GenelYazarlardanYazılar

Aşırı Yüceltmeci Peygamber Tasavvuru

Bir gerçeğin altını çizmek gerekir; Hayatımızda, hayatımızın şekillenmesinde Hz Peygamberin yeri, rolü ve işlevi hemen hemen hiç yok gibi. Eğer Rasulüllah’ın günlük hayatımızda bir belirleyiciliği olmuş olsaydı, bir medeniyet buhranını yaşıyor olmazdık. Peygamberleri sadece bilgi taşıyıcısı olarak görüyoruz. Oysa peygamberler yalnızca bilgi ve bilgilenme kaynağımız değil, aynı zamanda hayat kaynağımızdır. En temel sorunumuz Hz Peygamberin pratiği olan İslamı yaşam biçimine dönüştüremememizdir. İslâm’ın bizim için yaşam biçimi olabilmesinin yegâne şartı Hz Peygamberle sürekli irtibat halinde olmaktır. Hz. Peygamber’i devre dışı bıraktığımızda Kur’ân’la kuracağımız irtibat, bizim Protestanlaşmamıza ve sekülerleşmemize sebep olacaktır.

Hz. Peygamber’i kendimize rehber edinmek için, öncelikle onu gökten yere indirmemiz gerekir. Daha doğrusu, Onun resul-nebi olduğunu aklıdan çıkarmaksızın nasıl bir lider, eş, baba ve dede olduğunu iyi anlayıp kavramamız icap eder. Kur’an Muhammed(s)’in Müslümanlara liderlik özelliğiyle ilgili olarak, şefkat ve naifliğinden söz etmekte, kaba davranması halinde arkadaşlarının dağılıp gideceklerine dikkat çekmektedir (Âl-i İmrân 3/159). Bu Kur’anî ilkeden hareketle, yakın çevremizdeki insanlara ve dindaşlarımıza nasıl davrandığımız hususunda ciddi bir eleştiri yaptığımızda, Hz. Peygamber’in örnekliğinden ne kadar nasipdar olduğumuz hakkında yeterli bir fikir ediniriz.

Hz Peygamberin Allah tarafından insanlığa ne için gönderildiğini asla gözden kaçırmamak gerekir. Eğer Kur’anî referanstan ırak bir Peygamber algısı oluşturursak, O’nun mesajını, metodunu ve misyonunu da doğru anlayamayız. O insanları Allah’ın dinine yani tevhid dinine, Allah’ın belirlediği Rahmanî metotla çağırmıştır. O’nun eğitmeni, terbiye edicisi Allah’tır. Bizim için “en güzel örnek”tir. (33/Azhâb: 21 ) Ayşe validemizin ifadesiyle O’nun Kur’an’ın şekillendirdiği ahlakını kendimize düstur edinmezsek, Hıristiyanların Hz İsa’ya yaptıklarının yolunu açmış oluruz ki bu konuda epeyce de mesafe de alınmıştır.

Peygamberi nasıl tanıyacağız? Çetrefil ve birden fazla cevabı olan bir soru! Peygamber’i mevcut külliyattan öğreneceğiz. Bu külliyat her insanın, her âlimin, her yazanın kendi kültürüne göre şekillenmiş; adam kendi kültürüne göre anlatmış. İbni Teymiyye’nin anlattığı Peygamber farklı, İbni Hazm’ın anlattığı Peygamber farklı, Şia’nın anlattığı Peygamber farklı, Ehl-i Sünnetinki farklı. Bu bağlamda kaç Muhammed var? sorusunun cevabı da doğal olarak farklı farklı oluyor. Bütün bu farklılıklardan hareketle karşımıza Mustafa İslamoğlu’nun tavsifine göre “Üç Muhammed ” çıkıyor. Bunlar:

1. Olağanüstü bir varlık haline dönüştürülmüş ve melekleştirilerek hayattan dışlanan Muhammed.

2. Sıradan bir insan muamelesi yapılarak, Allah’la insan arasında postacı seviyesine indirgenen ve bir ‘ara kablosu’ gibi algılanan Muhammed.

3. Bunların dışında ve karşısında yer alan Kur’an’ın tanıttığı ve kendisinin de ahlak timsali olan “insan ve elçi” Muhammed.

Bir başka kategoriye ve tek boyutlu bir algıya göre de yine üç farklı peygamberden söz edilebilir:

1. Muhaddislerin hiç susmayan hep konuşan, hayatı söz söylemekten ibaret olan peygamber tasavvuru.

2. Sufilerin seçkinci, esrarengiz ve “insanüstü” peygamber tasavvuru.

3. Fakihlerin, sürekli kural koyan, en insani durumlardan dahi hukuki kurallar çıkaran peygamber tasavvuru.

Bütün bu farklı yaklaşım ve tasavvurlar arasında Hz Peygamberin örnek olma vasfının kaynayıp gittiğine şahid olmaktayız. Hâlbuki Kur’an bize O’nu örnek olarak sunar; zira örnek alınması mümkün olmayan birisi örnek gösterilmez. Eğer örnek gösterilmişse bu, “örnek gösterilen” kişinin, örnek alanlar tarafından yeniden üretilebileceği, her zamana ve zemine taşınabileceği anlamına gelir.

İnsanlar sesi herkesten gür çıkan, boyu herkesten uzun görünen, teni misk-ü amber kokan, küçük abdesti şifa olan, büyük abdesti temiz olan, erkekliği kırk erkek gücüne denk olan bir peygamberi örnek alamazlar. Böyle bir Peygamber tasavvurunun amacı da Onu insanlara “örnek göstermek” değildir; insan elinin ulaşamayacağı bir yüksekliğe sürgün etmektir! İnsan olan Peygambere insanüstü tanrısal nitelikler atfetmek, şirke kadar uzanan ciddi bir aymazlıktır, Onu, örnek olmaktan çıkarmaya yönelik bir çabadır. Böyle bir kişiye, “hayran” olunur ama “örnek alınmaz.” Bu kişiye “kurban olunur” ama “hayata taşınmaz.”

“Peygambersiz din algısı ve çabası ne kadar tehlikeli ise, Hz. Peygamberi Yüce Allah’ın rakibi ve ortağı gibi gören aşırı yüceltici anlayış da bir o kadar tehlikelidir.” Bu aşırı yüceltici tasavvura karşı indirgemeci ve onu paranteze alma cüreti gösteren karşı sapma, bir tepki olarak vucud bulmuştur. Bu sapma, peygambersiz bir vahyin olamayacağı gerçeğini yok sayarcasına, dinin kitabî kaynağına tutunma adı altında Peygamberi görmezden gelmeyi ve yok saymayı teklif eder. Haricilerle başlayıp Hind-İslam Modernizmi’yle sistemli bir söyleme kavuşan ve bugünlere gelen “Kur’ancılık” akımı, bu yanlışın farklı nedenler ve ortamlarda ortaya çıkan savunucularıdır.

Aslında aşırı yüceltici ve indirgemeci iki dengesizlik, birbirine karşıt gibi görünseler de sonuç itibariyle Peygamber’i hayattan dışlamak ortak noktasında/paydasında buluşmaktadırlar. Amiyane tabirle her iki yaklaşım tarzı da “topu taca atmak”ta ittifak etmekteler. Ne var ki, peygamberi hayattan dışlama işini biri “yüceltme” ve aşırı övme tavrı altında icra ederken diğeri “indirme ve indirgeme” tavrı altında yapmaktadır. Neticede iki tavır da aynı kapıya çıkmaktadır. Oysaki Kur’an, Hz. Peygamber’in “örnek insanlığına” vurgu yaparak bu tavırların ikisine de daha baştan imkan vermemiştir. Hz. Peygamber de sanki başına gelecekleri biliyormuşçasına; “Hıristiyanların Meryem Oğlu İsa’ya yaptığını siz de bana yapmayın. Ben yalnızca bir kulum, bana Allah’ın kulu ve elçisi deyin” uyarısını yapmıştır.

Bu uyarı, Hz. Peygamber’in ümmetine “Hıristiyanlaşmayın, Yahudileşmeyin!” uyarısıdır. Çünkü Hıristiyanlar peygamberlerini yüceltme adına tanrılaştırdılar ve sevgiyi cinayete dönüştürdüler; Allah’ın kulu ve peygamberi İsa tanrılaşınca örnek olmaktan çıktı. İnsan putlaştırılınca örnek olarak hayatın içinde yaşama imkânını yitirir. Hıristiyanlar böyle yaparken Yahudiler tam tersi bir tavırla kendi peygamberlerini aşağıladılar, taşladılar, öldürdüler. Netice itibariyle birincilerin yaptığıyla ikincilerin yaptığı aynı kapıya çıktı.

Aşırı Yüceltmeci Peygamber Tasavvuru

Yaşadığımız coğrafyada neden hangi akla hizmet için icat edildi, Cuma ve cenaze salalarında Peygamberimizi övmeye matuf; “Allah’ın sevgilisi” (Habibullah), “senedena” (dayanağımız, güvencemiz), “Mevlana Muhammeda” (sığınağımız, koruyucumuz Muhammed)” ve “ Seyyidina evveline vel ahirin” (öncekilerin ve sonrakilerin seyyidi /efendisi) gibi aşırı övgü sıfatları kullanıldığına şahid oluyoruz.

Buna mukabil Rabbimiz Elçisini Kur’an’ı Kerim’de anarken, yukarıdaki; sevgili, güvencemiz, mevlamız ve insanların efendisi gibi hiçbir sıfatı kullanmamış, elçisine bu şekilde hitap etmemiştir. Zira Allah’ın kulu ve elçisi olan bir insana “Sen benim sevgilimsin” şeklinde hitap etmesi muhal olduğu gibi bir insan için Allah’ın sevgilisi (habibim) demek de Allah’a iftira etmek ve Allah adına yalan uydurmak olur. Diğer taraftan Yüce Allah, Yahudiler ve Hıristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Öyle ise günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. (5/Maide: 18) ayeti ile bu tür iddiaları boşa çıkartır ve kendisine nisbet edilen “oğul ve sevgili” isnat edilmesini reddeder.

Tarih boyunca Peygamberleri “en güzel örnek” olmaktan çıkartmanın yolarından birisi ve belki de en etkili olanı Peygamberi aşırı yüceltmek olmuştur. O kadar yücelteceksin, o kadar çok yücelteceksin ki peygamber olağan bir varlık olmaktan çıkıp, örnek alınması imkânsız “insanüstü” bir varlığa dönüşmüş olsun. Bunun en çarpıcı örneği Hz İsa’ın başına gelendir.

Hıristiyan din adamları Hz İsa’yı Tanrılaştırmak suretiyle “örnek” alınacak bir insan olmaktan çıkartmış gökyüzüne göndermişlerdir. Boşalttıkları makamı kendileri doldurmuş ve ruhbanlıklarını yani yeryüzünün tanrıları olduklarını ilan etmişlerdir. Bu örnekten hareketle; “Ey insanlar Allah’tan sakının! Sakın şeytan sizi aldatmasın, ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum” şeklinde çeşitli vesilelerle yapılan uyarılara rağmen Müslümanlar içinden çıkan aşırı uçlar, özellikle metodolojisi hiçbir ölçüye dayanmayan vahdet-i vücutçu sufiler, Peygamberimizi Hıristiyanlara rahmet okutacak kadar yüceltip insan olmaktan çıkarmış, adeta ilahlaştırmışlardır.

Hıristiyanların İsa’yı yüceltilmek suretiyle tanrısal bir varlık konumuna çıkartıldığını gören mutasavvıflar bu zulmü Muhammed(s)’e de reva görmüştür. Ta’zimi/yüceltmeyi pervasız bir şekilde kullanarak işi Allah Teâlâ’yı Peygambere danışman olmaya kadar vardırmışlardır. İşin garibi bu din dışı anlayışın mensupları, bu ahlaksızlığı “Resulullah aşkı” için yaptıklarını söylerler. Hâlbuki Allah ve Resulü hissi bir aşk ile sevilmez. Kaldı ki Allah ve Resulü için “aşk”tan söz etmek sapıklıktır. Tutkudan öteye gitmeyen boş bir iddiadır. Ayrıca sevgide de haddi aşmamanın gereğini akıldan çıkartmamak lazım. Resulü sevmek O’nun Kur’an pratiğini kendine örnek almakla olur; O’nu günlük hayatımızda model almakla sevmiş oluruz. Bundan başkası lafı güzaftır.

Bu tür bir peygamber tasavvuru yanlış anlama üzerine bina edilmiştir. Bu bağlamda Hz. Muhammed de yanlış anlaşılmıştır. Hâlbuki Onun görevi insanın yanlış anladığı, anlayamadığı şeyleri anlamlandırmanın, doğru anlamanın yollarını göstermektir. Ama bazıları Peygamberin görevi bir yana, Peygamberin varlığını dahi yanlış anlamışlardır. Kimileri onu sadece araplara has kılarak indirgemiş, kimileri de kabrinde hanımları ile halvet ettiği, ölmediği hezeyanı ile Onu yücelttiğini zehabına kapılmış.

Peygamberi ve misyonunu hayattan dışlamak, Hz. Peygamberi ve peygamberlik kurumunu yanlış anlamanın en vahim sonucudur. Peygamberin aşırı yüceltilmesi yani ona melekutî/ilahi bir vasıf vererek onun örnekliğinin ortadan kaldırılması yani onun hayattan dışlanması demektir. Bu kişiler Peygamberin insan olmasına karşı çıkıp melek olmasını istiyorlar. İslamoğlu’nun tespiti ile aşırı yüceltme sonucunda yücelten ile yüceltilen arasındaki ilişki boyut değiştiriyor. Yani durum yatay (insan-insan) ilişkiden çıkıp, dikey (insan-aşkın) bir ilişkiye dönüyor.

Suyutî gibi bir âlimin Peygamberi öldürmediği yetmiyormuş gibi, Hz. Peygamber bir nurdur, hiç kuşkusuz gaybı bilir, tüm varoluş onun elindedir, her doğanın zaman ve mekânında hazır ve nazır bulunur gibi Allah’a ait sıfatlarla tavsif etmesi Onu yüceltmek adına bir tür tanrılaştırmasıdır. Bu anlayışa mukabil M. Said Hatiboğlu, “Peygamberi yüceltmeyin” şeklinde bizi uyaran ayetler varken bile, eğer bizim samimi müslümanımız Peygamberimizi başka türlü anlatıyorsa, bunun altında psikolojik sebepler vardır diyor. Bazı Müslümanlara göre, Peygamber bizim gibi normal bir insan olamaz. Bu kanaat var insanda. Madem bu, Peygamber’dir, o halde bizden farklı olmalı diyor. Bu yanlış bir hükümdür. Bu farklılık noktasından hareketle Rasûlullah’a bizden farklı pek çok fazilet yüklüyorlar. Kur’an’da istediği kadar ben de sizin gibi bir beşerim desin, Müslüman, bir türlü ona razı olmuyor. Hoca’nın “Peygamber hastası” dediği bu tipler, Peygamberinde kendisinden çok farklı, beşer üstü bir şeyler görmek istiyor. “Peygamber benim gibi olamaz” diyor. Bu psikolojik bir zaaftır, tedavi olması gereken bir hastalıktır.

“Geleneksel dinî yapılarda karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve bu yüksek manevi mertebesinden kaynaklanan birtakım özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu olarak kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü veya temsilcisi ile zavallı kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir. İşte bu yüzden geleneksel dinî gruplarda sorgusuz sualsiz itaat çok temel bir ilkedir. Mutlak itaat ilkesinin gerçek hayat alanındaki yansıması ise kesin inançlılık psikolojisidir.” Bu psikolojinin kaçınılmaz sonucu olarak evliya sanılan bir kısım ruhbanlar, Hz Peygamberin yerine göz diktiler. Bunlar, adını açıkça koymasalar da Hz. Peygamberi yarı Tanrı ilan edip peygamberlik makamını boşalttılar. Bu şekilde boşaltılan makamdaki başköşeye kendileri kuruldular.

Rabbani ve Onun günümüzdeki temsilcisi olan İsmailağa cemaatinden Bayram Ali Öztürk’ün Hac esnasında dillendirdiği, “Muhammed eşittir Allah” söylemi ile adeta bir “Muhammedilik Dini” oluşturulmak istemektedir. Övgüde sınır tanımayan bu anlayış Hz Peygamberi Tanrılaştıran ve Ona kulluk edilmesini salık veren bir zihniyettir. Bunun bir adım ötesi ise: “Allah, ete kemiğe bürünmüş Hz. Muhammed olarak görünmüş” deyip Peygambere kul olmakla yetinmeyip doğrudan Peygamberin Allah olduğunun ilan edilmesidir.

Kişi yüce olduğuna inanmadığı değerlere tasavvurunda olağanüstülükler ilave eder. Aslında amaç bu, değerleri yüceltmek değil kişinin kendi egosunu yüceltmesidir. İşte aşırı yüceltmenin psikolojik arka planı budur. Aşırı yüceltme yanlıları yücelttikleri değerleri elbette severler ama bu sevgi üretici değil tüketici bir sevgidir. Yani tutkudur. Tutku tutuklar, ama sevgi azad eder, özgür bırakır. Muhammed(s)’i aşırı yücelterek bilmeden hayattan dışlayanların çoğu, gerçekten de onu seven ve sevgisini nasıl ispat edeceğini bilemeyen kimselerdir. Bu yüzden sevgileri tüketicidir, bu yüzden ölümüne severler.

Bir Hıristiyanlaşma Temayülü Olarak Aşırı Yüceltme

“Görünmez Tanrının görünümü, bütün yaratılışın ilk doğanı O’dur. Nitekim yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen her şey -tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar- O’nda yaratıldı. Her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratıldı. Her şeyden önce var olan O’dur ve her şey varlığını O’nda sürdürmektedir.” (İncil, Koleseliler, 1/15-17)

“Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” (İncil, Yuhanna, 1/1) Tahrif edilmiş İncil’de geçen bu cümlelerde sözü edilen güya Hz. İsa’dır. Ama bu sözler ne Allah’a ne de O’nun resulü İsa’ya ait olabilir.

Bu sözler İsa’ya indirilen İslam’ı Hıristiyanlaştıran Pavlus’a aittir. Dolayısıyla onu kul olmaktan çıkarıp Tanrının bir parçası haline getiren de yeryüzünden kovup göklere çıkaran da Pavlus’tur.

Peygamberlik kurumu insanlık tarihi boyunca iki tür tehditle karşı karşıya geldi. Birincisi, peygamberin fiziki varlığına yönelik tehditler, ikincisi de tebliğ ettiği mesajın özünü bozma, eksiltme ve artırma yoluyla tahrif ve tahrip etmeye yönelik açık tehdittir. Bunun diğer adı “Yahudileşme temayülü”dür.

Görünürde ilahi mesaja ve peygamberlik kurumuna saygılı ve sevgiyle bağlı Peygamberi sevme ve yüceltme şeklindeki tasavvur ise “Hıristiyanlaşma temayülü”dür. Bunun en tipik örneği Hz İsa’dır. Pavlus marifetiyle bir İslam peygamberi olan Allah’ın kulu ve elçisi İsa’yı öldürüp onun yerine sanal ve düzmece bir Tanrı-İsa kurgulanmıştır.

Hz. İsa insan merkezli bir din geliştirdi. Pavlus ise, kilise merkezli/din adamları merkezli bir din tasavvuru yerleştirdi. Pavlus Hz. İsa’nın getirdiği mesajı, putperest Roma’nın istediği şekilde evcilleştirip, İsa’nın peşinden giden bir Roma yerine Roma’nın pagan kültürüne eklemlenmiş bir Hıristiyanlık icat etti. Hz. İsa’nın şahsını aşırı yücelterek ve insanüstüleştirerek kendi pagan din tasavvurunu meşrulaştırma aracı olarak kullandı. Putperest Roma tasavvurunun tüm unsurlarını taşıyan bir kilise kurarak İsa’yı oraya hapsetti.

Pavlus Hıristiyan teolojisini “İlk Günah” teorisi üzerine bina etti. İnsanlar doğuştan günahkâr olduklarına ikna edebilirse, bu günahtan kurtulabilmek ve temizlenmek isteyeceklerdi. Bunun için de “din adamı”na ve “kilise”ye ihtiyaç duyacaklardı. İnsanı günahkâr ve suçlu bir varlık olarak algılama, dünyada insanın değil Tanrı’nın krallığını bekleme gibi bir sonuç doğurdu. Bu da Mesihçi (Müslümanlara mehdicilik olarak yansımıştır) teorilerin gelişmesine neden oldu. Din adamları en yüce makam ve mevkiyi işgal eder oldular. Hz İsa’yı tanrılaştırıp gökyüzüne çıkartarak, dünyayı kendilerine yer açmak için boşalttılar. İsa’nın yerine kurularak Tanrı’nın kutsal vekilleri gibi davrandılar. Görüldüğü gibi Hıristiyan düşüncesi, Hz. İsa’yı önce aşırı yüceltti ve bu yüceltmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak İsa hayattan dışlanmış oldu.

Yeryüzünün en devrimci tebliğcisi ve büyük put kırıcısı bir Peygamber olan Hz Muhammed’i biyolojik atıklarıyla, hırkayla, sakalla, kılla, tüyle putlaştırılan bir nesneye dönüştürmek ne kadar hazin bir durumdur. Mekke’nin fethinde korkuyla ve titreyerek yanına gelen adama: “Benden korkmana ve titremene lüzum yok, ben kral değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyen tevazu anıtı bir insanı tabulaştırılarak, insanlıktan uzaklaştırıp, insanüstü bir varlığa dönüştürmek izahı mümkün olmayan bir anlayıştır. İnsanlar kendi komplekslerini, ezikliklerini Onun üzerinden meşrulaştırılıyor. Hırka-ı Saadet, Lihye-i Şerif, Sakal-ı Şerif, Hilye-i Şerif gibi nesnelerle Peygamberimizi kutsamak Onun mesajlarının üzerini ustaca örtmektir.

Peygamber deyince toplumumuzun önemli bir kısmının aklına sakal bırakmak, sarık sarmak, cübbe giymek, oturarak yemek yemek, misvak kullanmak ya da namazın sünnetleri gelir. Peygamberin sakal-ı şerifini, hırka-i saadetini, şemail-i şerifini öne çıkardık. Yeryüzünü, gökyüzünü Peygamber mucizeleri -olmadığı halde- ile doldurduk. Onun risaletini, getirdiği ölümsüz ilkeleri göz ardı ettik. İnsanlar hırkasını ziyaret için birbirlerini çiğniyor, olukoluk gözyaşı döküyor. Lakin onun Kur’an pratiği olan sünnetine sırtlarını dönüyor. Şu halimiz Hz. Aişe annemize iftira atan, çaputtan medet ummak uyanıklığı ile öldükten sonra Hz Peygamberin gömleği ile kefenlenmeyi vasiyet eden Abdullah b. Ubeyy’e ne kadar da benziyor. Bin bir türlü hurafe ve iftirayı din belliyoruz, sonra da onun sakalını öperek paçayı kurtarmaya çalışıyoruz. Oysa O peygamber olmadan önce de sakallıydı. Kıyafetlerinin Ebu cehil’in, Ebu Süfyan’ın kıyafetlerinden bir farkı yoktu. Ancak O temiz ve güzel giyinmeyi severdi. Temizlik imandan gelir derdi.

Sonuçta Kur’an’ın örnek olarak tanıttığı Peygamberi fiziken kaybetmenin yanında bir de misyon ve örnek olarak kaybetmiş durumdayız. O dünyayı terk etmiş ve göklere çıkmıştır. Artık o bizim için bir efsane ve ulaşılması imkânsız bir yıldızdır. Bu tasavvurun karşısında Kur’an’ın sunduğu “kul ve elçi” olan gerçek bir peygamber bulunmaktadır. Ancak bu ikisi arasındaki makas kapatılamayacak kadar açılmıştır.

*Yazının hazırlanmasında Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed isimli eserinden faydalanılmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar:

Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, Otto Yayınları.

Ali Şeriatî, Muhammed Kimdir? Fecir Yayınevi.

Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, Düşün Yayıncılık.

M. Said Hatiboğlu, Peygamberi Takit, Peygamberi Örnek Almak Değildir. (Makale)

 

 

 

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı