
Mekkeli Hacı Ebu Cehil
İnsanlık, tarihinin başlangıcı ile birlikte din ve denenme, sınav ve sınanma vardır, Meleklerle başlayan sınav iblis ve insanla devam etmiştir.
Dini, yaratılmış olanlar için tercih konusu eden Allah, kendi ilkelerinden hesaba çekeceğini beyan etmiştir. Tarihi arkeolojik araştırmalar din olgusunun modern veya ilkel kabilelerin tümünde var olduğu şeklinde kayda geçmiştir, fıtraten tapınma/prestij duygusu ile yaratılmış olan bu varlık, bir şekilde, bir şeylere yücelik izafe edip kendisini onun karşısında aciz görmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Buradan anlıyoruz ki; İbadet ihtiyacının duyulmadığı hiçbir sistem düzen ve insan topluluğu yoktur. İbadet, mahiyeti idrak edilemeyen bir varlığa, kudret ve azameti her yerde sezilen zahiri sebeplerin fevkalade, dileği gibi tasarruf kudretine sahip olan “ Zat’a karşı gösterilen, tevazu, saygı, itaat, tazimin en samimi, sâfiyane ifade biçimi/şeklidir.
İnsanların ferdi ve içtimai hayatlarına etkileri yönünden din, inkârı mümkün olmayan bir müessesedir. İster bir müessese, ister manevi – ahlaki bir sistem olarak değerlendirilsin; din, fert ve topluma yön veren, onları şekillendiren değer ve normları koymakla mensuplarına birtakım sorumluluklar yüklemektedir.
Dinin pratik hayatla ilgili kuralları, beşeri münasebetleri tanzim eden ahlaki değerleri;
Ve bireye yüklediği sorumluluklar her dönemde tartışma konusu yapılmış, zaman ve mekân şartlarına göre farklı şekillerde değerlendirilmek istenmiştir.
Bu değerlerin yerleşmesi insanın Allah’ın vahyi ile rekabete girmesinin sonucu olarak okunabilir. İnsan oldum olası, nefsini öne çıkartma eğiliminden kurtulamamıştır.
Bir örnek; Samirinin ifadesi, bana nefsim hoş gösterdi, şeklinde klişe edilmektedir.
Yalnız o mu?
Her zaman diliminde, yaşanan her yerde, bu ve benzer motifleri görmek mümkün olmaktadır.
İşte biz bu noktada, Nübüvvet öncesi Mekke toplumunda ibadet türlerinden bazı örnekleri tespit edip, günümüzle mukayese etmeye çalışma istiyoruz.
İslam’da üç çeşit ibadet olduğunu görmekteyiz:
Bunlardan birincisi; namaz ve oruç türünden olup bedenle yapılan ibadetlerdir.
İkincisi, zekât ve kurban gibi sadece malla yapılan ibadetlerdir.
Üçüncüsü ise, hem bedenle hem de malla yapılan ibadetlerdir ki,
Bunun en çarpıcı örneği HAC ibadetidir.
Acaba bu ibadetler Kur’an’ın inişinden önceki Arap toplumunda bilinen ve yapılan ibadetler mi idi?
Yoksa bu ibadetler
Kur’an’ın ilk ve orijinal olarak vaaz ettiği ibadetler midir?
Bunlardan ilki, Namaz ismi ile meşhur olan salattır.
Türkçede, Farsça kökenli “namaz” terimiyle ifade edilen “salat” kelimesi;
Arapçada “dua etmek, övmek, tazim etmek” gibi anlamlara gelmektedir.
Salat kelimesi ıstılah olarak ise, “içinde rükû’, secde, kıyam, kıraat gibi özel fiillerin bulunduğu bir ibadet” olarak tanımlanmaktadır.
O toplum salatı türevleri ile biliyor olsa da dinin birçok kuralı ya değişik bir formata ya da terk edilmeye layık görülmüştür.
Oruçta bilinen uyulan/uygulanan bir ibadet olarak Mekke toplumunun karakteristik yapısına dâhil edilebilir.
Türkçede oruç, Arapçada ise savm kelimesi; “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” anlamında kullanılır, bilinen bir ibadettir.
Zekât kelimesi, sözlükte; “artmak, çoğalmak, bereket, temiz olmak, iyi, düzgün, uygun ve verimli olmak” gibi anlamlara gelmektedir.
Zekât, ıstılahi olarak ise; Allah’ın, belirli yerlere sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan kişilerin mallarından belli bir payın alınması işlemini ifade eder-
“ Mekke toplumu ve Araplarda çok özel bir konuma sahip olan HAC..?
Sosyolojik / toplumsal ekonomik bir hüviyeti olan bu ibadetin; bölgenin can damarı, hem siyasal anlamda hem de ibadet ve ekonomik anlamda çok önemli olduğu gerçeğinden hareketle,
Vahiy gelmezden önce bu ibadeti yapan Kureyş /devletinin kabilesinin ulularının ve halkın, hac için dışarıdan gelenlerin HACI olduğunu bilmekteyiz.
Allah’ın resulüne muhalefet edenlerin de hacı olduğunu gördüğümüz için;
Amr bin hişam isimli, sonrada Ebu Cehil diye bilinen kişiden başlayarak Mekkelinin hemen hemen tümü Hacı olmaktadır. Üstelik zemzemle yıkanan adamlardır.
Bu bağlamda Hacı sıfatını bu ve benzerlerine vermekteki maksadımızın nedeni de anlaşılmış olur.
Denebilir ki; Onlar şirk koşan insanlardı! Evet, onlar öyleydi de bu günün hacıları çok mu farklı? Aralarında zaman ve mekân farkından başka seçebileceğimiz bir şey olmaması, o günün müşrikleri ile bu günün müşriklerinin ortak özelliklerinin aynı olduğunu vurgulamaktadır.
Ebu Cehile, Hacı dediğimiz için kimse şaşırmasın, garipsemesin, Ebu Lehepte hacıydı, Ebu sufyan da..
Biz onlara hacılığı çok görmüş olsak da, yakıştıramasak da “Onlar da Hacı idi.
O gün “ Hacı olmak için, kabe’yi tavaf ve Arafatta vakfe yapıldığı gibi, bu gün de aynı eylem gerçekleştirilmektedir, hacı adaylarınca.
O gün zihinler tarihten gelen cürufâtın, menfaat putunun, nefse tapınmanın, gücün yanında olmanın şekillendirmesi ile yapılan haccın, bu gün de benzer motifleri taşıdığı gerçeğini değiştirmemektedir.
Vahiyden bağımsız olarak yapılan Haccın dünü ve bu günü arasında bir fark kalmadığı realitesi ıskalanamaz.
İtikadÎ sapmaların vahiyle düzeltilmediği kişi ve toplumların haccının eşitliği yadsınamaz, hacı dediklerimizin benzerliği garipsenmemelidir.
Bir Müminin haccı ile kıyas dahi edilemeyeceğinin de altı çizilmelidir.
Hac ve şeairlerinin toplumsal birliğin dirliğin tevhidin tüm özellikleri ile yaşanması dilek ve temennilerimle.


