
İnsan hakları, genel olarak bireylerin doğuştan sahip olduğu, insanlara dokunulmaz özel alanlar yaratan bir kavramdır. Zamanla sınırların geçişkenliği, uluslararası sistemin kaotik yapısı, uluslararası örgütlerin bölgesel ve küresel arenada devletlere nazaran daha aktif bir rol oynaması gibi faktörler, insan hakları ihlallerine olan farkındalığı artırdı. II. Dünya Savaşı sonrasında insan hakları ihlallerinin önüne geçebilmek, barışı, demokrasiyi ve güvenliği sağlayabilmek amacıyla bazı uluslararası sözleşmeler yürürlüğe girdi. 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM) adlı uluslararası örgüte bağlı olan BM Genel Kurulu, 10 Aralık 1948 tarihinde 48 devletin temsilcisinin “olumlu” oy kullanarak kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne imza attı.
Ne yazık ki bu sözleşmelerin genellikle kâğıt üzerinde kaldığı, özellikle totaliter sistemle yönetilen kapalı ülkelerde pek geçerli olmadığı görülmektedir. Çin, Kuzey Kore, Suudi Arabistan gibi totaliter sistemin başat olduğu ülkelerde, devletin sert güç kullanma oranı çok yüksek olmakla birlikte, kamusal ve özel yaşam neredeyse tüm yönleriyle devlet tarafından kontrol edilmektedir. Yönetimler, vatandaşların kurallara riayet etmesini sağlamak için “korku” ve “tehdit” unsurlarını kullanmaktadır.
Totaliter ülkelerin bir başka karakteristik özelliği ise azınlık haklarının hiçe sayılması, tabiri caizse azınlıkların ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesidir. Bu noktada Çin, azınlık haklarını ihlal eden ülkelerin en başında gelmektedir. Hakları gasp edilen, birçok insanlık dışı baskı, tahakküm ve işkenceye maruz kalarak hayatta kalma mücadelesi veren en önemli azınlık grubu ise Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan Uygur Türkleridir. Çin’de daha önceden uygulamaya konulan reform hareketlerinin geri alınmasıyla birlikte yaşam koşullarını daha da ağırlaşmasıyla Uygur halkı özgürlük arayışları adına sokaklara taştı.
Çin hükümetinin Doğu Türkistan’daki baskıları daha çok din ve inanç odaklı bir ayrımcılık şeklinde tezahür etti. Bu minvalde, çok sayıda cami ve Kur’an kursu kapatıldı, din adamlarının ibadet faaliyetlerine kısıtlamalar getirildi ve halkı örgütlediği düşünülen dinî liderler görevden alındı veya tutuklandı. Uygur Türkü olan devlet memurlarının ibadet özgürlüklerine de yasak getirildi. [1] Bu yasaklar, Pekin Hükümeti’nin daha çok dini merkezine alan yoğun asimilasyon politikalarını gözler önüne serdi.
5 Temmuz 2009 günü Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de başlayan protesto gösterileri yeni bir insan hakları ihlali söylemini beraberinde getirdi. Söz konusu sürecin fitilini ateşleyen olaylar, 26 Haziran’da Guangdong eyaletine bağlı Shaoguan nahiyesindeki bir oyuncak fabrikasında, Çinli işçilerin Uygur işçilere saldırması üzerine başladı. Olayların fabrika dışına taşması ve diğer Çinlilerin de çatışmalara müdahil olmasıyla çok sayıda kişi hayatını kaybetmişti.[2]
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, 140’tan fazla insan hayatın kaybetti, 800 kişi de yaralandı.[3] İnsan hakları örgütlerinin kaynaklarına göre ise, bu protestolarda Uygur kökenli en az 500 kişi öldürüldü, 1.000 kişi ise Çin kolluk kuvvetlerinin sert güç kullanımı sonucunda yaralandı. Kolluk kuvvetlerinin Urumçi’de Uygur Türklerinin yaşadığı bölgelerde düzenlediği operasyonlarında sonucunda ise en az 4.000 kişi cinayet, yağmalama ve kundakçılık vakalarına karıştıkları iddialarıyla gözaltına alındı.[4]
11 Eylül saldırılarına müteakip, dünya genelinde yükselen İslamofobi ve radikal sağ siyasetin güçlenmesi, Pekin Hükümeti için de kaçırılmayacak bir fırsat yarattı. Teröre karşı uluslararası bir koalisyon oluşturulması fikri ivedilikle hayata geçirildi. Ekim 2001’de Şangay’da toplanan Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü Zirvesi’nde Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhu Bangguo, “Doğu Türkistan terör grupları”nı küresel terör örgütünün bir parçası olarak nitelendirdi. Aynı zirvede Çin Dışişleri Bakanı Tang de Uygur ayrılıkçıların El-Kaide hareketi ile yakın ilişkileri bulunduğunu, hatta bazı militanların Afganistan’daki kamplarda eğitim aldığını iddia etti.[5]
Bugün ise anavatanlarında yalnızlaştırılan ve Çin’in devasa nüfusu içerisinde “egzotik” etnik unsurlar hâline getirilen Uygur Türkleri, günümüzde dünyada örneğine pek rastlanmayan otoriter rejimlerden birinin sömürge tebaası konumundadır. Tibet ve İç Moğolistan gibi bölgelerde de benzeri uygulandığı gibi, Doğu Türkistan’da da Müslüman Türklerin yüzlerce yıllık kültürel kimliği, dili ve dinî inançları tehdit altındadır.
Doğu Türkistan’da sivil, siyasi, ekonomik ve sosyal haklar noktasında yaşanan insan hakları ihlalleri; keyfî tutuklamalar, işkence ve idam, Doğu Türkistanlı genç kadınların Çin’in batı şehirlerine zorla transfer edilerek ağır şartlarda çalıştırılması, işe alımlarda ve sağlık hizmetlerinde ayrımcılık şeklinde görüldüğü gibi; “iki dilde eğitim” politikasıyla Uygur dilinin tasfiye edilmesi, ibadet yasakları ve seyahat hakkının kısıtlanması şeklinde de tezahür etmektedir.
Bu ihlalleri bazı örneklerle açıklamak gerekirse, Doğu Türkistan’daki en büyük üniversite olan Sinjang Üniversitesi’nde 2002’denitibaren Uygur dili ve edebiyatı dersleri hariç, Uygurca eğitim tamamen kaldırıldı. Bu durum ilköğretim düzeyine de sirayet etti, böylece Sincan’daki tüm anaokullarında, ilkokullarda ve ortaokullarda Uygur dilinin kullanımı yasaklanarak, sadece Mandarin dilinde eğitim yapılması kararı alındı. Şu an bu bölgede anaokulu düzeyinden üniversite düzeyine kadar yalnızca Çince ve Mandarince eğitim verilmekte, seviye belirleme sınavları bu iki dilde yapılmaktadır. Ayrıca Pekin’in “mesleki eğitim merkezleri” olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun “toplama kampları” şeklinde tanımladığı yerlerde tutulan Uygur Türklerine zorla Çince öğretilmekte, kendi dilleri unutturularak asimile edilmektedir.
Pekin yönetiminin tarihi camileri yıkma, Kur’an kurslarını yasaklama ve İslami kitapları komünist ideolojiye uygun şekilde yeniden yorumlama gibi hamleleri de dini asimilasyon bağlamında “İslamiyeti Çinlileştirme” olarak görülebilir. Dinî nikâh kıyılması, cenazelerin kaldırılması, kutsal sayılan mekânların ziyareti ve halka açık ortamlarda ibadet edilmesi dâhil “23 çeşit dinî faaliyet” Doğu Türkistan genelinde yasadışıdır.[6]
Yasal mevzuata göre Uygurlu ebeveynlerin çocuklarına dinî eğitim vermesi hakkı yoktur. 18 yaş altındaki çocukların camilere girmesi veya Kur’an eğitimi dâhil dinî eğitim almaları mümkün değildir. Dahası, Ramazan ayında okullarda öğretmen ve öğrencilerin oruç tutmaları yasaklanmakta, iftar vakitlerinde evlerine gitmeleri engellenmektedir. Yine son zamanlarda kamu kurumlarında çalışan kadınların başörtü takması ve erkeklerin sakal bırakması da yasaklanmıştır.
Bu konudaki en akıl almaz uygulamalardan birisi ise; 2019 yılında Uygurlu öğrencilere komünist ideolojiyi aşılamak ve Çin geleneklerini öğretmek için açılan özel kursta Uygur Türklerine zor yolu ile domuz eti yedirilmesidir.[7] Yine toplama kamplarına kapatılan Uygurlara zorla domuz eti yedirilmekte, domuz eti yemeyenlere başka yemek verilmeyerek açlığa terk edilmektedir. Kısacası Uygur Türklerine karşı ciddi bir dini asimilasyon uygulanmaktadır.
Uygur Türklerine karşı uygulanan bir diğer insanlık dışı muamele ise ölüm cezası ve işkencedir. Doğu Türkistan’da ölüm cezası daha çok siyasi sebeplerle verilmektedir ve çoğu kez ölüm cezası verilen mahkûmların suçlarının kanıtlanmış olması şartı bile gözetilmemektedir. 5 Temmuz olaylarından sonra Ocak 2010 itibarıyla en az 22 Uygur Türkü keyfi olarak ölüm cezasına çarptırıldı. Özellikle ölüm cezası vakalarının, tarafsızlığı şüpheli mahkemelerde görülmesinin yanı sıra, sanıkların zor kullanılarak ve işkence ile itirafa zorlanması, savunma hakkının ihlal edilerek avukata erişimlerinin engellenmesi ve suçsuzluk karinesinin uygulanmayışı, adil yargılama kurallarının ihlali anlamına gelmektedir.
___
[1] Amnesty International (1999), “People’sRepublic of ChinaGross: Violations of Human Rights in theXinjiangUighurAutonomousRegion”, 21.04.1999, s.10.
[2] İnsamer (2020), https://insamer.com/tr/dogu-turkistan-raporu-gecmisten-bugune-din-ve-etnik-baskilar_3059.html
[3] MFA (2009), http://www.mfa.gov.tr/no_115_-06-temmuz-2009_-sincan-uygur-ozerk-bolgesi_nin-baskenti-urumci_de-meydana-gelen-olaylar-hk_.tr.mfa
[4] Human Rights Watch (2009), “WeareEvenAfraidtoLookforThemEnforcedDisappearances in the Wake of Xinjiang’sProtests”, 05.10.2009, s.18.
[5] Dillon, Michael (2004). Xinjiang-China’sMuslim Far Northwest. Londra: RoutledgeCurzon, s.156.
[6] Amnesty International, “China’s Anti-terrorism Legislation and Repression in the Xinjiang Uyghur Autonomous Region”, ss. 15-16.
[7] Kırım Haber Ajansı (2020), https://qha.com.tr/haberler/cin-uygurlarin-dillerini-ve-kulturlerini-yasaklayarak-yok-etmeye-calisiyor/188173/
[8]Yılmaz, C. (2014), Perspektif, https://perspektif.eu/2014/11/01/ilham-tohti-sindirilen-akademik-bir-muhalefet/
[9] TUİK (2020), https://tuikweb.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33857
[10] AA (2020), https://www.aa.com.tr/tr/dunya/bm-insan-haklari-konseyine-uye-22-ulkeden-cine-uygur-turkleri-tepkisi-/1529234
[11] Devlet, N. (2020), Independent Türkçe, https://www.indyturk.com/node/251366/t%C3%BCrkiyeden-sesler/bat%C4%B1-uygurlara-sahip-%C3%A7%C4%B1k%C4%B1yor-do%C4%9Fudan-ses-%C3%A7%C4%B1km%C4%B1yor


