
Dava Eri Olabilmek.?
İnsanlık tarihi boyunca hak-batıl savaşı günümüze kadar sürüp gelmektedir. Bu mücadele Hz. Âdem’in oğulları Habil ve Kabil ile başlamış ve günümüzde de olanca şiddetiyle devam etmektedir. Günümüzde bulunan Tağuti düzenlerin uzantıları, egemen oldukları ortamda Allah’a ibadete davet eden hareketin gelişmesine imkân ve fırsat tanımak istemezler. Rabbimiz Yüce Allah Kur’an da Tevhid ile şirk arasındaki mücadelenin kaçınılmaz olduğuna vurgu yaparak şöyle buyurmaktadır: “Böylece biz her Resule insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” (En’âm, 6/112) Ayetlerden anlaşıldığı üzere hak batıl savaşı dünya durdukça devam edecektir. ‘’İşte bunun gibi her Resule karşı, günaha batmış kimseler içinden bir düşman çıkardık. Ama yol gösterici ve yardımcı olarak rabbin yeterlidir.’’ (Furkan: 31.) ayetin tefsirinden şunları anlamaktayız : “Hiç kuşkusuz yüce Allah’ın her işinde engin bir hikmet vardır. Resullerin ve hak davaların karşılarına düşmanların dikilmesi ve bu düşmanların onlara savaş açmaları her zaman iman davasının zorluklar içerisinde anlatılmasına vesile olmuştur. Genelde islâm davasına gönül verenlerin yollarını kesmeye yeltenen günahkârlarla mücadele etmeleri , dava adamlarına sıkıntılar yüklemiş ve savundukları davanın taraftarlarına geçicide olsa zorluklarla karşılaşmalarına vesile olmuştur. Bu davranışlar ; davanın gerçek taraftarlarını ayıklayarak sahtekârları uzaklaştırmaya yönelik olumlu tarafları da olmuştur. Çünkü dava kızışınca davanın yanında ve yolunda sadece sağlam ve samimi müminlerin kaldığı görülür. Çünkü bu dava erlerinin kısa vadeli ganimet peşinde olan fırsatçılar olmadığı kendiliğinden anlaşılır. Tek arzuları davalarının zaferidir ve bu zaferin ardındaki asıl bekledikleri de yüce Allah’ın hoşnutluğudur. Eğer davalar kolay ve sıkıntısız olsalardı; hep kolaylıkla ilerleselerdi, karşılarına düşmanlar ve muhalifler dikilmeseydi, önlerine hakikatı yalanlayanlar ve küfrü inatçı karşıtlar çıkmasaydı, o zaman herkesin dava adamı olması kolay olurdu. Gerçek islâm davası ile batıl davalar birbirine karışır, bunun sonucunda belirsizlik ve kargaşa meydana gelirdi. Hak davaların karşısına düşmanların dikilmesi, davanın zaferi uğruna maddi ve manevi mücadeleden yılmayan gerçek dava adamlarının çıkması kaçınılmaz olur. O zaman da acılar ve fedakârlıklar davaların yol azığı olurlar. Gerçek, ciddi ve inanmış dava adamlarından başka hiç kimseler böylesine zor günlerde mücadele etmezler, acılara ve fedakârlıklara katlanmazlar. Böyle zor günlerin dava adamı; davasını rahata, şahsi çıkarlara, dünya hayatına ilişkin amaçlara değil, hayatının pahası uğruna tercih eden kimselerdir. Bu zorlu iman davasının sıkıntılarına ancak gönülden inanmış ve iman etmiş olanlar, imanı en güçlü olanlar, yüce Allah’ın vereceği ödülü en fazla tercih edenler ve insanların vereceği mükâfatları eli ile iten inanmışlar katlanabilirler. Bu iman mücadele kızıştıkça hak dava ile batıl davalar birbirinden ayrılır, saflar berraklaşır, kimlerin samimi, kimlerin zayıf oldukları açığa çıkar. İşte o zaman hak davaya inananlar, girdiği sınavı başarı ile tamamlar. Dava adamı inancının bedelini ne pahasına olursa olsun gözünü kırpmadan ödeyerek kararlı taraftarlığını kalbinde ve omuzlarında taşıyarak yoluna devam eder. İşte bu kimseler zaferin getireceği yükümlülükleri ve sorumlulukları üstleneceklerine güvenilebilecek kimselerdir.
Aynı zamanda bunlar zaferin pahalı da olsa faturasını ödeyerek kazanmayı göze almış olanlardır. Her türlü zorluklar karşısında taviz vermeyen sadık ve fedakâr kişiler olarak, zafere giden yolun en ağır çilelerine göğüs gerenlerdir. Geçirdikleri deneyler ve katlandıkları çileler, davalarını dikenler ve kayalıklar arasından nasıl ilerleteceklerini gönüllerine yazmış olanlardır. Bunlar baskılar ve korkular karşısında, tüm enerjileri ve güçleri bitirilememiş kişilerdir. Bütün bu zorluklar karşısında kıvançta ve tasada, davasının sancağını gönüllerinden/ellerinden düşürmeyen, davaları adına birer vazgeçilmez samimi dava erleridirler. Bu dava erleri Allah’a güvenleri nedeni ile dava sonucunun ne olacağı konusunda hiç bir zaman kuşkuya düşmezler. Çünkü yaptıkları mücadelenin: Allah rızası yönünde Hak –Batıl kavgasının sonucu hakkı bulmak ve hak uğruna zafere ermek olduğunu düşünürler…Günümüzde; İran da , Afganistan’da, Filistin’de, Suriye’de v.s. yerlerde… Müşrikler ile Müslümanlar arasındaki savaşın sebebi akidedir. Müşriklerin mü’minlere /mü’minelere yaptıkları katliamlar için çeşitli kılıflar bulmaları veya çatışmaların sebebini, petrol veya uranyuma bağlamaları ile meselenin aslından ve gizli isteklerinden yakından alakası olmadığını bilirler. ‘’Yapılan savaş, hak ile batıl, şirk ile küfür savaşıdır.’’ Bir tarafta Hizbullah/Allah taraftarları, diğer tarafta ise hizbu’ş-Şeytan/Şeytan taraftarları savaşmaktadır. Nitekim Allah bu konu ile alakalı olarak: “İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 4/76) buyurmaktadır. Yine ashabı Uhdud’un ateş çukurlarına atılması, Firavun’un iman eden sihirbazları öldürtmesi gibi olayların sebebi de yalnızca o şahısların Allah’a iman etmeleridir. “Onlardan, sırf, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. Oysaki Allah her şeyi görür.” (Buruc, 85/8,9), “… Sen sadece Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun…” (Âraf, 7/126) İslam’a düşman olan günümüz müşriklerinin, Müslümanlara düşmanlık ve kini ise her devirde çeşitli şekillerde kendini göstermiştir. Özü itibariyle değişmeyen düşmanlığın yansımaları da aynı olmuştur. Kendilerini güçlü bulunca; Müslümanlarla savaşmak isterler: “… Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler…” (Bakara, 2/217) Müslümanları küfre teşvik ederler: “Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı isterler ki onlarla eşit olasınız…” (Nisa, 4/89) Onlar müşrikler : “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem, 68/9) Günümüzde de başımıza gelen sıkıntıları bilmemiz bu sıkıntıların ne ilk olduğu ne de son olacağıdır. Bize düşen bunları iyi öğrenip her türlü tedbirimizi almaktır ki başımıza bu belalar geldiğinde şaşırıp kalmayalım. Kâfirlerin bunları yapması normaldir. Çünkü Rabbimiz bunları bize haber vermektedir. Asıl garip ve üzücü olan Müslümanların dağınıklık içinde bulunması ve dinlerini korumak için bir araya gelerek güçlü ve işlevi olabilen Dünya İslâm birliğini etkin kılamamalarıdır. Bu konuda gerekli olan fedakârlığı/hazırlığı yeterince yapmamalarıdır. Zulüm hiçbir zaman pâyidar olamamıştır. Gelecekte de olmayacaktır. Nitekim Rabb’imiz Kur’an’ı Kerim’de zalimler hakkında: “… Zalimleri mutlaka helâk edeceğiz!…” (İbrahim, 14/13) buyurarak zalimlerin akıbetini bizlere bildirmektedir. Unutmayalım ki yerlerin ve göklerin orduları Rabbimizin emrindedir. Önemli olan bizlerin olaylar karşısındaki tavrımızdır. Nitekim olaylara Kuran’a eksenli baktığımızda insanların bu tavırlara karşı iki sınıfa ayrıldığını görüyoruz. Birinci sınıftaki insanlar; Müslüman olduğu halde, imanı zayıflardan bir kısmı küfrün karşısında bizim duracak dermanımız yok derler. Bunlar kâfir komutan Câlut’un askerleri karşısındaki Müslüman komutan Tâlût’un askerleri arasındaki imanı zayıfların “… Bugün bizim Câlut’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler…” (Bakara, 2/249) diyenlerin söylediğini tekrarlayanlardır. İkinci sınıftakiler ise Tâlût kıssasının devamında olduğu gibi “…Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: “Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah (c.c) sabredenlerle beraberdir, dediler.” (Bakara, 2/249) âyetini kendilerine rehber edinenlerdir.
Mümine yakışan Allah (c.c)’ın en güçlü olduğuna iman etmesidir. “… Onlar kendilerini yaratan Allah (c.c)’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi?…” (Fussilet, 41/15) Allah muhakkak ki dinini tüm dünyaya hâkim kılacaktır. “…Kâfirler istemeseler de Allah (c.c) nurunu tamamlayacaktır…” (Tevbe, 9/32, 61/8) “(Resulüm!) İnkar edenlere de ki: Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü bir yerdir!” (Âli İmrân:12) Bilmemiz gereken bizler sonu belli olan bir iman ve islâmı yaşama mücadelenin içindeyiz. Allah’ın bizlere vaat ettiği gibi dinini bütün dünyaya hâkim kılacaktır. Bizler bu süreç içerisinde içinde bulunduğumuz halimizi, sorunlarımızı, açmazlarımızı her konuda olduğu gibi Kur’an a göre hal ve hareketlerimizi tanzim etmeliyiz. Resulullah (s.a.v.) bizlere şöyle haber vermektedir: “… Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onların üzerine öyle bir bela indirir ki tekrar dinlerine geri dönecekleri zamana kadar bu belayı üzerlerinden kaldırmaz.” (Ebu Dâvud, Ahmed bin Hanbel), Resulullah (s.a.v) buyurdu ki; “Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir. Dinleyenlerden biri: O gün bizim az oluşumuzdan mı böyle olacaktır? Deyince Resulullah (s.a.v.): “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer-çöp gibi olacaksınız. Allah (c.c) düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacaktır. Sizin kalbinize ise vehn sokacaktır” buyurdu. Yine dinleyenlerden biri: “Vehn nedir?” deyince Resulullah (sav) “Dünyayı sevmek ölümden hoşlanmamaktır” buyurdu. (Ebu Dâvud, Ahmed bin Hanbel) Günümüz Müslümanları İzzet’in yanlış yerde, yanlış konularda aramaları başarıya ulaşmalarına mani olmaktadır. Müslümanların kâfirler karşısındaki bozgununun sebebi sadece askeri gücün/ teknolojinin yeterli olmayışı yanında, ne ekonomik ne de başka bir unsur vardır. Bunun en büyük sebebi insanların Kur’an eksenli gerçek islâmı aramayışları ve yaşamamaları yanında, iman / îtikâdi ve amelî noksanlık, izzetin ve yüceliğin kaynağını teşkil eden noktanın başka yerlerde aranmasıdır. Yaratıcısına karşı ibadet ve itaatlerindeki eksiklikler nedeni ile ilâhi yardıma ulaşamamalarıdır. Ayrıca meselemizin belki de en önemli boyutu Resulullah (s.a.s ) tarafından şu hadiste beyan edilmiştir. Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamak.: Ümmet olarak yaşantımızı gözden geçirdiğimizde dünyanın bizlere ne kadar nüfuz ettiği ortadadır. Tabi ki dünyaya olan bağlılık arttıkça ahirete olan bağlılık da o nispette azalacaktır. Sonuçta Allah (c.c. ): “Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?” (Şuara, 26/129) ikazı ile dünyaya fazla meyleden kavimleri uyarmıştır. Bizler de bu ikazı iyi kavrayıp dünya hayatımızı akâid gözü ile bir daha gözden geçirmeliyiz. Geçmişte de Müslümanlar İslam şeriatının bütün beşeri sistemlerden daha yüce olduğunu, beşeri nizamların batıl olduğunu, izzetin Allah, Resulü ve mü’minlerin tarafında olduğunda bir an dahi olsa şüpheye düşmemiş olmalarıdır. Günümüzde ise batının gücüne hayran, kendi mirasından bihaber, İslâm şeriatından gafil, beşeri nizamlara hayran nesiller -izzeti ehlikitap dostlarının yanında aradıkça-daha da zillete düştüklerini göreceklerdir. Allah dinini dünyaya hâkim kılacaktır. Önemli olan bizim görevimizi ifa etmemizdir. Her Müslüman bu konuda üzerine düşen vazifeleri yerine getirmek zorundadır.
“… Mü’minlere yardım etmek bizim üzerimize bir haktır.” (30/47) Allah Kur’an da yardım edeceği insanları mü’minler olarak isimlendirmektedir. Bizler vaat olunan yardıma mazhar olabilmek için mü’min / mü’mine olabilmenin gerekli sıfatları ile donanmalıyız. Bu çerçevede her Müslüman kendini ilmen/ amelen/fikren ve fiilen dinini ve vatanını korumak ve geliştirmek için çaba sarf etmelidir.
Geçmişte ülkemize ait olan bazı adacıkların kötü niyetli düşman ülke tarafından el değiştirilmesi/sahip olunması isteklerine ülkemizin yöneticilerinin bunlara haklı olarak karşı çıkması, yurdumuzun kötü niyetli güçler tarafından sarıldığını da hatırlarımızdan çıkarmayarak, kendimize düşen görevler için hazır olmanın gereğini de unutmamalıyız. Her Müslüman gücü nispetinde hazırlık yapmalı bunun yollarını araştırmalıdır.’’ Bize itaat uğrunda mücâhede edenlere, (iç ve dış düşmanlarla savaşanlara) gelince, elbette biz onlara (bize götürecek) yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik yapanlarla beraberdir (daima onlara yardımcıdır). (Ankebût:69 ) Bizler gücümüzün yettiğini yerine getirirsek muhakkak ki Allah (c.c) gücümüzün yetmediği hususlarda vaat ettiği üzere bizim önümüzü açarak Allah katında mesuliyetimizden kurtulacağızdır.
“Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara “oturanlarla beraber oturun” denildi.” (Tevbe, 9/46)
Hepimizin bildiği gibi yapacağımız her iş için önce araştırma yapar daha sonra onun için gerekli olan alt yapıyı hazırlar sonra o işe girişiriz. Ayette de bu ifade edilmiştir. UNUTMAYALIM Kİ: Bütün bunları yerine getirebilmek inandığı davanın eri olabilmektir. Aksi halde ‘’Dünyevileşmiş ve konforlu hayata dalmış-ahiretini unutan kişilere Allah cihat imkanı ve muvaffâkiyetini vermez.’’
Selam ve dualarımla… ‘’İlmin Sahibi Yüce Allah’a Hamdolsun’’.


