
Şathiyeler İslam akidesine ters midir? Şirk kültürü müdür?
SORU: ŞATHİYE: Türk Edebiyatının önemli nazım türlerinden biri olan Şathiyeler kaynaklarda şöyle tanımlanmaktadır: ‘Dudaklarda tebessüm uyandırmak maksadıyla söylenen sözler ve manzumeler olarak tarif edilen şathiyelerin, meczupların sözlerini taklîden yazılmış, zahirde saçma zannolunan, fakat şerh ve tahlili halinde manidar olduğu anlaşılan ifadelerdir. Bir de şathiyyât-ı sûfîyâne nevi bulunmaktadır. Şath, tasavvufî aşk hâlinin sarhoşluğu ile söylenen, halkın anlayamayacağı veya hoşuna gitmeyeceği sözlerdir. İnançlardan teklifsizce, alaycı bir dille söz eder gibi yazılsalar da, görünüşte saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği anlaşılır. ‘ Bu bağlamda edebi bir tür olan şathiyelerin İslam da tevhit akidesine ters bir tarafı mevcut mudur, bunlar şirk kültürü olarak mı yorumlanmalıdır?
CEVAP: Evet, bu konun tanımı şöyle yapılmaktadır: ”Şathiye, dini ve tasavvufi halk şiirinde mizahi manzumelere genel olarak şathiye adı verilir. Şathiyeler, mutasavvıf şairlerce söylenmiş ya da yazılmış, tasavvufi inançları dile getiren, anlaşılması yorumlanmasına bağlı şiirlerdir. Tasavvufi konuları işleyenleri şathiyat-ı sûfiyâne adını alırlar. Şathiyelerde Allah’ın celâl sıfatının değil, cemâl sıfatının ön plana çıkarıldığı görülür. Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi-Alevi şairlerinde rastlanır. Allah ile alay eder gibi yazılmış şathiyeler küfür sayılmıştır.
İsmail Hakkı, Şerh-i Kaside-i Yûnus Emre adlı risalesinde de şathiyye söyleyen ariflerin bu tür-sözlerden kaçınması gerektiğini belirtir. Ona göre, “Hafız, Şeyh Sadî, Mevlânâ ve Molla Cami gibi Tanrı ariflerinin mecazî sözlerini hakiki mânâda söylenmiş gibi yanlış anlayıp, yanlış değerlendirenlerin hatalı davranışları kadar, arif kişilerin zahir erbabını fitneye düşürecek sözler söylemesi de doğru değildir. Arifler muhatabının yanlış anlayacağı sözlerden kaçınmalıdır” demektedir. Bu tür şiirlerin ortak özellikleri şunlardır:
1.İnançlardan teklifsizce, alaycı bir dille söz eder gibi yazılırlar.
2. Görünüşte saçma ve dini esaslara aykırı sanılan bu şiirlerin içinde ince ve derin anlamlar, yorumlandığında tasavvufla ilgili değişik konuların olduğu görülür.
3. Tanrıyla konuşur gibi şakalaşırcasına yazılan şiirlerdir. Yapılan tanım ve özelliklerinden de anlaşılacağı gibi, böyle bir edebiyat türünün ve anlayışının İslam’ın ciddiyetiyle, tevhit düşüncesiyle bağdaşması mümkün değildir. Tevhit ehli bir Müslüman’ın din, iman, Allah ve peygamber’den alaycı bir üslupla bahsetmesi düşünülemez. Bunu ne edebiyat adına ne de başka şey adına yapamaz. Geçmişte Allah, Peygamber ve onun getirdiği ayetler ile alay eden münafıklara karşı Kur’an’ın çok acı bir ikazını görüyoruz: “Münafıklar, kalplerindekileri bütünüyle haber verecek bir surenin tepelerine inmesinden çekinirler. De ki, alay edip durun bakalım, Allah o sizin çekindiğiniz şeyi kesinlikle ortaya çıkaracaktır. Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile, O’nun ayetleri ile ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? Boşuna özür dilemeyin, iman ettik dedikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını affetsek bile bir kısmını suçlarında ısrar ettikleri için azabımıza uğratacağız. Münafıkların erkekleri de kadınları da birbirlerinin tıpkısıdırlar; kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Gerçekten münafıklar, yoldan çıkmışların ta kendileridir.” (Tevbe 9/64-67) Bu ayetleri okuyan bir mümin sanat yapacağım diye mukaddesatını asla hafife almaz. Diline dolayıp oyun ve eğlence malzemesi yapmayı aklından bile geçirmez. Ancak onun azameti karşısında ittika eder, saygı duyar. Fakat konu tasavvuf olanca işler değişiyor. Adam en olmaz şeyleri yapıyor, sonrada “bu işin zahiridir esas sen batıni yönüne bak” diyerek istediği gibi yorumlamaya kalkıyor. Tasavvuf konusunu uzun yıllardan beri tetkik ve takibimiz sürmektedir. Bunun sonuçlarını da dergimizde yayınladık. Özellikle büyük mutasavvıflardan Muhıyddini Arabî, Celaleddini Rumi, Molla Cami, Şemsi Tebrizi, Beyazıdı Bestami ve benzeri kimselerin eserlerinden alıntılar yaparak okuyucumuz ile paylaştık. Bunların felsefesinde vahdeti vucud ve vahdeti şuhud anlayışı hâkimdir. “La mevcude illallah, La meşhude illallah= Kâinatta Allah’tan başka var olan kimse yoktur. Görünen her şey Allah’ın o şekildeki görüntüsüdür. Yani taş, kuş, ağaç, dağ Hepsi Allah’ın o suretteki görüntüsüdür. Kâinatta AllahTan başka kimse olmadığına göre, her neye tapsanız Allah’a tapmış olursunuz. Hatta şeytana bile tapsanız yine Allah’a tapmış olursunuz. Çünkü oda Allah’ın öyle bir görüntüsüdür” diyebilmektedirler. Daha değişik bir ifadeyle “Evin içinde evin sahibinden başka kimse yoktur.”yani ben Allah’ım demenin bir başka ifade biçimidir. Yine bunların şiirlerinde:
”Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi,
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni.”
Mısralarıyla ifade ederler. Yani, İlah olarak gökte âlemi seyreden ile, yeryüzünde âlemin seyrettiği aynı varlıktır. İmam Rabbani Mektubat’ının birinci mektubunda Allah’ın eşyada tecelli ettiğini, eşya içinde de en çok kadınlarda tecelli ettiğini ve bu nedenle “Ben bu kadınları seyretmeye doyamıyorum bitiyorum bu kadınları seyretmeye” diyor. Aynı anlayış Muhıyddin’i Arabî’nin Fususul Hikem’inde ve Mevlana’nın Mesnevi’sinde de değişik biçimlerde ifade edilmektedir. Bu nedenle tasavvuf felsefesi şirk felsefesidir. Biz Tasavvufun İslam’dan ayrı bin din olduğunu yıllar önce ilan etmiştik. Her ne kadar İslamî motifleri kullansalar da, Akidesiyle, ibadetiyle ve anlayışıyla İslam’dan ayrı bir dindir. Dergimizin ilk editörü Ercümend Özkan :” Şirk İslam’dan öcünü tasavvuf yoluyla almıştır. Batılın hak, kurdun kuzu suretinde görünmesidir” sözleriyle tanımlamıştı tasavvufu.
Allah Teâlâ Kur’anda Müminlere:” Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah’tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun!” (Ali İmran 3/133) buyururken; Yunus Emre’ye ait olduğu söylenen mısralarda:
”Cennet -Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri,
Başkasına ver onları, Bana seni gerek seni” diyebilmiştir.
Müslüman’ın neye nasıl inanacağını, nasıl ibadet edeceğini, hangi işi nasıl yapacağını, hangi suça ne ceza vereceğini, neyi doğru neyi yanlış kabul edeceğini, Hakkın ve batılın, adalet ve zulmün ne olduğunu, şirkin, küfrün, imanın ve inkârın ilkelerini, hayatın ve ölümün kanununu Allah belirler Teslim olan kul da bunlara harfiyen uymaya çalışır. Haddini bilir. Rabbine sadece niyaz eder. Asla naz edemez. Din konusunda Kur’an’dan başkasına da asla itibar etmez. Sonuç olarak şu mısraları hatırlatmak istiyoruz:
Allah’a dayan, saye sarıl, hükmüne ramol.
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol


