Yazılar

“Lejyonerler Ordusu” PKK/PYD’nin Halktan Kopukluğunun Derinleşmesi ve YENİ TÜRKİYE

Değişen şartların da zorlamasıyla küresel sisteme entegre olan, sistemin kuralları içinde bölgede bir misyonu ve geleceği olan Yeni Türkiye’ye yönelik dönemsel/konjonktürel operasyonlar devam etmekte…Özellikle 2013 yılından bu yana peş peşe gelen operasyonlarla,Yeni Türkiye’nin “ekonomik istikrarı ve dış politikası” hedef alınmakta…Zamanla terör örgütlerinin de önemli misyonlar yüklendiği algı yönetimi, iç ve dış odaklarca yürütülmekte.Ki bu koalisyonun içinde Yeni Türkiye’nin “stratejik ortağı” ABD’nin de yer alıyor olması kimseyi şaşırtmamakta.

Bölgedeki değişim sürecinin fetret dönemini yaşadığı, malum odakların bölgedeki kaostan yararlanarak stratejik hedeflerinin önünü açmaya çalıştığı bir vasatta, Yeni Türkiye de tökezletilmeye, dönemsel olarak kendi çizgilerine çekilmeye gayret edilmekte…Bölgesel ve küresel terörü yeni savaş yöntemi olarak kullanmakta hiçbir ahlaki rahatsızlık duymayan malum odaklar, kendilerini suret-i haktan göstermeye çalışarak birilerini terör yapılarıyla işbirliği algısı üzerinden vurmaya çalışmaktalar.Hatta bu fetret döneminde ne kadar otoriter yönetim, diktatör varsa desteklerken Yeni Türkiye, dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’a bir algı yönetimi üzerinden baskı kurmakta, böylelikle de ayar vermek istemekteler…Oysa söz konusu algı yönetimi ve “sistem-içi” savaşın manyetik alanından çıkarak gelişmeleri analiz ettiğimizde ve bunu duruşumuzdaki netlikten emin bir şekilde yaptığımızda görülmektedir ki, Yeni Türkiye’ye yönelik algı yönetiminin yaşananlar çerçevesinde bir karşılığı yok.Üstelik, zaten operasyonu yapan koalisyonun böyle bir kaygısı da bulunmamakta.Onlar için hedefe varmak için her yol mübah ve kullanmakta en ufak bir tereddüt söz konusu değil.Ve öyle görünmektedir ki bu operasyonlar bir süre daha devam edecek.Özellikle Irak-Suriye eksenindeki hakimiyet ve çıkar mücadelesi, strateji savaşları belirli bir dengeye kavuşuncaya, sıkışmışlıklar aşılıncaya kadar hareketliliğin devamı kaçınılmaz gözükmekte.

Dikkat edildiğinde çok net olarak görülmektedir ki değişim sürecinin bu aşamasının en bariz özelliği, önemli misyonlar üstlenen terör yapılarının, meşruiyetlerini, dayandıkları veya irtibatlandırılmak istenildikleri halka yönelik baskıcı, asimilasyoncu, dışlayıcı, zulüm edici devlet politikalarından almamaktalar.Artık, kendilerini kullanmak isteyen, “kara ordusu” ihtiyacını karşılamak üzere paralı asker statüsünde görmek isteyen malum güç odakları/devletlerin ürettikleri ve/veya önünü açtıkları diğer bir terör örgütüyle “mücadele” üzerinden “meşruiyet” kazandırılmakta, çoğu zaman konjonktürel gerekçelerle önleri de açılmaktadır…Böylelikle, bölgede, bulanık suda balık avlamak isteyen küresel ve bölgesel güçler kendi stratejileri, dönemsel hesapları doğrultusunda bölge ülkelerini pozisyon almaya zorlamaktalar…Bu kanlı tezgahın en vahim tarafı da bu tablonun içinde kendilerini İslam ile tavsif eden örgüt ve “devlet”lerinde çeşitli gerekçelerle yer almalarıdır.İlkesel ve ahlaki kaygılarla hareket etmek yerine pragmatik yaklaşımlarla hareket eden bu örgüt ve devletler, orta ve uzun erimli planlamalar yerine dönemsel hamlelerle bir yerlere varmak istemekteler.Zamanla bahse konu devlet ve örgütler, yaşanan mücadelenin girdabı içinde kaybedenlerden olacaklarını anlasalar da geri dönüş mümkün olmamaktadır…

Bu bağlamda, ABD’nin, bölgedeki taktik hamlelerinde stratejik müttefiki Yeni Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmasına; Yeni Türkiye’nin, genişleyen hareket alanında buna direnmesi durumunda da müttefiklik ilişkisiyle uyumlu olmayan zorlamalara başvurduğu gözlenmektedir.Bunlar her ne kadar dönemsel ve arızi gelişmeler olarak okunmaya çalışılsa da ileriye yönelik önemli kırılmaları ve güven bunalımını da içinde barındırmaktadır.Örneğin özellikle Suriye’de ABD’nin kararsız ve değişken politikaları dönemsel olarak ciddi sonuçlar doğurmaktadır.Bu durum, ABD’nin Rusya ile dönemsel uzlaşıları ve bunun müttefiki Yeni Türkiye’nin çıkarlarıyla çelişmesi iki ülke orta ve uzun vadeli stratejik planlarını da tartışmaya açmaktadır…

Değişen dünya ve bölge dengelerinin Yeni Türkiye’nin önüne açtığı alan ve imkanlara karşın, mevcut şartlar, Yeni Türkiye’nin politik seçeneklerini kullanmasını zorlaştırmaktadır.ABD ve Yeni Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere değişik coğrafyalardaki stratejik işbirlikleri iki ülke arasındaki soğuk havanın uzun süre devam etmesine izin vermemekte…ABD-Yeni Türkiye ilişkilerinin seyriyle ilgili olan bir başka konuda, İsrail ile Yeni Türkiye ilişkilerinin normalleştirilmesi görüşmelerinde sona doğru yaklaşılması…Öyle ki bu konu, bazı çevrelerin, Yeni Türkiye’yi yanlış tanımlamaları ve konumlandırmalarıyla ortaya çıkan duygusal zeminde değerlendirilemeyecek kadar önemlidir…

Evet, bölgedeki kaos ortamı ve DEAŞ üzerinden PKK ve türevi örgütlerin dönemsel olarak önlerinin açılması stratejik gelişmeleri gündeme taşımıştır.Lakin bölgedeki dönemsel gelişmelerle stratejik planlamaların birbirine karıştırılmaması gerekir.Aksi takdirde süreç analizinin bütüncül değerlendirmeleri yerine spekülatif, absürd iddialarla bölge insanının yanıltılması gündeme gelmektedir…Bu çerçevede, değişen bölge ve dünya dengelerinin yeniden kurulması sürecinde, küresel güç odaklarının; “Orantılı güç kullan”, “Benim terör örgütüme dokunma”, yani bizim için dönemsel/konjonktürel olarak önemli bir araç işlevi gören örgütlerin DEAŞ ile mücadelesini görmezden gelmemek lazım gibi terörle/küresel terörle mücadele söylemleriyle hiçte uyumlu olmayan söylemlerini ve “biz güçlüyüz, kimseye hesap vermeyiz” yaklaşımlarını doğru okuma imkanı olmaz…Zira bölgedeki gelişmeler, 1. ve 2.Dünya Savaşı sonrasındaki “büyük devlet” mantığıyla, günümüzde yorumlanamaz, bir çıkış bulunamaz, yeni bir denge kurulamaz…Yani 7 Haziran 2015 öncesi çok net bir şekilde gündeme gelen ve Yeni Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya yönelik algı yönetimi doğru okunmalı…1 Kasım 2015 sonrası gelişmeler ve hendek/şehir savaşlarının aslında PKK-devlet mücadelesi olmanın ötesinde Irak-Suriye eksenindeki strateji savaşlarının bir yansıması olduğu ıskalanmamalıdır.Her terör örgütünün arkasında bir güç odağının bulunduğu gerçekliği her zaman için geçerli ama bu kez bölgede yaşananlar, klasik bir etnik terör örgütü stratejisi ile izah edilmeyecek boyutlardadır.Nitekim gelinen aşama ve bölgeyle ilgili ciddi analizler bu gerçekliği ortaya koyduğu gibi bölgenin geleceğiyle ilgili perspektiflerde dönemsel gelişmelerin sıcaklığıyla ve/veya birilerinin algı yönetimi tekniğiyle kamuoyuna sundukları gibi değildir.Bölgede eski düzenin çökmesi ve yeni denge arayışları; çok boyutlu kademeli bir güçler dengesini gerektirdiği gibi bölge insanını bir şekilde sürece dahil etmeyi gerektirdiğinden de kimse şüphe etmemelidir.

“Lejyonerler Ordusu” PKK/PYD

PKK ve türevlerinin örgüt yapıları, terörist faaliyetlerinin niteliği konusunda bir değişim yaşandığı bir dönemden geçmekteyiz.Özellikle bölgedeki değişim sürecinin belirli bir aşamasında, kendilerine alan açılmasının ötesinde, malum küresel güçlerin “kara ordusu”/paralı askeri olmaya her zamankinden daha net bir şekilde zorlanan PKK/PYD iç ve dış odakların belirlediği stratejilerin gereğini yerine getirirlerken, laikçi karakterini, etnik bir radikalleşmeyi öne çıkarmaları, adeta “Müslüman mahallesinde salyangoz” satmalarının bilinçli söylemlerin bir yerlere mesaj olduğundan şüphe yoktur…

PKK ve türevlerinin “Ilımlı Laiklik” eksenindeki ideolojisi, tarihi ve kültürel derinliğiyle (yumuşak gücüyle), bölgenin yükselen gücü Yeni Türkiye’ye meydan okumaları, Irak-Suriye eksenindeki çatışmalar ve bölgede yeni denge arayışı çerçevesinde doğru bir şekilde yorumlanması gerekirken tam tersine eski havaları çalanların sesi hala güçlü çıkmakta.Bu sesler, bir taraftan malum stratejinin gereği olarak gündeme taşınırken diğer taraftan da hala kafası karışık bazı tiplerin çırpınışları olarak duyulabilmektedir.Oysa çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki bu savaşın, Kürtleri merkez alan, Kürtlerin haklarını savunan bir mücadeleyle hiçbir alakası olmadığı gibi Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin geleceğini pazarlık konusu yapan konjonktürel bir tezgah olduğunu da görmemek, kronik bir önyargının, kin ve düşmanlık üzere bir duruşun sonucu olsa gerektir…

PKK’nın Çözüm Süreci’ni, bürokrasi içindeki malum unsurların da desteğiyle istismar etmesi, bölgedeki kaos ve bunun açtığı alanı, istihbarat örgütlerinin  de güçlü desteğiyle çatışmadan, şehir savaşlarından yana kullanması, her ne kadar bölgedeki gençlerin bir kısmının daha da radikalleşmesi, onları bazı hayallere sevk etmesi söz konusu olsa da , son gelişmeler, bölge insanı ve tüm izan sahipleri için, faturası çok yüksek bir tecrübe olduğu aşikardır.Uluslararası güç odaklarının dönemsel hamlelerinin bir gereği olarak Çözüm Süreci’nin sabote edilmesi ve şehir savaşlarının gündeme gelmesi, geçmişte olduğu gibi malum iç odaklardan da destek bulmuştur.Ne var ki gerek bölgede(Irak-Suriye ekseninde) yaşananlar ve gerekse bazı şehirlerdeki hiçbir ilke, değer taşımayan görünürdeki PKK/PYD kalkışması hem bölge insanını, hem bir kısım “Müslüman Kürtleri” yeni bir karar aşamasına taşımıştır.Her ne kadar geçmişte yaşadıkları “derin psikolojik travma” ve sosyolojik savrulmalar tam bir netliği kısa sürede sağlayacak gibi gözükmese de yeni bir atmosfer doğurmuştur…Konuyla ilgili olarak,MAK Danışmalık Şirketi’nin 1-10 Haziran 2016 tarihleri arasında yaptığı aştırma bölgedeki gözlem ve değerlendirmelere paralel sonuçları ortaya koymuştur.

Araştırmaya göre, bölgedeki çatışma ve terör örgütünden korku hala izale edilmemesine rağmen, toplumun ezici çoğunluğu “devlet”e güven duymak istediğini net bir şekilde ortaya koyabilmiştir.Araştırmayla birlikte  de netleşmiştir ki “Üretilmiş Türk Sorunu”nun güçlendirdiği “Üretilmiş Kürt Sorunu”nda belki de ilk defa, psikolojik üstünlük “devlet”in eline geçmiş durumda…Eğer Yeni Türkiye, “Ilımlı Laik” çizgideki sapkın ideolojisine rağmen, geçmişte yaptığı gibi ciddi hatalar yapmadığı takdirde bölge insanıyla kurmaya başladığı ilişkiyi çok daha derinleştirme fırsatına sahip gözükmektedir…

Araştırmaya göre, halkın bölgede devam eden ‘güvenlik operasyonları’nın başarılı olmasını temenni etmesi; hatta bununla da yetinmeyerek operasyonların sonuna kadar devamı ile bölgede istikrar ve huzurun teminini istemesi de çok önemsenmelidir.Hiç şüphesiz, bölge halkının bu talebinde, değişen şartların yanı sıra, Çözüm Süreci sonrası yaşananlarında büyük etkisi vardır.Bölge insanının, kentlerin yeniden kurulması ve işşizliği giderecek çalışmaların süratle yapılmasına paralel olarak psikolojik bir rahatlamayı sağlayacak projelerin de gündeme gelmesini beklemesi de manidardır.Zira olumlu gelişmelere rağmen bölge insanının bazı tereddüt ve tedirginlikler yaşadığı bilinmektedir…

Yakın geçmişte gündeme gelen, sistematik ve uluslar arası boyutu ağır basan “algı yönetimi”ne karşın bölge insanının büyük bir çoğunluğunun;Çözüm Süreci’nin kesintiye uğratılması ve sonrasındaki çatışma ortamının asıl müsebbibinin PKK-HDP olduğuna inanıyor olması araştırmanın önemli sonuçlarındandır.Her ne kadar bölge insanına yol göstermek iddiasında olan bazı yazar-çizer  ve kanaat önderleri, gerek PKK korkusu ve gerekse de kişisel kavga ve hesapları nedeniyle net bir tavır koymakta hala tereddüt etseler de bölgede havanın değiştiği çok net bir şekilde gözlemlenmektedir…

Bölgenin içinden biri olması ve yaşanan çatışma sürecinin önemli boyutlarına şahit olmasına rağmen reaksiyoner yaklaşımı ve kişisel husumetlerinin belirleyici olduğu görüntüsüyle Altan Tan’ın, son zamanlardaki, söylemlerinde bile olsa değişik tespitleri ortaya koyması bizce manidardır.Altan Tan’ın geç de olsa ifade ettiği gibi, ‘Uluslar arası siyasette Türkiye ile kavgası olanlar, daha net bir ifadeyle Recep Tayyip Erdoğan’ı istemeyen, onu devre dışı bırakmak isteyenler…Bir de doğrudan İslam’la kavgası olanlar…Siyasi kavgalarına alet/araç olarak “Kürtleri”/PKK-PYD çizgisini seçtiler.Bunlar gereğini yapsın, sonrasında da malum güçler Türkiye’yi ve bölgeyi istedikleri gibi dizayn etsinler…’ “Erdoğan’dan nefret edenler, beyaz Türkler,Sol-sosyalist marjinal gruplar, Amerika, İngiltere, Almanya, İran, Rusya Kürtlere ne söylüyorsunuz? Bugüne kadar İran ve Rusya’nın Suriye’deki Kürtlerle ilgili bir projesi yok.Bütün bu unsurlar Kürtleri kiralık katil gibi kullanmak istiyor.”(Habertürk’te yayımlanan Altan Tan ile yapılan röportajdan…)

Öte yandan “Yerli ve Milli Kürt Politikası”ndan söz eden Orhan Miroğlu vb. yaklaşımlara sahip kişiler de, AKP’li olmalarının ötesinde taşıdıkları kaygıları ve  bölgede yaşananları doğru okuma gayretleriyle birlikte değerlendirmek lazımdır, diye düşünüyoruz.Zira bunlar, yeni bir sürecin içinde olunduğunun farkındalar…Tüm yaşananlara rağmen birilerinin tekrar masaya dönmekte, müzakereden söz etmelerinin toplumu manipüle etmenin ötesinde bir anlam taşımadığının, zemininin kaybolduğunun bilincindeler…Yeni süreçte, Türkiye Cumhuriyeti’nde herkesin devletin muhatabı olması gerektiğini açıkça ifade etmekteler…Eli silahlı örgüt ise artık görüşülecek bir şey olmadığını, bundan sonra örgütle terörle mücadele kapsamında savaşılacağını net bir şekilde ortaya koymaktalar…

Batılı hegemon güçlerin sorunlu bir geçmişi, bir arkaplanı, kendilerini merkeze koyan ötekileştirici, ırkçı bir zihniyete sahip olduğunu biliyoruz.Her ne kadar son yüzyıllarda teknolojinin parıltıları ve  “Müslümanların” zillete düçar olmalarının alternatifsizliği içinde bu gerçekler sütrelenebilse dahi devran dönüyor, yeni bir dünyaya doğru yol alınıyor.Batı zihniyetinin varoluşsal çelişkilerinin yanında, “insan hakları”, “özgürlük” gibi sözde evrensel değerleri yorumlarken, önce “hangi insan?” diye sorduğunu; dolayısıyla terör, terörle mücadeleyide kendi geleceği için yeni savaş tekniği olarak yorumladığını artık anlamalıyız.Ve yine fark etmeliyiz ki Müslümanların bir güç olarak bulunmadığı bir dünyada hak-adaletten bahsetmek beyhudedir…Küresel sisteme entegre olarak, “sistem-içi” muhalefet ve mücadeleyle bir yerlere varmak isteyenlerin peşine takılmadan misyonlarının farkına varacak Müslümanlar tüm insanlığın yegane alternatifidir;bunu hiç aklımızdan çıkarmayalım…

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir