Yazılar

YENİ TÜRKİYE”-“İSRAİL” ve Diğer Yapıların Sorunlu Tanımlamaları ve Tezahürleri

Müslümanların içinde yaşadıkları toplumlardaki “duruş”larının netliğini belirleyen bazı temel tanımlamaların, anlamlandırmaların, kavramsallaştırmaların ne kadar belirleyici olduğu, en çarpıcı bir şekilde, kriz dönemlerinde ortaya çıktığı bilinir.Daha doğru bir ifadeyle “Sistem-dışı”-Nebevi duruşun Müslümanların hayatında ve mücadelelerinde ne kadar önemli olduğu, Resullerin bu konudaki örneklikleri böyle dönemlerde bir kez daha düşünülmeli…Zira Kur’an’daki kıssalar, her çağdaki Müslümanlara ilkesel uyarılarda bulunur, Resullerin yolunun ana çizgileriyle adeta onların duruş sorunlarına “ayna” tutar.Halimiz, mücadele yöntemimiz, temel referansımızla ilişkimizi bir kez daha düşünmeye imkan tanır…

Referansı Kur’an olan, Kur’an’dan yola çıkarak Resullerin yolunun, mücadele yönteminin takipçisi olanlar, tarihi kırılma dönemlerindeki telifçi/uyumlulaştırıcı, güya tedrici bir mantığın ürünü, lakin ilkesel bir değişim sürecinin sonucu olmayan dönemsel tanımlamalar ve yönelimlerin kurbanı olmaktalar…Eski Türkiye’nin içeriden (sistem-içi) bir alternatifi olan Yeni Türkiye’yi tanımlamada yaptıkları temel okuma hataları, reaksiyoner duruşları gibi…Sistemleri, rejimleri, söz konusu yapının temel felsefesi, kavramları ve hedeflerinden hareketle tanımlamak yerine sistemi temsil makamında olan aktörler/kişiler ya da kadroların bireysel tercihleri üzerinden algıladıkları gibi…

İktibas okuyucuları hatırlarlar; bahse konu tanımlamaları, anlamlandırmaları, ve nihayet hatalı kavramsallaştırmaları daima gündemimize taşıdık.Bu tür hatalı okumaların “masum”, duygusal okumalar olarak değerlendirilemeyeceğini, Müslümanların yerel ve küresel sistemin bir parçası haline getirilebilinmesi için kullanılan etkili bir yöntem olduğunun hep altını çizdik.Şeytanın soldan yaklaşımını her Müslümanın çoğunlukla fark edebildiğini, ama şeytanın sağdan yaklaşımının ise genellikle aldatıcı, çeldirici, saptırıcı nitelikleriyle öne çıktığını anlatmaya çalıştık.Ve bu çerçevede, değişen dünya ve bölge şartları, bununla paralel nitelikleriyle Yeni Türkiye’nin aktörlerinin misyonlarına dikkat çektik…Bahsekonu aktörlerin geçmişleri, bireysel/kültürel arkaplanları ne olursa olsun, temsil ettikleri sistemin/rejimin temsilcileri olduğunu, bunların “Ilımlı Laik” ya da “Radikal Laik” çizgilerinin esasta bir fark oluşturmadığı, bunun bir yöntem farkı olduğunu hep ifade ettik.Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonuyla zımnen de olsa mutabık olan bu kişi ve kadroların Müslümanların hoşuna giden çıkış ve söylemlerinin bağlamına dikkat edildiğinde, aslında küresel sistem ve onun yerel uzantısıyla çelişmeyen, “sistem-içi” bir yenilenmeyi /eleştiriyi dillendiren çıkışlar olduğunu hep hatırlattık…Nitekim insanımızı çelişkiye düşüren bu hatalı tanımlamaların, anlamlandırmaların  ve duruşların doğru okunabilmesine katkı yapmak üzere, “one-minute”, “dünya beşten büyüktür” gibi polemiklerin veya küresel sistemin içende kalan, hiçbir şekilde “inkılabi” bir arkaplana sahip olmayan çıkışları yorumlamaya çalıştık.Müslüman kitlelerin bu konulardaki hatalı okumalarının insanımızı nerelere savurduğunu anlatmaya gayret ettik…

Değişen dünya ve bölgemizdeki yeni denge arayışlarında, küresel çaptaki değişimler, güç kaymaları belirgin bir şekilde görülmese de bölgemizdeki değişim sürecinin aşamaları, yeni denge arayışı sürecinin somut sonuçları çok yoğun bir şekilde hissedilmektedir.Eski statükonun çökmekte olduğu, yeni denge arayışı sürecinde küresel güçler ve onların bölgedeki stratejik müttefiklerinin hamleleri ve sıkıntıları sahaya yansımaktadır.Hatalı okunan “Arap baharı” sonrasında küresel güçlerin stratejik hedeflerine ulaşabilmek için ihtiyaç duydukları fetret dönemi de(kaos) aceleci okumalar ve değerlendirmelerle geçilmiş, süreçte kritik bir aşamaya yaklaşılırken ciddi sıkıntılar yaşayan bölgesel güçler, yeni konum ve misyonlarıyla paralel temel duruşlarını bozmadan, ana çizgilerinden sapmadan bazı dönemsel hamleler, politikalarında ayarlamalar yapmak durumunda kaldılar…Arkaplan dikkate alınmadan okunmaya çalışılan bu değişiklikleri, taraflar pozisyonlarına göre yorumlamaktalar.Kimileri bunları temel politikalardan çark etme  şeklinde yorumlarken kimileri de daha önceki hatalı okumalarını, hatalı tanımlamalarını devam ettirerek “dava”yı satmak şeklinde yorumlamaktadır…(Ilımlı) Laik-Demokrat –Batıcı-NATO üyesi Yeni Türkiye’yi ta baştan itibaren yanlış tanımlayan, hak etmediği bir pozisyona oturtanların yine yanlış okumalarıyla karşı karşıya bulunmaktayız.

Özellikle Yeni Türkiye’nin küresel küfür ve şirk sisteminin güçlü bir parçası, küresel kapitalizmin güçlü bir unsuru olma yolunda hızlı adımlarla ilerleyen ve bölgesel güç olmanın ötesini hedefleyen bir güç olarak, İsrail ile ilişkilerini “normalleştirme”si, “duygusal ve reaksiyoner” bir muhalefeti öne çıkartmış oldu.Yukarıda da hatırlattığımız gibi, hatalı tanımlamalar, hatalı okumalar yapan malum çevreler yeni şartların kendilerine açtığı alanı Yeni Türkiye’nin desteğiyle kullanırlarken kendilerinde olmayan bir güç vehmetmeye başlamış olmalılar.Ki Batıcı, NATO üyesi özellikleriyle küresel sistem içindeki yeri belli olan Yeni Türkiye’nin, yeni konumu ve misyonunu doğru anlamlandıramamışlar; Türkiye Cumhuriyeti devletinin meşruiyet sınırlarını aşması söz konusu bile olmayan politika düzenlemelerini, yeni denge arayışı sürecinin kritik bir aşamasında bölgedeki çıkar ve güvenliğiyle ilgili kaygılarını giderici hamlelerini  “ihanet”, “Filistin davası”nı satma şeklinde niteleyecek kadar ileri gitmişlerdir.Sanki Yeni Türkiye bir İslam devleti, başındakilerde Müslümanların lideri…Oysa değişen dünya ve bölge dengelerinde konumu ve misyonu değişen Yeni Türkiye, tarihsel ve kültürel derinliğiyle sahip olduğu “yumuşak gücü” kullanarak hem kendi geleceğini kurmaya çalışmakta, hem de “stratejik derinliği” ile bölgenin, küresel sistemin yeni dengesinde yerini alması, bölgenin kontrolünün sağlanmasında hayati bir işlev görmektedir.Geçiş dönemlerinin ortaya çıkardığı manzaralar farklı bir algı oluştursa da, insanımız Yeni Türkiye ve onu yöneten “sahte kahramanlar”ın peşine takılmak istenilse de işin aslı budur…

Söz konusu hatalı okumalar, hatalı pozisyon almalar ve hak etmediği bir pozisyona oturtulan Yeni Türkiye’den olmadık beklentiler içinde olmanın en güncel tezahürü olan Yeni Türkiye-İsrail ilişkilerinin “normalleştirme” sürecine verilen tepkiler de Hükümete ve AKP yönetimine muhalif, müzmin muhaliflerin tepkileri bir yana, AK Parti ve Yeni Türkiye gerçekliğiyle öne çıkan, bir yerlere gelen kişi, grup ve kurumların(STK’ların) konuya yaklaşımları ibret verici, ders çıkarıcı niteliktedir…Mesela bunlardan, konuya en angaje olan Sivil Toplum Kuruluşu olan İHH, başlangıçta çok net bir tepki verdi: “İsrail’le örtünen çıplak kalır.”Bir STK’nın gücünü aşan bir içeriğe sahip bu söz, bir dış politik söylem olarak anlaşıldığında İHH yetkilileri aşağıdaki “özür” metnini yayımlamak durumunda kaldılar…Ve, “Özür dileriz, yanlış anlaşıldık” diye özetlenebilecek beş maddelik metin şöyleydi:

  • İsrail’le anlaşma konusunda vakfımızın çekincelerini ifade etmiştik.Özeti; ‘İsrail’e güvenilmeyeceği’ olan açıklama bazı çevreler tarafından kasten yanlış taraflara çekilmiştir.
  • Çekincelerimizi korumakla birlikte kamuoyunda yanlış anlaşılmalar oluştuğunu gözlemlemekteyiz.
  • Açıklamanın sonunda “İsrail ile örtünen çıplak kalır” atasözünün yanlış taraflara çekilerek kullanıldığını gördük.
  • Bu söz asla sayın Cumhurbaşkanımız kastedilerek söylenmemiştir.Bunu kasten öyle imiş gibi göstermek kötü niyet izharıdır, bundan beriyiz.
  • Bu sözden dolayı oluşan algı ve yanlış anlamadan dolayı kamuoyundan özür dileriz.

 

İHH örneğinde de olduğu gibi İsrail ile Yeni Türkiye ilişkilerinin yeniden “normalleştirilmeye” çalışıldığı bir vasatta insanımızın büyük bir kısmının kafası karışık. Ki bu kafa karışıklığı ta baştan beri devam etmektedir.Lakin son gelişmeler insanımızın bir kez daha düşünmesi açısından bir vesile kabul edilebilir.Ne var ki bu tür gelişmeleri doğru arayışında bir fırsat olarak görmek yerine birileri hala ‘kim özür dilemeli, hükümet mi İHH mı?’ diye debelenen reaksiyonerliklere şahit olmaktayız.Bunlara karşı, hükümete AKP ile ilişkileri soğuk bir vasatta yer alan etkin yazarlarından İbrahim Kiras’ın Karar gazetesindeki yazısı “sistem-içi”nden bir cevap:Devlet mi haklı, yoksa bu yakınlaşmaya karşı çıkanlar mı? sorusuna cevap arayan Kiras’ın konuyla ilgili yorumu şöyle özetlenebilir:’İşin aslına bakılırsa her iki tarafın da haklılık payı var.Erdoğan’ın saldırının yaşandığı günden bugüne kadar Mavi Marmara’ya sahip çıktığı, hatta eleştirenlere karşı, izni ben verdim dediği doğru.Ancak o günkü hükümetin söz konusu girişime soğuk baktığı, o seferin yapılmaması için İHH nezdinde tavsiye ve girişimlerde bulunduğu da doğru’…

YENİ TÜRKİYE-İSRAİL ANLAŞMASI’NIN ARKAPLANI

Yeni Türkiye’nin malum ülkelerle, özellikle de İsrail ve Rusya ile ilişkilerini düzeltme yolundaki adımları, kimi çevrelerce farklı yorumlanmakta, yaşanan süreç gözden kaçırılarak yapılan eleştiriler ciddi bir zemine oturtulmadan polemik seviyesinin üzerine çıkmamaktadır…Zira AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde uyguladığı dış politika Türkiye Cumhuriyeti’nin klasik dış politikasından farklı bir ideolojik çizgide yürütülürken, yine aynı çevreler karşı çıkarlarken “Komşularla sıfır sorun” ve “ekonomik işbirliği yoluyla bütün tarafların kazanacağı bir ilişki” esasları üzerinde yürütülmekteydi.Ne var ki, gerek 2008/2009 yılında yoğun bir şekilde yaşanan ve halen etkileri devam eden dünya ekonomik krizi, gerek “Arap baharı” sürecinde yaşanan gelişmelerin malum nedenlerle fetret/geçiş dönemine girmiş olması ve gerekse de Yeni Türkiye’nin 900 km civarında sınırı olan Suriye’deki değişim sürecinde,Batılı müttefikleri, özellikle stratejik ortağı ABD’nce yalnız bırakılması  bölgede yeni bir atmosferi, kaos ortamını oluşturdu.Daha önceki analizlerimizde değindiğimiz gibi yaşanan bu inişli-çıkışlı gelişmelerin iç ve dış dinamikleri bölgeyi, dolayısıyla Yeni Türkiye’yi bir yerlere taşıdı.Üstelik taşınan bu vasat, bölgenin temel gerçekleri ve gelecek perspektifle uyumlu olmayan dönemsel/konjonktürel boyutları ağır basan nitelikteydi…Velhasıl, Yeni Türkiye’nin detaydaki hataları konunun uzmanlarınca eleştirilebilir, ama Türkiye, değişen dünya ve bölge dengelerinin kendine tayin ettiği yeni konum ve misyonuna uygun temel politikaları ısrarla sürdürdü.Ancak bölgedeki gelişmelerin kıskaca aldığı, dönemsel hesaplar nedeniyle “algı yönetimi”ne maruz kaldığı olumsuzluklardan kurtulmak amacıyla Yeni Türkiye, İsrail ve Rusya ilişkilerini normalleştirme adımlarını attı…

Öncelikle belirtmeliyiz ki bu hamle ve “düşmanları azaltma dostları arttırma” söylemi, bölgedeki değişim ve dönüşüm sürecinin yeni ve kritik aşamasında Yeni Türkiye stratejik esnekliği arttırma arayışının bir ürünüdür.Dönemsel gelişmelerin ortaya çıkardığı ve daha çok kendi tercihlerinin dışındaki gelişmelerin ürünü olan sıkışmışlığı aşma çabasının kaçınılmaz sonucu olarak okunabilir.Dolayısıyla bu hamleler, Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonu gereği devam ettirmek zorunda olduğu “değer merkezli” dış politika ile özellikle dönemsel gelişmelerin tehdit ettiği ulusal çıkarları arasındaki makası azaltma çabası olarak da değerlendirilmesi mümkündür…

Bir süredir görüşmeler devam etmesine, güçlü bir “Arka kapı diplomasisi” yürütüldüğü bilinmesine rağmen Yeni Türkiye-İsrail ve Yeni Türkiye-Rusya ilişkilerindeki krizin aynı anda çözüm yoluna girmiş olması ve sırada İran ve Mısır ile ilişkilerdeki sıkıntıların giderilmesi yolunda tarafların karşılıklı arzuları şüphesiz bölgedeki gelişmelerin hızlanmasından bağımsız okunamaz.Özellikle Suriye politikasında net bir tutum almaktan kaçınan, hatta bu duruşuyla kendi içinde de tartışma konusu olan ABD’nin, bölge politikasının, başkanlık seçimi sonrasında yeni bir şekil alacağı beklentisi de son gelişmeleri etkilediği de söylenebilir…

Rusya ile Türkiye’nin ilişkilerini düzeltme yolunda adım atmaları sadece turizm açısından değil, başta Suriye’deki gelişmeler, enerji hatları olmak üzere Dağlık Karabağ, Kırım gibi kriz alanlarında da olumlu bir hava yaratabilir.Rusya’nın Suriye’deki Yeni Türkiye’nin çıkarları aleyhine olan pozisyonunu dengelemesi ve PYD ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi kuvvetle muhtemeldir.Zaten Rusya’nın Esad’ı kendisi için vazgeçilmez görmediği de bilinmektedir…

İsrail ile Yeni Türkiye ilişkilerine gelince, bu konu gerek küresel dengeler, gerek bunun  bölgeye yansımaları ve gerekse de Yeni Türkiye’nin bölgenin yeni denge arayışındaki vazgeçilmezliği bağlamında düşünüldüğünde son gelişmelerin hiç de beklenmedik adımlar olarak okunması doğru değildir…Hatalı tanımlamalar bir yana, Yeni Türkiye ve İsrail’in küresel sistem açısından önemi, geçmişte ve yeni dönemdeki ilişki biçimleri doğru okunduğunda “sistem-içi” ve “sistem-dışı” bakışlardaki temel farlılıklar da rahatlıkla görülebilir.

Ayrıca, Yeni Türkiye ile İsrail arasında bu yakınlaşmayı zorlayan etkenlerin yanında bu süreci hızlandıran sahadaki (Irak-Suriye eksenindeki) jeopolitik değişiklikler gözden kaçırılmamalıdır.Yani bölgede devletler ve “devlet dışı” aktörler arasında kurulan ittifakların hızla değiştiği, dönemsel istikrarsızlık ve DEAŞ ile oluşturulan kaosun sonuna doğru gelindiği kritik bir aşamanın zorlayıcı etkisini ıskalamamak gerekmektedir…

Gerek yeni dönemde oluşması muhtemel bölge dengesi ve gerekse de yeni denge arayışında kritik bir ekonomik ve stratejik unsuru olan Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin Türkiye üzerinden Avrupa pazarına sunulması projesi de bahsekonu işbirliğinde çok önemli etkenlerdir.Bu proje aynı zamanda Akdeniz’deki enerji arz ve talep güvenliğinin merkezine Türkiye’yi oturtacak Rusya-Türkiye ilişkilerini de etkileyecek çapta bir projedir…Türkiye’nin Rusya’dan gaz tedariki sağladığı Batı Hattı ve meşhur Mavi Akım gaz anlaşmalarının sürelerinin 2020’lerde sona erecek olması da düşünüldüğünde projenin önemi ve bölgesel ilişkilere etkisi daha net anlaşılacaktır.

Değişen dünya ve bölge şartlarına paralel olarak yeni konumu ve misyonuyla Yeni Türkiye’nin stratejik bir ülke olduğu küresel güçler tarafından bilinmektedir.Ne var ki bazı uluslararası güç odakları, yaşanan değişim sürecinde Yeni Türkiye’nin kontrolden çıkma riskini de düşünerek ve konjonktürel/dönemsel operasyonlarla bölgede kendi stratejik hedefleri ve çıkarlarına zarar vermesine engel olmak istemekteler.Bu gelişmelerin bölgeyle ilgili yeni denge arayışının en kritik aşamasında gündeme gelmiş olması da manidardır.Fetret/geçiş dönemi ve kaos ortamı ile malum güçler, gerek Yeni Türkiye’yi gerekse de diğer bölgesel unsurları etkisizleştirme, burunlarını sürtme, sistematik algı yönetimi çabalarıyla kendileriyle işbirliğine zorlamayı bir çıkar yol olarak görmekteler.Oysa küresel sisteme entegre olma yolunda önemli adımlar atmış olan Yeni Türkiye, sistem içinde tek başına değildir.Stratejik derinliği nedeniyle özellikle bölgemizde ve daha geniş bir etki alanında vazgeçilmezliğiyle Yeni Türkiye’nin son planda devre dışı bırakılmayacağı bir gerçeklik olarak değerlendirilmektedir…

Yeni Türkiye’nin küresel sistem ve bölgesel dengeler bağlamındaki bu stratejik önemine karşın birileri/romantik kesimler ortaya çıkmış, devleti/rejimi doğru tanımlamadan, anlamlandırmadan hatalı duruşlar sergiliyor ve yanlış beklentiler içine giriyorlar.Bunlara karşı Yeni Türkiye de yeni misyonunun gereğini yaparken aynı zamanda çarpıcı bir ifadeyle, onları “devlete şirk koşmak” ile suçlamakta…

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir