GenelMektuplara Cevap

Kur’an Belirleyen, Fıkıh Belirlenendir

Taklit döneminin ortaya koymuş olduğu ve ismine “İslam fıkhı” denilen fıkıh külliyatının cariye ve kölelik konusundaki görüş, düşünce ve uygulamaları kabul edilir durumda değildir. Bunların yeniden Kur’an’a arz edilmesi gerekmektedir. Bu ve benzeri birçok konu Kur’an ile bağdaştırılması mümkün gözükmemektedir.

                             

Halil Cumhur/ İstanbul

Soru 1- Cariyelik nedir? İslam’da cariyenin hükmü nedir? Cariyeler ile evlenilmeden istenildiği kadar sahip olunabilinir mi? Bunlarla ilişki durumu nedir?

Hüseyin BÜLBÜL

Cevap: Cariye, savaşta esir alınan kadınlara verilen isimdir. Erkeklerine köle kadınlarına da cariye denilmiştir.

İslam hayata yaşanmak için gönderilen bir dindir. Bu nedenle yaşanan hayatın tüm problemlerine, kendi ilkeleri doğrultusunda uygun çözümler getirmiştir. Köleliği ve cariyeliği İslam üretmemiş, onu yaşanan hayatın ve cahili anlayışların ürünü olarak hayatın içinde bulmuştur. Bu sosyal olumsuzluğun ortadan kaldırılması için, kendi bünyesinde bir takım tedbirler ortaya koymuştur. Savaşta esir alınanlara, o günün dünyasında her türlü kötülüğün yapıldığı bir ortamda Peygamberimiz, Müslümanlara esirleri için, yediklerinden yedirmeyi, giydirmeyi ve güçlerinin üzerinde bir iş yaptırmamayı, hakaret etmemeyi öğütlemiştir. Kendisine her türlü zulmü reva gören, canına kasteden Mekke halkına dahi misilleme yapmamış, Müslüman olmaları karşılığında mallarını ve canlarını bağışlamış, bir tek köle ve cariye almamıştır.

Allah, Kur’an’da köle ve cariyelerle ilgili problemin hallini, hayatın seyri içerisine yayarak çözümlemiştir. Bu konuyla ilgili ayetleri birlikte okuyalım:

“Kadınlarınızı zıhar yoluyla boşamak isteyip de, sonra bundan vazgeçenlerin, aileleriyle temastan önce bir köle azat etmeleri gerekir. Allah size böylece öğüt vermektedir ve bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”(Mücadele 58/3)

“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.

“Evlenme imkânını bulamayanlar ise Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Kölelerinizden hür olmak için antlaşma yapmak isteyenler ile onlarda bir hayır görürseniz, hemen antlaşma yapın. Allah’ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici malını elde edeceksiniz diye (evlenip iffetli kalmak isteyen genç cariyelerinizi de isyana zorlamayın. Kim bunu yaparsa Allah onları zorlandıktan sonra çok bağışlar ve onlara çok merhamet eder.”(Nur 24/33)

“Allah kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutar. Bunun kefareti, ailenize yedirdiğinizden on fakiri doyurmak yahut onları giydirmek veya bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan kimse üç gün oruç tutar. İşte bu yeminlerinizin kefaretidir ama yeminlerinizi koruyunuz. Şükredesiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır.” (Maide 5/89)

Bundan başka Müslümanlardan hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenleri Müslüman ve iffetli cariyelerle velilerinin izniyle evlenmelerini teşvik etmektedir:

“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ile ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisa 4/25)

Yine müminlerden, Allah’a kulluk etmeleri, uzak yakın komşuya, ana babaya dostlara ve ellerinin altında bulunanlara (köle ve cariyelere) iyilik etmeleri istenmektedir.

Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez. (Nisa 4/36)

Bununla birlikte yapılan savaşlar sonucunda karargâha gelen esir kadınların olması da kaçınılmaz olmaktaydı. Bu kadınlar karşılıklı muamele kuralları gereğince cariye olarak muamele görüyorlardı. Ancak bunlar içerisinde fidyesini ödeyenler serbest bırakılıyor, bir kısmı karşılıklı mübadele ediliyor, mübadelenin mümkün olmadığı zamanlarda da köle ve cariye olarak kalıyorlardı. İslam’ın bunlar için de yine müşvik uygulamaları devam ediyordu. Efendisinin işlediği bir hatadan dolayı (yemin kefareti gibi) hür kalabiliyorlardı.

Bunlara rağmen başta da belirttiğimiz gibi köle ve cariye olayı İslam’ın insanlığa yüklediği bir ayıp değil bilakis insanlığı bu ayıptan kurtaran uygulamasıyla henüz yedinci asrın son çeyreğinde bu uygulamayı, kendi bünyesine aldığı insanlar üzerinde bitirmiştir. Hz. Ömer döneminde fethedilen Irak, Suriye ve İran topraklarından kimse köleleştirilmemiş ve cariye edinilmemiştir. Herkesi kendi toprağını işlemek üzere evinde ve yurdunda bırakmış, sadece onlardan vergi almayı şart koşarak tüm dünyaya eşsiz bir örneklik sergilenmiştir.

İslam’da, Müslümanlardan toplanılan zekât paralarından bir pay da kölelerin hürriyetlerine kavuşturulmaları için ayrılmış olması (Tevbe 9/60) ve bir Müslümanın işlediği bir hatadan dolayı bir köleyi hürriyetine kavuşturmayı istemesi de bu konuya olan duyarlılığını net olarak ortaya koymaktadır. İslam’ın ta yedinci asırda hâllettiği kölelik konusunu, bugünün medeni dünyası yakın zamana kadar hâlledememiştir.

Zamanımızda ise dünyanın hiçbir yerinde kölelik ve cariyelikle ilgili bir anlayış ve uygulama yoktur. Bugün hiçbir zümreyi bu gözle görmemiz mümkün değildir. Bugün dahi güçlülerin pençesinde ezilenler olmasına rağmen, bunların durumu ne hukuken ne de sosyal olarak kölelikle kıyaslanamaz. Köle ve cariye seçme, tercih etme, dilediği gibi dilediği yerde yaşama ve mülk edinme hakları elinden alınmış, efendisinin isteklerine boyun eğmek zorunda bırakılmış kimselerdir. Bugün hiçbir zümre hukuken bu haklardan mahrum değildir.

Dilediği ülkede yaşar, istediği şeye faturasını ödediğinde sahip olur. İstediğini alır istemediğini bırakır. Bu konuda kimseye hesap vermez. Bir kimseye isteği dışında bir şeyi yaptırmanın hukuk dışılığını tüm dünya kabul etmektedir. İnsanlık onurunu kıran bu anlayış dünyadan kaldırılmıştır, yeniden ihyası mümkün değildir. İslam’ın hedefi de tüm insanları hür olarak yaşama hakkına kavuşturmaktır.

İslam orduları, İran Sasanî İmparatorluğunun kapılarına dayanınca, Hürmüzân,  İslam ordu komutanı Ebu Ubeyde Bin Cerrah’a hitaben, “Buralara niçin geldiniz demişti?”  Ebu Ubeyde’nin cevabı ise: İnsanları Kula kulluktan kurtarıp sadece Allaha kul olmalarını sağlamak için” demesi bu konudaki İslam’ın ve Müslümanların anlayışının en veciz ifadesidir.

Bir kimsenin istediği kadar cariyeye sahip olması anlayışı, kastedilen cinsel açıdan istifade etmek, yatağına almak anlamında ise bir tanesine bile sahip olamaz.  Ancak mehirini verip nikâhlamak kaydıyla mümkündür. Nikâhtan sonra da artık o kimse cariye olmaktan çıkıp o kimsenin eşi olduğundan, Nisa 3. Ayetinde belirtilen “dörde kadar” ile sınırlıdır. Sayısız sınırsız bir anlayış İslam’da söz konusu değildir. Bizim için örnek insan Hz. Muhammed (as)’dır. Onun da bildiğimiz kadarıyla Mısır Mukavkıs’ı Müslüman olduğunu ilan ederek Peygamberimize hediyeler yollamıştı. Bunlar arasında iki de cariye vardı. Bunlardan Mâriye adındaki cariye yolda İslam hakkında bilgi edinmiş ve Müslüman olmuştu. Peygamberimiz de onun bu duyarlılığına karşı onu nikâhına alarak onurlandırmıştı. Böylece ikinci oğlu İbrahim’in annesi Mâriye validemiz olmuştu. Bundan başka cariyesi ve ayeti kerimede sayılan (Ahzab 33/50) kimselerden başka eşleri de olmamıştı.

Bu olayı sadece işlerini gördürmek için kadın ve erkek kölelere ihtiyacı olan bir insan için düşünüldüğünde, işinin gerektirdiği ihtiyaç kadar işçiyi (o gün için köle ve cariyeyi) istihdam etmesi mümkündür. Bu olay başka bir yere taşımamak kaydıyla olabilirliği açıktır.

Taklit döneminin ortaya koymuş olduğu ve ismine “İslam fıkhı” denilen fıkıh külliyatının cariye ve kölelik konusundaki görüş, düşünce ve uygulamaları kabul edilir durumda değildir. Bunların yeniden Kur’an’a arz edilmesi gerekmektedir. Bu ve benzeri birçok konu Kur’an ile bağdaştırılması mümkün gözükmemektedir.

Cariyeler ile evlenmenin İmkânı belirli şartlara bağlanmıştır:

“Sizden kim, hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse ellerinizde ki mümin cariyelerden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. O hâlde zina etmemeleri, iffetli olmaları ve gizli dost tutmamaları şartıyla ve velilerinin izniyle onlarla evlenin. Örfe uygun bir şekilde mehirlerini de verin. Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısını verin. Cariyeler ile evlenmede ki bu izin, içinizden, günaha girme korkusu olanlar içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”(Nisa 4/25)

Burada çok önemli bir husus ortaya çıkmaktadır. Cariyelerin nefsinden istifade etmek için satın alınmak yeterli olsa idi ”Velilerinin izniyle mehirlerini vererek evlenin.” yerine “Mümin cariyelerden satın alıp istifade edin.“ buyurulurdu. Onların nefislerinden istifade etmek için, satın almak, sahibi olmak yeterli değildir. Nefsinden istifade etmek için mehirlerini verip meşru şekilde nikah yapmak gerekmektedir. Burada  cariyelerle evlenmenin bir diğer şartı ise cariyenin iman etmiş olması, evlenecek kimsenin de hür kadınlarla evlenmeye güç yetirememesi ve zinaya düşme korkusudûr. Böyle bir durum yoksa Allah sabretmenin daha hayırlı olacağını (Nia 4/25) bildirmektedir.

Soru 2-Kadının şahitliği durumu nedir? Kadının şahitliğinde, iki kadının tek şahit olması, sadece bu borçlanma ile mi ilgilidir?

Cevap: Malüm olduğu üzere borçlanma konusunda çok açık olarak ifade edilmiştir. Ancak bunu emir olarak algılayanlar olduğu gibi, bunu bir tavsiye olarak algılayanlar da vardır. Ayette bu husus şöyle ifade edilmektedir:

“…Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları vakit şahitler gelmezlik etmesin.” (Bakara 2/282)

Bu konuyu istismar etmeden, doğru anlamaya çalışmak hepimizin görevidir. Borç bizim alacak bizim, işin olması gereken boyutunu da Rabbimiz bizlere hatırlatmaktadır. İki erkek olursa ne ala. Yok, iki erkek olmaz da bir olursa yanına iki de kadın ilave ederek durumu güçlendirmektedir. Bu yöntem çerçevesinde mevcutlar içerisinde çözümler üretebilmek size kalmıştır. İspat için bulunanlardan yararlanmak sizin tercihinizle olacaktır. Sonucun iyi olması için bu alternatifleri yerine getirirseniz başınız ağrımaz;  getirmezseniz sonucuna katlanırsınız.

Diğer konularla ilgili kadınların şahit olma konusuna gelince, bazı ayetlerde geçen zamirler erkeklere ait olarak kullanılmıştır. Örneğin Nisa 13 fuhuşla ilgili ayette “Minküm” siz erkeklerden demektir. Kadın ve kocadan başka şahidi olmayan zina konusunda lanetleşme ile ilgili ayette (Nur 24/6-9)  kadın ve koca ayrım gözetilmeden aynı hakka sahiptir. Zina isnadında ispat için istenen dört şahit, “şuheda” cemi / çoğul kalıbıyla ifade edilmektedir. Mezheplerin konuya yaklaşımları da farklıdır. Ancak bir konunun ispatı için gerek ve yeter şart oluşmuş ise hâkim hükmünü verir. Bir katilin cinayeti işlediğini gören bir erkek bir kadın olunca veya sade bir kadın yahut erkek olunca bu şahidi hâkim görmezlikten mi gelecek? Yine bir zaniyi gören dört erkek değil de dört kadın olursa o kadın ve erkek zina etmemiş namuslu mu olacak? Bu gibi durumlarda şahısların hâli şahitlerin durumu ve olayın vukuuna bakarak konuya bir çözüm üretmek hayatın gerçeklerindendir. Bu durumu Kur’an’ın çözüm yollarında da görmekteyiz. Lian ayetleri (Nur 24/6-9) bunun en güzel ispatıdır. Kendilerinden başka şahidi olmayan durumda tanıkta sanıkta aynıdır. Ancak varılan sonuç kesin ayrılığı gerektirmektedir.

Soru 3-Milyonlarca yıldız, karmaşık uzay, vs. yaratılmışlar sadece insan için mi? Yoksa başka gayeleri de var mı?

Cevap: Allah Teâlâ’nın vermiş olduğu bilgiye göre yaratılmış olanlar bizim görebildiğimiz âlemden ibaret değildir. Allah kendisini âlemlerin Rabbi olarak tanıtmaktadır. (Fatiha 1/1) Âlemler ise bizim bilmekten ve görmekten aciz kaldığımız bir gerçekliktir. Ancak insanı ve kâinatı niçin yarattığını şöyle bildiriyor:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 51/56)

“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O,  üstündür, bağışlayandır.” (Mülk 67/2)

“O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahman’ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk göremezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun?” (Mülk 67/3)

“Sonra gözünü tekrar -tekrar döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (Mülk 67/4)

“Andolsun ki biz, yere en yakın göğü kandillerle donattık. Onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve onlara, çılgın alevli azabı hazırladık.” (Mülk 67/5)

“  De ki: «Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, ondan başka ilah bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah’a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine inanın ki o da Allah’a ve sözlerine inanmıştır; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.» (Araf 7/158)

“O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.” (Taha 20/53)

“(Onlardan) hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Akıl sahipleri için bunda nice ibretler vardır!

Bu insanlar için görünenlerdir. Bir de görmediğimiz gayb âlemi vardır, gaybi varlıklar vardır, cinler ve melekler gibi. Bunların fıtratları nasıl ve nerede yaşamaya elverişli ise elbette o âlemde yaşayacaklardır.

Ayrıca insanların iman edip salih amel işleyenlerinin her birisine genişliği yer ve gök kadar olan cennetlerin verileceğinden (Ali İmran 3/133) bahsedilmektedir. Bu cennetler nerede? Yine İnsanların çoğunun cehennem için yaratıldığından (Araf 7/179) bahsedilmektedir. Bu kadar insanın mahkûm edileceği cehennem nerededir? Elbette hepside Rabbimizin sözüdür ve haktır. Hepsi de bu âlemlerin içindedir. Sadece bu âlemi tanımak için kısa bir uzay turu yapalım: Dünya ve bilinen gezegenlerin içinde yer aldığı sisteme saman yolu galaksisi denilmektedir. Samanyolu galaksisinin sınırlarını çıkabilmek için en dar yerinden ışık hızıyla hareket eden bir aracımız olsa ki, -saniyedeki sürati 300 bin kilo metre-  bununla 30 bin yılda ancak çıkabileceğimiz söylenmektedir. Bunun gibi uzayda binlerce güneş sisteminin olduğu ve bunların ötesinde bir kara deliğin bulunduğu, bu güneş sistemlerin hepsini içine koysan kaybolup gidecek kadar büyük olduğu söyleniyor. Şimdi bizim yaşadığımız âlem bu âlemin sadece bir noktası kadar bile değil. Bir de bunları yaratıp idare edeni ve büyüklüğünü düşünürsek idrakimizin fevkinde olduğunu görürüz. Elbette Allah bunların hiç birini boşuna yaratmayacağına göre her birinin bir görev ve sorumluluğu vardır. Rabbimizin tanımıyla müminler şöyle derler:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve «Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru.» derler.” (Ali İmran 3/190-191)

Bizler de böyle diyelim. Bizlere bildirilen kadar bilelim, bizimle ilgili olanları öğrenelim ve bizden istenenleri yapalım. Kur’an’la Kur’an’ı yaşayalım, Belki bu sayede Rabbimizin merhametine layık oluruz.

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir