdum ona; baş mü­şavir, baş yardımcısı olurdum. Aynı amacı ilâ etmek, gerçekleştirmek için çalışırdım. Çünkü Allah baş olana 10 sevap yazıyor da yardımcısına 9.5 sevap yazıyor değil. Er de olsa kumandan da olsa aynı sevabı alıyor. Ali mi yapacak? Muaviye olsam ben teslim olurdum ona, yardımcısı olurdum. Eğer gerçek bu olsaydı, yani İslam’ı ilâ etmek olsaydı böyle olurdu. Demek ki başka faktörler var. Bir yarıdan Benu Ümeyye’nin, yıllar yılı Beni Haşim’in elinden Kureyş riyasetini, tam ele geçirecek iken yeniden elden kaçırmasını hazmedemeyen çev­relerin hırsı var. İslam’ı içine sindirememiş Benu Ümeyye çev­relerinin temsilcisi durumundadır Muaviye. İslam’dan büsbütün uzak da değildir; ama İslâm’la, İslam dışı kabilecilik gayretini koalisyon yapmıştır şahsında. Budur onu Sıffin’da karşı tarafa karşı kılıçla çıkartan. Yoksa okuduğu Kur’an, insanı kılıçla karşı karşıya çıkartmamıştır; Ali’nin de, daha çoğu Kur’an’ın hükmüyle olsa bile kanaatim o ki yine Abbas gibi, İslam olmakta en sonraya kalmış, fakat geleneksel olarak; Müslümanların, peygamberlerin âmcasıdır deyu, torpil geçtikleri, bu yüzden de ayıbını örttükleri; Benu Ümeyye gibi ayıbı fazla açıkta kalmamış Beni Haşim mensuplarının tahrikiyle gidip gidip “Babanın hakkını iste, bu iş Beni Haşim’in hakkı, sizin hakkınız” (hani kendisi doğrudan doğruya daha düne kadar Müslüman olmamış Abbas; Mekke’nin fethine kadar veya yakın bir zamanda ol­muş) “Bu sizin hakkınız” diye karıştırıyor; halbuki bütün me­sele “bizim hakkımız”. Yani Beni Haşim’in hakkı.

A. B. Bircan: Yani cahilî bir takım faktörler var ortada…

E. Özkan: Tabi. efendim. İki tarafta da bu kabilecilik kesinlikle hükmünü sürdürüyor. Beni Ümeyye’de yüzde itibarıyla daha fazla, Beni Haşim’de de dahâ az da olsa, bu özelliğin bulunması, acizane benim kanaatim odur ki, Sıffın’ın ana nedenidir.

A. B. Bircan: Yalnız burada Hz. Ali’nin böyle bir koalisyon oluşturduğundan sözetmek güç; çünkü Hz. Ali bir noktada meşru halife, isyan eden ötekisi. Ayıp ötekinin.

E. Özkan: Efendim, Ali’nin ayıbını, fiili ve meşru halife oluşu örtüyor. Yoksa altında bu yok değil. Ali’yi daha haklı gösteren şey, meşru halife oluşu: Dikkat et. Ama meşru halife oldu diye ayıbı olmaz mı onun. Dikkatinizi çekerim.

A. B. Bircan: Tabi, meşru halife olması kapatır veya kapat­maz, ama böyle bir şeyi ortaya koyacak davranışları Hz.Ali’de göremiyorum! Ama mesela Muaviye’de görüyorum: Bana çok çarpıcı gelen bir örnek vardır: Sahih olup olmadığı tartışıla­bilir… Sarayında bulunan birisine, adeta susturmak için yanında tuttuğu bir sahabeye diyor ki: “Ey filânca! Peygamberden bir hadis söyle de feyizlenelim. O da fırsat bu fırsat diyor ve bunun zulmünü yeren bir şey söylüyor. Muaviye: “Hay anan öleydi, başka bir şey bulamadın mı?” diyor. Yani demek ki ka­fasında oluşturamamış bazı şeyleri.

Özkan: Kesinlikle, kesinlikle. Bu doğru, belli.

A. B. Bircan: Ama Hz. Ali’de bunu göremiyoruz..

E. Özkan: Efendim bu olay şöyle. Halife. olmadan, ta Peygamberin vefatı zamanından geliyor bu olay. Fatıma, nasıl söyleyelim, düz, sıradan bir ev kızı. Yani öyle İslama yakın ilgi duymuş, onda derinleşmiş birisi değil. Ayşe gibi değil. Yani ev kadını işte. İki çocuğu, kocası ve ev işleri onu bitirmiş. Hatta Peygamber (a.s.)in bize intikal eden haberlerinden de epey zayıf olduğu, anlaşılıyor: “Babam peygamber diye güven­me” diyor. “Bu dünyada bana ait şeylerden istediğini sana vereyim, verebilirim; ama ahirette şenin için bir şey yapamam” dediğini biliyoruz. Bu mealde peygamberin birçok “sözü vâr. Meselâ Aişe için böyle bir şey söylenmiyor. Bu da gösteriyor ki, O bu konuda zayıf. Şimdi, İslam epey örttü herşeyi ama, aile taassubu, İslama rağmen var; kimisini kalın tabakalar halinde örtmüşken, kimisinde bir rüzgar esmeyle çıkacak kadar ince tabaka halinde örtmüştür ve kabile bağı, Araplar arasında fevkalade güçlü. Fevkalade. Hani Arap denilince arkasından Kureyş, Kureyş deyince Beni Haşim, Beni Ümeyye, Beni Esed akla geliyor ya! Yani onlar hemen çıkıyor. Âli’nin 8 veya- 6 ay Ebubekir’in hilafetine karşı çıkıp, biat etmemesinde, ta o zaman var. Daha ne Ömer var, ne Osman var; Muaviye’nin zaten esamesi okunmuyor. Nedir? Derdin ne de Ebubekir’e biat etmiyorsun? Sen daha çocukken, o adam. peygamberin arkadaşıydı ve bu davayı sıfırdan almış, son güne kadar yürütmüş. Nedir yani? Ebubekir’in kusuru nedir ki biat etmiyorsun? Ebubekir’in mensub olduğu, kabile, Kureyş arasında itibar yönüyle Beni Haşim’den epey zayıf. Beni Ümeyye’nin atı, Beni Haşim’in atına yetişmiş, geçti geçecek. Ama diğer kabileler daha nal topluyor! O nal toplayan kabilelerden birine mensup olması ve Ali’nin, mensup olduğu Beni Haşim’den bazılarının (başta Abbâs olmak üzere) Ali’yi tahrik edip, doldurmalarının sonucu bu. Bir cimcik yerde altı ay biat etmiyorsun devletin başına. Medine nihayet ne kadarlık bir şehir? Hadi 10 bin kişi, 20 bin kişi olsun.

A. B. Bircan: Tabi sonra anlıyor hatasını ve biat ediyor.

E. Özkan: Bütün bunlar daha sonraki bir takım birikimlerin ardında nelerin yattığını, gösteriyor.

A. B. Bircan: Müsade ederseniz ben İslami Hareketin özellikleri konusunu şon bir soruyla bitirmek istiyorum. Şimdi İslami hareketin birinci özelliği olarak sahih bir anlayışa sahip olunması, düşünce ve metod birliğinin oluşturulması, sisteme rağmen olmasının ötesinde tavizsizlik ve uzlaşmacı olmamasını söylediniz. İkinci olarak da şunu söyleyebilir miyiz? Yaşadığı toplumun ve çağın sorunlarına çözüm getirici bir özelliği olması. Yani İslam bir hayat modeli önerdiğine göre, iddia ettiği sistemin, inancın ruhuna uygun bir alternatif sistem önermesi ve bunu da hareketin çapınca göstermesi gerekmez mi?

E. Özkan: Efendim bu soru bile zaid şu açıdan. Çünkü İslam demek bu demek zaten. Ayrı, özgün, kendine has bir akide olduğu gibi, kendine has, özgün bir hayat tarzı, düzen demektir. Dolayısıyla işçi sorunu mu çıktı, dişçi sorunu mu çıktı, dış politika sorunu mu çıktı, her konuda özgünlüğü bulu­nan, o özgünlüğü ile de, müslim-gayri müslim herkesin ilgisini çeken ve kendine imrendiren niteliği olan dine İslam ediyoruz zaten. Yoksa İslam bir kelimeden ibaret değil ki. Belki bir düşünce tarzının, bir yaşam biçiminin adı olarak, tek kelimeyle İslam deniliyor,

A. B. Bircan: Hayır, şunu vurgulamak için söylüyorum; Yani bugün İslami hareket diye ortaya çıkanların bir çoğunda sisteme karşı olmanın, bazı şeylere karşı olmanın birinci özellik olduğunu yani reaksiyonerliğin ilk planda olduğunu görüyoruz da.

E. Özkan: İslam’da kesinlikle reaksiyonerlik birinci sırada değil, sonuncu sırada bile değildir. İslam’da yasak bu.

Yani siz bizatihi bütüncül bir düşünce ve tavır ortaya koyu­yorsanız, bu düşünce ve tavrınız, falan şeye karşı, filan şeye karşı, yani o, şeyler olmasaydı olamayacaktı anlamına mı gelir? Kesinlikle gelmez. Yâni Kureyşliler puta tapıyor olmasa idiler, Allah bir olmayacak mıydı? Bir değil miydi? Peygamber göndermeyecek miydi? Kur’an, mesajını. Rasulullah’a indirdiğinde, Allah yarlığını ve bir oluşunu; Kureyş’in puta taparlığına bir tepki olsun diye bildirmemiştir. Onlar puta tapmıyor olsa idiler bile, onu bildirmek gereğini duyduğundan gönder­miştir. Yani bunun için kısaca diyebiliriz ki; İslam reaksiyöner değildir. Yani varlığını karşısında olduğu şeyin varlığına borçlu değildir. İnsanlar ortak koşmasa idiler de Allah yine elçi gönderecek, birliğini, tekliğini, hükmünde ortağı olmadığını, gaybına kimseyi ortak etmediğini bildirecekti.. Reaksiyonerlik adeta, varlığını, reaksiyon duyduğu şeye borçlu olmanın adı iken, aksiyonerlik, âksiyonerliğini kazandığı fikrin/gerçeğin varlığını ona borçlu bulunduğunu bildirir.

A. B. Bircan: Bu sorudaki bir amacımız da şu: İslami hare­ketin özelliklerinden birisi de sanıyorum, topluma komple alter­natif bir sistem sunabilme özelliğidir. Bu açıdan, şimdiye kadar, düşünsel anlamda İslam’ı bir bütün olarak kavrayan, sistemle uzlaşmaya yanaşmayan, ama alternatif bir sistem sunacak kapasitede olan bir hareketin, arzuladığımız İslami hareketin niteliklerini taşıyan, bir oluşumdan sözedebilir miyiz?

Özkan: Hayır kesinlikle. Çünkü bütünselliğin olmayışı demek bir boşluğun bulunuşuyla (ya yarı yarıya, 1/10 ya da 9/10 oranında da olsa bir boşluğun varlığını gösterir; tabiat boşluğu affetmediği için, o boşluğu da piyasada cari olan şey­ler doldurunca ister istemez bütünsellik kaybolur, zaten yoktur. O boşluk bütünün cinsinden olmayan şeylerle tamamlanır. Akliyet kaybolur ye reaksiyonerlik, o boşluğu dolduran bütüne ait olmayan şeylerle birlikte gelir. O zaman ona sahih bir islami hareket demek (düşünsel planda olsa bile, ki eylem planına da aksedecek odur) mümkün değildir, böyle bir harekete kesinlikle bu yafta vurulamaz yani o nitelik verilemez.

A. B. Bircan: Burada yetişmiş insan unsuru, kadro sorunu ortaya çıkmaktadır sanırım. Bugün Müslümanlar, özellikle Türkiye’de insan üzerine yeterince yatırım yapmıyorlar. Yani bizler nitelikli, özellikle belirli konularda uzman, İslamın belirli konularındaki çözümlerini, sistematik olarak anlayabilen, bunu yaşama geçirici teoriler üretebilen; topluma aktarabilen, yetişmiş insan ortaya çıkaramadık, insana yapılan yatırımın az ol­ması nedeniyle. Gelecekte talip olduğumuz yükü taşıyabilecek ekibi kurmak açısından, islami hareketin eğitim politikası nasıl olması gerekiyor sizce?

E. Özkan: Herhangi bir konuda, ihtisaslaşmadan önce şuna dikkat edilmelidir insanlar göz doktoru, iç hastalıkları ihtisası, kalp ihtisası, verem, kanser vs. alanlarda ihtisas yapmadan önce, fakülteye giriyorlar. Genel olarak ilk sınıfta FKB, yani fizik, kimya, biyoloji okuyorlar, ondan sonra 6 yılboyunca veya 5 yıl, anatomiyi tanıyorlar; yani insan vücudunun tümünü öğreniyorlar; hangi organ nerede, hangisinin berikiyle ne türden bağlantısı var; birinci dereceden yakınlığı, ikinci dereceden ya­kınlığı gibi, tüm vücut hakkında genel ve esaslı şeyler öğreni­yorlar; okulları bittikten sonra ya da son sınıfta ihtisas alanını, yani anatominin bir bölümünü seçiyorlar, ve o branşta özelleşmeye, derinleşmeye koyuluyorlar. İslamcı kadroların yetişmesinde, islamın ana konusunu, esprisini, esasını, gerçekten öncelikle bunu iyi kavrayan, bunun eğitimini almış, bu bakış açısına sahip olmuş insanlar ancak herhangi bir alanda (fıkıh alanında, ekonomi alanında, yönetim alanında, mahalli idareler alanında, çevre alanında, sanayi alanında ticaret alanında vs.) ihtisaslaşmaları söz konusu olur. Yani bir insan bedeni tanı­madan, anatomiyi tanımadan, istediği kadar çalışsın çabalasın, beden hakkında bedenin gerçeğine uygun esaslı bilgileri olma­mdan, örneğin göz doktorluğu üzerinde ihtisaslaşması kesinlikle hasıl ki sözkonusu olmazsa, (ne komünist rejimde bu olmuş, ne kapitalist rejimde, ne de islamda çünkü eşyanın tabiatına aykı­rı) İslam, fıtrat itibariyla, yani anatomisi tanınmadan, esprisi kavranmadan İslam eşyaya ve insana nasıl bakıyor, kainata nasıl bakıyor; bunun esprisi kavranmadan, kesinlikle bir İslam hukukçusu bir islam ekonomisti, bir İslam içtimaiyatçısı, bir İslam edebiyatçısı, bir İslam tüccarı, sanayicisi her ne derseniz, ihtisas alanı olarak bunları olabilmeyi ben mümkün görmüyorum. Bu ortak kavram birliğidir. Hemen iki kitap, okuyan veya bir meali başından sonuna bitiren “efendim ben İslamda ekonomi hakkında şöyle düşünüyorum” diyor, yahut bu dü­zende okutulan, “bir satır bile islam hukukuyla alakası olmayan hukuk fakültesinde okuyan birisi, beş vakit namaz kılıyorsa, hemen daldırıyor: “ben islam hukuku hakkında şunları düşü­nüyorum” Ne söylüyorsun sen, işte. Roma hukuku, Alman’ın borç hukuku, İtalya’nın ceza hukuku, Fransa’nın medeni hukukunu okumuşsun. Neyi söyleyebilirsin, senin okuduklarının hiçbir şeyi islamla uzaktan yakından alakalı şeyler değil. Yahut bir iktisat fakültesi mezunu, “islâm ekonomisi” diye söze başlıyor. Yahu sen namaz kılıyorsun diye, ağzından çıkacak laflar islam ekonomisi mi oluyor mübarek. Hiç mi aklın yok senin, hiç mi iz’anın yok. Evet bunlarla ortalık dolu. Konferans­lar verenleri mi ararsın, bu konularda panellerde konuşanlar mı, kitapla yazanlar mı, gazetelere makaleler dizdirenler mi dolu. Ama hiç birinin islamın anatomisini, esas yapısını, ruhu­nu kavramadan; kavramakla ilgili bir eğitimden geçmeden bu işleri yapmaya yeltenmiş olması sonucu bahsettiklerinin islam, ekonomisiyle, içtimaîyatıyla, hukukuyla, siyasetiyle, ticaretiyle, idaresiyle uzaktan yakından alakası olmadığını rahatlıkla görüyoruz. Bu itibarla özetlersek nasıl tıp eğitiminde ihtisaslaş­ma lazımsa (giderek her doktor ihtisâslaşıyor) ve bunun için ancak ve ancak temelde insan anatomisi, veterinerlik ve hayvan anatomisisini esası itibarıyla bilmek te aynı şekilde gereklidir. Bu süreçte, genel olarak bunlar bilinir, öğrenilir, ondan sonra o anatomiden belirli bir alan seçilir, o genel esastan hareketle o belirli alanda daha müşahhas daha sübjektif, daha ayağı, yere değer  genelden özele indirgenmiş görüşler ortaya konabilir ki, sağlıklı düşünceler de böyle ortaya çıkar. İslami, geneliyle, esasıyla, anatomisiyle bilmeyen bir insanin, onun iktisadıyla, yönetimiyle, siyasetiyle vs. ilgili birşey bilmesi mümkün değildir.

A. B. Bircan: Galiba, işin bir de şu yönü var: İslamin genel espirisini kavramayan, onun dünya görüşünü algılayamayan bir insanın zaten bilgi problemini de İslami bir perspektiften çözebilmesi mümkün değil. Yani bilgi problemini çözmeden, bugün bilimin, bilimsel disiplinlerinin ardında yatan felsefeyi kavramadan, o dünyayı ve o bilimin hedefini anlamak mümkün değildir; buna alternatif bir sistem, alternatif bir bilimsel disiplin ve dolayısıyla alternatif bir uygarlık oluşturmak da sanıyorum mümkün değildir…

E. Özkan: Kalkış noktası yanlış olunca varış noktasının doğru olması ancak ve ancak tesadüfi olabilir. Bilinçli bir şekilde doğruya varış yanlıştan kalkarak, olmaz. Örneğin bu konuya açıklık getirici bir kavram olarak dogma’yı ele alabili­riz. Geçen gün bir arkadaşımız anlatıyor; ilahiyat fakültesinde okuyan hristiyan öğrenciler; “İslam doğmadır” diyormuş. Adamlar tartışmaya hiç yanaşmıyor. “Biz buna inanıyoruz, bunu tartışmayız” diyorlarmış. Tartışmadan kabul edeceksin. Şimdi doğma, kesinlikle tartışılmadan doğruluğu kabul edilmesi gereken şeye denir. Dogma, diğer bir tarifle, doğruluğunun ya da yanlışlığının sağlaması yapılmamış ve doğruluğu varsa­yılmış kuruntular; hayaller, tasarılar, nazariyelerdir. Dolayısıy­la dogma, tartışmaya gelmez. Onu tartışmak, güneşle karşı karşıya koymaya benzer! Güneşi akıl olarak alırsak, güneşin (akıl) karşısında kar (dogma) durur mu? Erir. İslam bu nokta­dan asla ve asla hiçbir şeyiyle dogma değildir. Ne kendisini görmediğimiz Cenneti dogmatik bir fikirdir; tartışılmaz bir fikirdir ne de Cehennemi. Hepsinin ispatı mümkündür. Şöyle ki, aklın almayacağını söylemek, ya da herhangi bir konuyu aklın almadığını söylemek de akli değil midir? Bunu aklım almıyor demek de aklidir. Allah’ın varlığını, birliğini, Cehennem ve Cennetin varlığını, ahireti, yani ölümden sonraki dirilmeyi… Dikkat edilirse, Kur’an bütün ayetlerinde kendini, islam olarak dogmalıktan çıkarıyor. Mütemadiyen insanın nazarını, insana ve eşyaya yani tüm kainata yöneltiyor; yani ‘bakın’ diyor. Mesela Allah diyor ki: “Öldükten sonra dirilecek ve yaptık­larınızdan hesaba çekileceksiniz”. Birisi bir kemik alıp geliyor ve “Şu kemik mi yarın canlanacak Muhammed, “ha” diyor. “Bu kadar da atma”, demeye getiriyor. Allahu Teala diyor ki: “Sizi yoktan varetmek bize güç gelmedi de, varlığınızı öldürdükten sonra tekrar diriltmek mi bize güç gelecek?” Bütün bunlar hak, düşünün, muhakeme edin, yargılayın… Bir takıntınız olmadan, sağlıklı’muhakeme yaparsınız, iki kere iki dört gibi, benim söylediklerim sağlaması yapılmaya hazır, dayanıklı doğrular­dır. Yani teste hazır, testten geçer doğrular. Örneğin, gecenin gündüzü takibinde, insanlar için yararlı şeyleri denizlerde götüren gemilerin yüzdürülüşünde, develerin yaratılışında, dağ­ların dikilişinde, göklerin yükseltilişinde, yerlerin serilişinde akıl sahipleri için hikmetler var. Bakmıyorlar mı, diyor. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Allah, sürekli olarak sözünün muhatabı olanları söylediklerinin sağlamasını yapmaya çağırıyor, bunu teşvik ediyor. Dolayısıyla düşünmeden olduğu gibi kabul edil­mesini takip eden doğrular dogma iken, teste tabi,ve sağlaması her an mümkün olan doğrulara dogma demek mümkün değildir. Dogmalar tartışılmaz, tartışmaya gelmez, zaten ölçüp biçip tartmaya geldiniz mi, o doğrudan eser kalmaz iken, İslamın doğrularının hiçbirinin sağlamadan menfi çıkacağını söyle­yebilmek mümkün değildir. O itibarla İslama dogma demek kabil değildir. Söylediğiniz noktaya gelerek toparlayalım konu­yu. Öğrendiklerini Batı’nın gözüyle, Batı’nın kafasıyla öğre­nenler, onlar neye nasıl bakmışlarsa öyle bakmaya, bilinç altı veya bilinç üstünden öğrendiklerinden, neye bakarlarsa aynı şeyi görüyorlar. Onlar hristiyanlık dogmamı demiş, tamam İslam’da din, o halde (bu da sakallı bu da dedem der gibi) o da dogmadır deyip çıkıveriyorlar. Bu sokaktaki 5 yaşındaki çocuğun,  sakız çiğneyen, çiklet satın alan çocuğun kafa yapısı değil mi. Kesinlikle bunun İslam da yeri olamaz.

 A. B. Bircan: Bu konuyu bitirmeden, önce, sizin İslami hareket tanımınızı almak istiyoruz. Yani bütün bu konuştuklarımızdan sonra siz İslami hareketi nasıl tanımlıyorsunuz?

E. Özkan: Daha önce de söylemeye çalıştığım gibi, islami hareket ismi ya da deyimi ile islami hareketin ne olması gerektiğine ilişkin olarak ilk ve esas projektörü, tutan, iki kelime ile cevaplıyorum sorunuzu. Bir hareketin islami olması için, herşeyden önce gerçekten İslami olması, yani Kur’an çıkışlı, Kur’an kaynaklı, Kur’an teorili ve Kur’an pratikli olması lazım. Kur’an’ı kuvveden fiile intikal ettiren, yani kişi bazından onu canlı Kur’an haline getiren Rasulullah (a.s.)’ın Kur’an’ı anla­yıp, yaşamasi espirisini kavraması -ki vahyin zimmi tasvibin­den geçmiştir- yani sünnet kaynaklı olması lazımdır (Bu açı­dan yine Kur’an kaynaklı anlamına geliyor) Bu haliyle bütün­sel olması gerekir. Düşünce ve metodun da bütünselliğini, yal­nız ve yalnız Kur’an’a (teorik olarak) ve pratik olarak da Rasulullah’a bağlı bulundurması lazım. İslami niteliğini açıyorum İslami hareketin. Harekete gelince, zaten eşyanın gerçeğine, insanın fıtratına böylesine uygun bir fikrin, bu bütünselliğe haiz olması halinde, harekete geçmemesi, yani, tahrik olmaması, yürümemesi, donuk kalması mümkün değildir. Bu bütünsellik bir kişide de olsa (ki peygamberler hep bir kişi olarak gelmiştir) islami hareket var demektir. Daha önceki cenin ve nutfe benzetmemizde olduğu gibi. Bu giderek yayılacaktır; en yakından başlayarak. Sünnetullah’ın gösterdiği şey budur, bunun dışında da bîr yol yok zaten. Ama başarılı olur, ama olmaz. Zaten bir fikrin bir ideolojinin islami hareketin başarısı demek, mutlaka bu dünyada devlet olması demek değildir. Gerçekten İslama göre asıl başarı, bu dünyada devlet olmak, devlet başkanı olmak, zengin olmak, köşkler, saraylar sahibi olmak, mal mülk sahibi, evlat sahibi olmak, kesadından korkulmayacak bir ticaret sahibi oİmak, içinde oturulmaktan hoşnud olunan evler sahibi olmak demek değildir. Ne sahibi olursanız olunuz, kerih değildir, günah değildir ama her halükarda geçici şeylerin sahibi oluyorsunuz demektir. Çünkü bu dünyanın tümü geçici. Enkazından bir insan hayatına bakarsanız onda bir başlangıç bir de son yardır. Dolayısıyla hemcinsi olan insan­ların ilkiyle sonuncusu arasındaki süre yine belirlidir, geçicidir. Dolayısıyla İslami açıdan gerçek başarı, asılbaşarı, temel ba­şarı, sürekli başarı, ürünü sürekli toplayacak başarı, sonu olmayan ahirete tealluk eden başarıdır ki bu başarıyı biz, islami İstılahta, takva ya da Allah rızasını kazanma ile ifadelendiriyo­ruz. Bir İslami hareket, bir kişi de ya da iki, üç ilâ ahir kişide bulunsa dahi, (adedi, sayısı, kemiyeti hiç önemli değil) eğer Allah’ın rızasını kazanma anlayışı, düşünce ve metodun üze­rinde ise o hareket başarılıdır. En azından bir kişi olarak gelip bir kişi olarak kalsa dahi, o kişi açısından başarıdır. Çünkü bir kere ekmiştir bu dünyada, sonu olmayan ahirette sürekli biçecektir. Bundan âlâ başarı bilen varsa beri gelsin.

­

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Selam ile, iktibas dergisi web sitesinin insanlara derginin/mesajının geçmişini, bugününü ve geleceğe dair sözünü ulaştırmada etkin bir rolü olduğu muhakkak. Ümid ederiz ki bu rol her geçen gün artarak sürer. Bunun için hem teknik yenilemelerin artarak devam etmesi hem de doğruyu dile getiren insanlara, eserlerine imkan, platform tahsis etmenin istifadeli olacağına inanıyorum. Aynı yere vuranların, birlikte çalışmasında hayır olduğunu biliyoruz…

    Bu minvalde merhum Özkan’a tahsis edilen bölümde eserlerinin, tek tek tıklanıp, hakkında yorumların (moderatör onayına bağlı olarak) yapılabilmesine, bu resimlerin tıklanıp görüntülenebilmesine, kitap kapak resimlerini download/indirme’nin gerçekleştirilebilmesine gibi yenilikler temin edilebilir…
    Ayrıca merhumun kitapları hakkında resimlerin hemen altına tanıtım yazısının web sitece konması da faydalı olacaktır. Ana sayfada sol tarafta çıkan kitap resimlerinin tıklanabilmesi ve kitaplar bölümüne yönlendirilmesi de temin edilebilir…

    Ve kitapların, dvdlerin yeniden basılabilmesi için bir çalışma başlatılabilir mi? Zira Ankara bürosuyla geçtiğimiz irtibatlarda kitapların basımının kalmadığını, temin edilemediğine şahid olduk…

    İlginiz için teşekkür ederim.

    Selam ile.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı