GenelYazarlardanYazılar

Dinine İktidar İstemeyen Bir İlah, İlah Olur mu?  

(“Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur.” (Saf 61/9)

Bir düşüncenin kabulü o düşünce üzerindeki eylemden önce gelir. Bu nedenle mümin ve Müs­lim olmaya karar verin bir insan önce kelime’i tev­hid dediğimiz “La ilahe illallah” Allah’tan başka ilah yoktur diyerek düşünce sahasında ilk adımını atmış olması gerekmektedir.  Böylece bütün ilahlar reddedilerek, Allah’ın tek bir ilah olduğu ilan edilir.

Bunun anlamı, yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlık iddiasında bulunan­lara hayatı düzenleme, otorite olma yetkisi tanıma­dığını ilan etmektir. Allah Teâlâ, bu yetkinin sade­ce kendisinde olduğunu inananlarına telkin ederek hayatı düzenlemek, davranışlara hüküm koymak, sorumluluklar vermek, sorumlu tutmak ve hesaba çekmek benim hakkımdır” demektedir. “La ilahe illallah” cümlesinde bunca anlamı mündemiç kılan Allah, Kur’an’ın her ayetine aynı anlamı nakış nakış dokumuştur. Mülkünde ortağı bulunmadığını, itaatin sadece kendisine yapılacağını, hükümranlığının yeri ve göğü kapsadığını, sadece kendisine ibadet edi­leceğini, sadece kendisinden yardım isteneceğini, sadece kendisinin hesap sorucu olduğunu, yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, var eden, yok eden, şekil verenin kendisi olduğunu, dilediğini dilediği gibi ya­rattığını, yaratmada ortağı olmadığını, yarattıklarını gözetmede acze düşmediğini, onların üzerinde her an gözetici ve gözetleyici olduğunu, yarattıklarının neler yapıp-yapmadıklarından bir an bile gaflette olmadığını ve sadece kulluğun kendisine yapılması gerektiğini, kulların hayatını düzenleme ve hüküm koyma işinin Allah’ın hakkı olduğunu, kendisinden başkasına itaatin şirk olduğunu ve bunu da asla af­fetmeyeceğini tekrar-tekrar vurgulamaktadır.(Lok­man 31/13)

Bu vurgu, yerde ve gökte, dünyada ve ahirette, fert ve toplum hayatında, zahirde ve ba­tında, ezelden ebede kadar tüm zamanlarda ilahlı­ğın ve Rabliğin sadece Allah’a mahsus olduğunu da göstermektedir.

İnsanlar içerisinden ilahlık iddiasın­da bulunanları reddeden bir düşüncenin elbette bu makamı kendisi dolduracaktır. Toplumların içlerin­den birilerini ilah edinmelerine asla razı olamadığını ve buna haklarının olmadığını şöyle dile getirmekte­dir:

“Onlar(ehli kitap) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindi­ler. Hâlbuki onlara da ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O müşriklerin ortak koştukları şeylerden uzaktır.”(Tövbe 9/31)

Burada insanların hahamlarını ve rahiplerini nasıl Rab edindikleri noktasında Peygamberimizin şöyle bir açıklaması vardır: “Onlar, Allah’ın emrettiklerini halka yasaklı­yorlar, yasakladıklarını da emrediyorlardı. Halk da buna itaat ediyordu. Böylece onlara tapmış, onları ilah edinmiş oluyorlardı.”

İlah edinmenin doğru anlaşılması, insanımı­zın birçok hayati problemlerini çözecektir. İlah de­nince insanların anladığı yaratıcı, yaşatıcı, rızık ve­rici, öldüren, dirilten ve benzeri yüce kudrete sahip bir varlık geliyor akla. Bu anlayış gerçek ilah olan  Allah için doğrudur. Ancak Allah’ın bu sıfatına öy­künen sahte ilahlar için durum böyle değildir. Böyle olmadığını Tevbe 31. ayetinin açıklamasını okuduk­tan sonra görüyoruz. Allah’a rağmen ister kendisi için isterse toplum için kurallar koymaya, toplum hayatına hükmetmeye kalkan kimsenin yaptığı şey, ilahlık olarak nitelendirilmektedir.

İslam’ın fert ve toplum hayatını düzenleyen boyutlarına baktığımızda; günlük hayatın her ko­nusuyla alakalı düzenlemeler yaptığını görüyoruz. Yapılan bu düzenlemeler ile kendisini bu makamda görenlerin yaptığı düzenlemeler ile Allah Teâlâ’nın koyduğu kurallar aynı hayatta aynı insan ile bulu­şuyor. İnsan iki otorite arasında kalıyor. İşte yeryü­zünde Allah’a ilahlık hakkı vermeyenler kendilerine ve fikirlerine yer açmak için yeni bir garabet uydu­rarak “İslam’ın devlet talebi yoktur” iddiasını ortaya attılar. Medyanın ve medyatik işbirlikçilerinin yar­dımıyla halka bu garip anlayışı sunarak kabulünü istiyorlar. Sağır sultan da biliyor ki, bu iş, dün İngiliz bugün de Amerika destekli olarak yürütülmektedir. ABD’nin bir dışişleri yetkilisinin İslam’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok manidar görünmektedir:

“İslam’da reform mu yapacaksınız; yoksa Kur’an’ı mı değiştireceksiniz sorusuna verdiği ce­vap; Kur’an’ı değiştirmeyeceğiz; ancak insanların İslam dininden / Kur’an’dan anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir dizi kararlardan sadece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diya­log çağrılarıyla, ılımlı İslam tezleriyle gelinmek iste­nen adres işte burası idi.

Dün, İslam’ın devlet önerisinin olduğunu, devlet olmak için her türlü hükmün Kur’an’da mev­cut olduğunu ve bin yılı aşkın bir zaman da devlet olarak yaşadığını, bu halkın da bunu bildiğini, hal­kı Müslüman olan ülkelerdeki din hizmetlerinin laik devletler tarafından yürütülmesinin ve din hizme­ti için yapılan harcamaların bir sus payı olduğunu, bunları kendi haline bırakmanın tehlikeli sonuçlarını Prof. Ahmet Mumcu “Türk devriminin Temelleri ve Değişimi” isimli kitabında açıklıyordu: “Ama şimdi durum değişti!.. Biz yeterince güçlendik sizi de eği­tip donattığımız fikir insanlarımızla yeterince değiş­tirdik. Yeni kararımızı açıklıyoruz: İslam’da devlet diye bir şey yoktur!.. deme cesaretini gösterdikleri gibi; eğitip donattıkları ilahiyatçılarının kaleminden bu anlaışları meşrulaştıracak ifadeler ile halka sunmaktadırlar. Bir ilahiyatçı kendisini prof yapan makalesinde aynen şöyle ifade ediyor:

“İslamın devlet önerisi yoktur. Peygamberin yaptığına da devlet denmez, Peygamber Arap kabile asabiyetinin sonucu olarak devleti kucağında buldu buna da itiraz etmedi kullandı.”!!!…diyebilmektedir. El insaf! Bir peygamber Allahın muradı olmayan bir işi yapacak ve bunun için savaşacak can alıp can verecek; Allah Teâlâ da buna bir şey demeyecek öyle mi?  Allahın elçileri ne böyle bir şeyi yapar ne de yapmasına mudase edilir.  Rabbimiz elçisini şöyle tehdit ediyor:

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,” “Elbette onu kıskıvrak yakalardık.” “Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).” (Hakka s.69/44-46)

Görüldüğü gibi bu anlayışların hiç biri asla gerçeği yansıtmamaktadır. Bizim için gerçek olan Allah’ın kitabındadır. Bu kitap kıyamete kadar kendisinin ne olduğunu insanlığa anlatacak niteliktedir. “Bir vacibin vücubu için gerekenler de vacip­tir” kuralı gereğince Kur’an’a baktığımızda devlet için gereken şartların eksiksiz olarak verildiğini gö­rüyoruz. Kur’an’ı hayata geçiren Peygamber (a.s) için Allah’ın bu hükümlerini göz ardı etmesi düşünü­lemezdi. Bu nedenle Peygamberimiz (as) bu devleti Kur’an’a dayanarak kurmuştu. Bunun Arap asabiye­ti ile ilgisi yoktur.

Devleti oluşturan ana unsurlar şunlardır: Va­tan Medine, Millet Ensar ve Muhacirun, İdeoloji Al­lah’tan gelen vahiylerle oluşturulan hayat anlayışı, Lider Allah’ın elçisi olan Muhammed (as). Bunların tamamı bir araya geldiğinde (Vatan, Millet, ideo­loji ve Lider) ortaya çıkan kurumun adı devlettir. Hz. Muhammed (as) ve arkadaşları bunu başararak devleti kurmuşlardı. Bunu kimse görmezden gele­mez. Bir Elçinin Rabbinin istemediği bir işi yapması asla düşünülemez. Ordular kurup, fetihler yapmak bir peygamber için Allah’tan izinsiz yapılacak işler değildir. O, Allah izin verinceye kadar bulunduğu yeri dahi değiştirmemiştir.

Kur’an’ın, toplum hayatını düzenlemek için koyduğu hükümlerin niteliklerine baktığımızda; fer­din uygulama sınırlarını aşan hükümler bulunmak­tadır. Bunlar adaletle hükmetmek (4/58), had ve cezaların uygulanması (24/2, 4; 2/178-179), iyi­liğin emredilip kötülüğün yasaklanması (3/104), Allah yolunda topluca savaşmak (9/14), yeryüzün­de fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar cihada devam etmek (2/193) Mü­minlerden olan emir sahiplerine itaat etmek (4/59), kâfirleri veli (emir ve yönetici) edinmemek (4/144), Allah’ın indirdiği yasalarla hükmetmek (5/44-48) ve benzeri hükümlerin uygulanması bireysel inisi­yatiflerle yapılması mümkün değildir. Bu hüküm­lerin yerine getirilmesi için gerekli organizasyonun ve gücün adı devlettir. Ümmet, içinden çıkartacağı işinin ehli insanlara gereken desteği vererek; Halkın umurunu yürütmek, hukukun işlerliğini sağlamak, insanlar üzerine adaleti hâkim kılmak için çalışmalarını sağ­lamakla mümkündür.

Bunlar, vahyi okuyan herkesin malumu ol­makla birlikte yeniden düşünülsün istedik. Kafirun suresini okuyanlar bilirler ki, İslam ile küfür arasın­da hiçbir ortak nokta yoktur. Allah kullarını firavun­ların, nemrutların, ne idüğü belirsiz sosyalistlerin, Faşistlerin, ateistlerin, laiklerin ve demokratların insafına merhametine de bırakmamıştır. Her Fira­vun’a bir Musa göndererek müstezafları ilahi adale­tin gölgesine sığındırmıştır.

İnsanoğlu bu mücadeleleri insanlık tarihi bo­yunca hep göre gelmesine rağmen zamanında ya­pılanlara gözünü kapatıyorsa, onlara kimse gerçe­ği gösteremez. Nuh’un (a.s) kavmi gibi kulaklarını parmaklarıyla tıkayanlara da kimse duyuramaz. Onların duyacağı ancak tek bir Sayhadır!..

Akleden herkesin malumudur ki, her fikir kendisine iktidar ister. Hak batıl, doğru yanlış ol­masının farkı yoktur. Bu gerçek Muhammed (a.s)’ın vahiy kaynaklı tebliğ etmiş olduğu İslam düşüncesi için de böyle, Marks’ın kendinden menkul fikri için de böyle, Rousseau’nun fikri için de böyledir. Vakıa da bu değil midir? Fikrin insan ile, hayat ile olan bağı bunu gerektirmektedir. Hayatla ilgisi olmayan bir fikrin ise anmaya değer bir kıymeti de yoktur.

Fikir insanın kafasına girdiği andan itibaren kemale doğru yani nihai hedefine doğru serüvenine başlar. İnsan bulunduğu konumda fikrin kendisine yüklediği günlük ve kişisel sorumluluklarını yerine getirmekle mükelleftir. Bunları asla tehir ve tebdil edemez. Günlük sorumluluklarını yerine getirirken nihai hedefe doğru yolculuğun gereklerini de gözet­mek zorundadır. Peygamberimizin bu konuyla ala­kalı şöyle bir ikazından bahsedilir:

“Allah’ın dinini yüceltmek için cihad etmeyi düşünmeden akşamlayan veya sabahlayan kimse, bu hal üzere ölüm ona gelirse cahiliye ölümü ile ölür”.

Bu nedenle ferdi sorumlulukları yaşarken top­lumsal görev ve sorumlulukları da göz ardı etmeden hepsini birden göğüslemeye çalışacağız. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde Ali İmran suresinin 104. ayetinin altına ; “içinizden insanları hayra çağı­ran iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir topluluk bulunsun “ dedikten sonra; “men raa münkeren… -kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin…- ha­disini yazarak “Bu ayet ve bu hadisi şerife göre bir Müslüman’a imandan hemen sonra inancının devle­tini kurmak için çalışmak üzerine farz olur” ibaresini eklemiştir. Bunun için müminler ömürleri boyunca bunu bir görev bilip gerçekleştirmek için çalışmak zorundadırlar. Bu işimiz başka işlerimizin tehir ve tebdilini asla gerektirmemeli. Bu günü doğru yaşa­maya çalışmalıyız. Yarın henüz gelmemiştir, belki de bizim için yarın hiç olmayacaktır. Gelmedik yarın için, bugünden yapılan hataların izahı mümkün de­ğildir. Bu görevin, hayatımız için sıralaması; çekir­dekteki gizlenen fidanın durumu gibidir. Kuru bir çekirdeği toprakla buluşturduğunuzda, canlanır filiz verir, fidan olur, olgunlaşıp meyveye döner. İşte in­sanla iman, insanla İslam da böyledir. İslam’la in­san buluştuktan sonra aynı serüveni bir ömür boyu birlikte merhale -merhale yaşar. Her merhalenin hakkını verdikçe gürleşir dal budak salar. Onunla da kalmayıp ormanlaşır. İşte İslam tüm insanlığı ilahi adaletin gölgesinde barınmaya, korunmaya ve Al­lah’a kul olarak insan kalmaya çağırıyor…

Bu çağrıya icabet edenlere selam olsun diyoruz!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı