GenelMektuplara Cevap

Kabirlerde Fatiha ve Yasin okunması doğrumudur?

Soru : Kabirlerde ölü için Fatiha ve Yasin okunmasını, ölen kişinin Allah’a yakınlığı dolayısıyla (Hz Muhammed, Ashab’ı Kehf, Emir sultan Hz vs.) “onun yüzü suyu hürmetine bizi affet, onların şefaatine bizi nail eyle “şeklinde dua edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Kabirlerde diriden ölüye dua amacıyla Fatiha, İhlas gibi ayetler okuyarak ölenler için Allah’tan mağfiret dilemek, öleni ve ölümü hatırlayıp ölüm için hazırlanmak her Müslümanın yapması gereken bir davranıştır ve herhangi bir mahzur söz konusu değildir.

Peygamberimiz (a.s) kendi annesinin kabrini ziyaretten sonra:

“Sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, dikkatli olmanız kaydıyla onu ziyaret edebilirsiniz” buyurmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken mezardaki kim olursa olsun ondan bir beklenti içine girmemektir. Beş vakit namazın her rekatinde ve mezarın başında okuduğumuz fatihada: “Ya rabbi sadece sana kulluk eder sadece senden yardım isteriz “ cümlesini yeniden yeniden düşünmemiz gerekir. Biz bu ayetleri ölüye değil önce kendimize okumamız gerekir. Bu bağlamda konuya bakıldığında, Yasin suresi ve Kur’an’ın tamamı ancak diriler için gönderilmiş bir kitaptır. Bizzat bu surenin 69-70. ayetlerinde bu gerçeği Allah şöyle dile getiriyor:

“Biz O’na (Muhammed) şiir öğretmedik bu ona yakışmazdı da. O’nun getirdiği sade bir öğüt ve apaçık bir Kur’andır (ki, bununla) diri olanları uyarsın ve kafirler üzerine de (azap) sözü hak olsun diye” (36/69-70).

Bu açık hükümlere rağmen bu toplumun ölülere Kur’an okuması, izahı mümkün olmayan bir durumdur. Sanki Allah bu kitabı hayatta olanlara değil de mezarda olanlara göndermiş gibi ölülere okuyup dirilerden uzaklaştırıyorlar. Bu millet bunun hesabını veremez. Hesap günü “Peygambermiz : ‘Ya Rabbî! Gerçekten benim ümmetim bu Kur’ anı terkedip bir kenara bırakmışlardır!‘ der”(25/30) ifadesini, yaşadığımız dünyanın en veciz anlatımı olarak görüyoruz.

Allah kimseyi kimsenin yüzü suyu hürmetine bağışlamayacağını, (buna Peygamberimiz de dahil 9/80) bağışlanmak için sahih iman ve salih amel sahibi olunması gerektiğini ve “insan için kendi kazandığından başka bir şeyin olmayacağını” beyandan sonra, “…her nefis yarın için ne gönderdiğine baksın…” (53/39, 59/18) diyerek konuya açıklık getirildiği gerçeğini görüp biliyoruz.

Şefaat konusuna gelince şefaat anlayışı Kur’an’ın beyanına göre müşriklere ait bir inanç biçimidir. İslam ilk günden itibaren Kureyşin şirk anlayışının sonucu olan bu tür kabulleriyle mücadele etmiştir.

“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar nede yarar vermeye muktedir olmayan şeylere tapıyorlar ve: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki: Siz, Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa Allah onların ortak koştukları şeylerden uzaktır ve yücedir.”(10/18)

(Müşriklere) de ki: “Allah’ı bırakıp da edindiğiniz İlahlarınızı çağırın. Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip değillerdir. Onların buralarda hiçbir ortaklığı da yoktur. Allah’ın da onlardan bir yardımcısı yoktur.”(34/22)

“Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiç bir şeye güçleri yetmediği ve akıl da erdiremedikleri halde de mi onlardan şefaat bekliyorsunuz?

De ki: bütün şefaat Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mülkü onundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”(39/43-44)

Bu ayetlerle birlikte bir çok ayette Allah’tan başka dost ve yardımcı olmadığını, Kendisinin ortağı bulunmadığını, mülkün tümüyle kendisine ait olduğunu ve dünyanın da ahiretin de sahibi ve hakimi olduğunu bunca ayette açıklamasına rağmen, İnsanların hala Allah’tan başkasından şefaat beklemesi kadar saçma bir anlayış olamaz…

Bu gözle Kur’an’a bakın, okuyun düşünün göreceksiniz ki şefaatçi edinmek Allah’a ortak edinmekle aynı şeydir. Bu anlayışın sahibini Allah iflah eder mi?

Bir müslümana Allah yetmiyor mu ki başkasını devreye koymaya çalışıyor? İnsanın kendi kendine sorması lazım, Hangi konuda Allah’ı yeterli görmüyor da aracı ilahlara ihtiyaç duyuyor? Bu asla mazur görülür bir anlayış değildir.

“Yerde ve göklerde olan her şey Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.“ (4/132)

“Allah sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah dost ve yardımcı olarak yeter.”(4/45)

“Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O halde, orada Allah’a dua ederken başka hiç kimseyi O’na ortak koşmayın, duanızda başkasının adını anmayın” (72/18) sözleriyle yeterliliğini ilan etmektedir.

Yaratılmış olan tüm mahlukatın Allah’ın üzerinde etkili olmaya ne hakkı ne de gücü vardır. “O bir şeyi yapmayı dilediği zaman sadece ona ol der, O da oluverir“. Kimseden izin almaz, kimseye danışmaya ihtiyacı yoktur.

Bu nedenledir ki, mezardan, türbeden, şu veya bu hazretten veya onların hürmetine değil sadece Allah’tan istemek yakışır. Her dua edeni işitip cevap vereceğini 2/186. ayetinde bildirmiştir. Bu hak sözden sonra aracılar edinmek müslümana asla yakışmayacaktır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir