
“MEDENİ BATI”NIN GERÇEK YÜZÜ -“7 Ekim” Sonrası REEL Politik Okumalar-
Mete Yarar’ı bir çoğunuz tanıyorsunuzdur. Savunma Sanayii’ndeki gelişmeler ve bölgesel/küresel düzlemde reel-politik okumalarıyla tanınan uzman bir kişilik. Bahse konu uzmanın son günlerdeki bir değerlendirmesi dikkatimi çekti. Zira çok çarpıcı bir değerlendirmenin ötesinde “Batı”nın gerçek yüzünü ortaya koyan ve küresel güçlerin önemli unsurlarından olan Siyonist İsrail’in, özellikle bölgesel planlarını öne çıkaran bir okumaydı bu. Ne diyordu Mete Yarar, kısaca dikkatlerinize sunalım…
“İsrail Türkiye’ye geldi! İşbirlikçileri aramızdalar”…
İsrail bu topraklarda; işbirlikçileriyle bu topraklarda, Amerikası ile bu topraklarda; Türkiye’de devşirdiği aydını ile burada…
Siz, İsrail’in vadedilmiş topraklarının, süreç içerisinde, Türkiye sınırları içindeki kısmını da ele geçireceğini mi zannediyorsunuz? İsrail bu topraklara geldi!..
Nasıl burada İsrail?
PKK’sı ile burada!.. Ermenilerin zaman zaman gündeme taşıdıkları harita ile PKK’nın beklentisini ortaya koyan harita ile İsrail’in Türkiye ile (ilgili) beklentisini ortaya koyan harita birbirleriyle çakışıyor! PKK’nın içerisinde yaklaşık yüzde 30 civarında Ermeni kökenli militan var dedik! Ne var ki yaklaşık 5-10 senedir bu gerçeklik dile getirilmiyor. Ne oldu da bunları ifade etmekten vazgeçildi? Yoksa PKK örgütünün yapısı mı değişti? Bu söylemden birileri mi rahatsız oldu?
(Hatırlayın) PKK terör örgütü, en son Azerbaycan savaşında, babasının hayrına mı Karabağ’da (Ermenilerin safında) savaşmaya gitti?
Şu anda PKK’nın bir parçası olan YPG’liler helikopterlerle İsrail’e taşınıp Gazze Savaşı’na katılıyorlar mı, katılmıyorlar mı?..
“Kimin eli kimin cebinde!?”
“Radikal Batıcı” bir eksende kurgulanan ve neredeyse yüzyıl küresel güçlerin vesayetinde bulanan Türkiye Cumhuriyeti, değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda, -yeni konumu ve misyonuyla- ‘sistem içi’ bir çıkış arayışına girdi. Daha doğru bir ifadeyle bölgemizdeki değişim ve dönüşüm sürecinin I. aşamasında “ABD projesi’nin bir parçası olan” Türkiye, sürecin II. aşamasında ABD/küresel güçlerin strateji değiştirmesi/“Kaos stratejisi”ne geçmesiyle, gelecek ve güvenlik kaygılarıyla, bir anlamda, böyle bir ‘sistem içi’ çıkış arayışına zorlandı. Aynı zamanda bölgesel ve küresel gelişmeler Türkiye için risklerden daha çok imkanlar/avantajlar sağladı. ABD’nin, küresel ve (geniş anlamıyla) bölgesel politikalarının dümensiz/başarısız, aynı zamanda geleceği olmayan bir niteliğe sahip olması nedeniyle Türkiye, beklenilenden daha stratejik konuma evrilmiş oldu. Hatta 7 Ekim Aksa Tufanı Harekatı sonrası gelişmelerle ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceğiyle ilgili okumalarımız, kimilerince iddialı olarak değerlendirilirse de malum süreçler boyunca, ısrarla ve ‘ideolojik duruşun netliği korunarak’/sistem-dışı bir bakış açısıyla sürdürüldü. ABD başta olmak üzere küresel güçlerin, bölge ülkeleri üzerindeki hakimiyetlerini devam ettirmek adına, bir proje dahilindeki tehditlerinin somut bir görünüm arzetmeye başladığına şahit olduk. Ama süreç kritik bir dönüm noktasına doğru hızla ilerlemektedir. Siyonist İsrail’i kayıtsız şartsız destekleyen ABD/Batı, ya yeni Türkiye ile “güçlü” bir uzlaşma sağlayarak bölgedeki etkinliklerini, en azından bir kısmını, korumak isteyeceklerdir. Ya da somut gelecek beklentileri çerçevesinde önemli hamleler yapan yeni Türkiye ile karşı karşıya geleceklerdir. Ki bu karşı karşıya geliş yalnızca bugünkü Türkiye ile olmayacak, “çok kutuplu” dünya dengesine doğru yol alınan bir süreçte malum güçler de bu savaşa, bir şekilde katılacaklardır. Kaçınılmaz olarak…
Yeni Denge Arayış Süreci’nde Gelinen Aşama
Küresel ve bölgesel değişim sürecinin geldiği aşamada şu tespitleri yapmamız mümkün:
- ABD/Batı, gerek bölgesel düzlemde ve gerekse de küresel düzlemde etkinliğini/hakimiyetini kaybetme sürecini yaşamaktadır. Ve bu durum her geçen gün hızlanmakta ve derinleşmektedir…
- Söz konusu değişimin, düşünsel bir devrim sonrasında gündeme gelmemesi(!) nedeniyle, bir süre daha, ideolojik olarak “Batı medeniyeti”nin hakimiyeti devam edeceğe benzemektedir…
- Uzun sayılabilecek bir süredir Batı’nın vesayetindeki Türkiye, ABD/Batı’nın tüm yanlışlarına, ‘güvenlik ve gelecek kaygılarını arttıran’ politikalarına maruz kalmaktadır. Değişen şartların açtığı alanda ‘sistem içi’ çıkış arayan yeni Türkiye gerçekliğiyle birlikte denge/dengeci politikaların öne çıktığı, önüne çıkan fırsatları iyi değerlendiren bir Türkiye ile karşı karşıyayız…
Bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde ihmal edilmesi mümkün olmayan bölgesel güç İran ise güçlü bir siyasi devrim’in devamını getirememiş, Humeyni sonrası yaptığı hatalarla güç kaybetmiş bir görünümündedir, ne yazık ki!..
Ezcümle değişim ve dönüşüm sürecinin ulaştığı kritik aşamada “Batı”nın düşüşte, “Doğu”nun da yükselişte olduğu tespitini yapmamız gerekmektedir. Ve küresel ve bölgesel değişim sürecinde “Batı”nın bir parçası olarak gözüken ve ABD’nin strateji değiştirmesi ve yeni bir sürece girmesine kadarki yeni Türkiye’nin duruşu ile gelinen aşamadaki duruşunda reel-politik düzlemde, ciddi farklılıklar bulunmaktadır…
Kısaca hatırlatmaya çalışalım yeni Türkiye’nin denge/dengeci politikalarla ‘sistem içi’ çıkış arayış sürecindeki kritik kararlarını .Ki yukarıdaki okumalarımız doğru anlaşılsın!
BOP/GBOP’un I. döneminde ABD/Batı’nın tartışmasız müttefiki olan yeni Türkiye, ABD’nin strateji değiştirdiği II. dönemle birlikte kritik bir karar aşamasına gelmiştir… Özellikle de Irak-Suriye ekseninde oluşturulmak istenen “Terör Koridoru/ABD-İsrail Koridoru”nun gelecek ve güvenliği için ne anlam ifade ettiğini doğru okumuştur, yeni Türkiye. Ancak bu kararını sahaya yansıtmakta zorlanmış, ‘dengeci politikalara’ rağmen özellikle ABD ve AB’nin operasyonları ve yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ne var ki yeni Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasındaki cesur hamleleri önemli sonuçlar doğurmuştur… Ancak, bahse konu denge/dengeci politikalarıyla Rusya ile ortak çıkarlar merkezli önemli bir yakınlaşma sağlayan yeni Türkiye’nin, başta komşuları olmak üzere Körfez ülkeleriyle ve onlarla yakın ilişkisi olan bölgenin güçlü ülkesi Mısır ile de ilişkisi en alt düzeye inmiştir. Ki Türkiye, Mursi’yi kanlı bir şekilde deviren Sisi yönetimi’ne sadece bölge ülkelerinin güvenliğini tehdit eden politikaları nedeniyle karşı bir duruş göstermemiş, aynı zamanda “ahlaki” kaygılarla da duruşunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Nitekim, özellikle Mısır’daki gelişmelerden sonra ABD’nin ‘Kaos stratejisi’nin yansımaları bölgede belirginleşmiş ve ABD-İsrail politikaları bölgede etkinliğini arttırmıştır. Hatta Abraham anlaşmaları ile Körfez Ülkeleri de (Katar hariç) değişim sürecindeki trende aykırı olarak ABD-İsrail’in tam kontrolünde bir görüntü vermişlerdir. Ancak bu durum uzun sürmemiştir. ABD’nin küresel ve bölgesel düzlemdeki başarısızlıkları, küresel çaptaki enerji ve gıda krizi ve ABD ve İngiltere’nin tahrik ettiği Ukrayna-Rusya savaşı’nın yansımaları, bölge ülkelerinin güvenlik ve gelecek kaygılarını arttırmıştır. Ve süreç içerisinde bölge ülkelerinin Çin ile ilişkileri artarken bu arada önemli adımlar atmış olan Türkiye ile de yakınlaşmayı güvenlikleri ve gelecekleri için kaçınılmaz görmeye başlamışlardır. Yani iddia edildiği gibi Türkiye, “tükürdüklerini yalamadı”. Konjonktürdeki değişimin bir gereği olarak gündeme gelen bölge ülkelerinin yakınlaşma eğilimlerine, kendi çıkarlarının bir gereği olarak, karşılık verdi. Dolayısıyla Türkiye’nin Irak-Suriye eksenindeki stratejik hamleleri devam etti. Bilhassa Türkiye’nin Irak ile “Refah Yolu Projesi”, bölge ülkelerinin bir kısmının içinde yer aldığı, bir kısmının da, bölgenin güvenlik ve refahı için önemli gördüğü bir proje olarak okundu… Söz konusu projenin Türkiye sınırından sonra bir kolunun Avrupa’ya, bir kolununda Zengezur Koridoru üzerinden Asya-Pasifik’e bağlanacak olması “Batı’nın bir kısmını rahatsız ederken “Doğu”yu da sevindirmiş oldu. Bir başka ifadeyle, son zamanlardaki gelişmeler, öncelikle Körfez ülkeleri açısından, sonrasında da Mısır’ın, güvenlik ve gelecek kaygılarını yoğunlaştırmış olması açısından bölgede yeni arayışları gündeme getirdi.
Mısır-Türkiye ilişkilerindeki gerginliğin, 12 yıl sonra, bölgedeki jeo-politik dengelerin değişimi ile yeni bir sürece girmiş olması stratejik öneme sahip. Söz konusu ilişkileri kuşatan “jeo-politik dengeler”in değişiminin yanı sıra 7 Ekim-Aksa Tufanı Harekatı’nın Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail ve destekçilerinin/“Batı”nın bölgeyle ilgili planlarının deşifre olması da bölgedeki dengeleri değişim sürecine zorladı. Dolayısıyla Türkiye-Mısır ilişkilerinin normalleşmesinin, Mısır’dan çok bölgenin geleceği ve Türkiye için stratejik öneme sahip olduğu da bir gerçekliktir. Aradaki sorunların çözümü için de Mısır’ın bazı zorunluluklarının yardımcı olacağı beklentisi de öne çıkmaktadır. Özellikle Doğu Akdeniz başta olmak üzere enerji yolları konusundaki sorunların çözümü için uygun bir vasatın oluşma ihtimali güçlü gözükmektedir. Aynı zamanda Libya ve bazı Afrika ülkelerine Türkiye’nin yakınlaşması, iki ülkenin de yararına sonuçlar doğurabilir. En kritik olanı da Siyonist İsrail’in, Filistin coğrafyasındaki soykırım sürecinin geldiği vahim aşamada Filistinlileri sınır dışına taşıma planına karşı Türkiye, Mısır’a destek verebilir. Keza, Filistin’e yapılacak yardımlar da Mısır üzerinden gerçekleştirilebilir…
Bölgede stratejik koridorların konuşulduğu kritik bir dönemde Kızıldeniz başta olmak üzere bir çok soruna da çözümler üretilebilir. Ki (sistem-dışı) net bir ideolojik duruşa sahip olanlar dahi, küresel değişim sürecinin geldiği kritik aşamada 7 Ekim sonrası bazı gelişmelerin hızlanmasıyla oluşabilecek reel-politik tartışmalar yapabilmektedirler.
Yeni Türkiye’nin BRICS Üyeliğinde Son Aşama
Türkiye’nin BRICS’e üye olup olmayacağı, bölgede yeni denge arayışı sürecinin belirli bir aşamasından sonra zaman zaman gündeme geldi…
Konuyla ilgili son haberlerle birlikte Türkiye Dışişleri Bakanlığı henüz bir açıklamada bulunmadı. Rus yetkililerin yaptığı ilginç açıklamada ise “Ankara’nın BRICS’e olan ilgisini öteden beri bildikleri” ifade edildi. Dolayısıyla son zamanlarda konuyla ilgili haberleri doğrulamadıkları gibi yalanlamadılar da. Öyle ki Türkiye’nin BRICS’e girmesiyle ilgili bir bilinmezlikten çok hangi şartlarda, hangi konjonktürde gireceği hususu gündemi meşgul eder hale gelmiş bulunmaktadır.
2017 yılında Hazine ve Dış Ticaret Bakanı Mehmet Şimşek, o gün itibarıyla Türkiye’nin BRICS’e üye olmasa da BRICS’in kurduğu (yeni) Kalkınma Bankası’na üye olabileceğini ifade etmişti… 2018 yılında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, BRICS toplantısına katılmak üzere Güney Afrika’ya gitmişti… 2024 yılında da Hakan Fidan’ın 5 Haziran’daki Çin ziyareti ile birlikte ‘Türkiye’nin BRICS’e ilgi duyduğunu’ ifade etmesinin hemen akabinde BRICS’in Dışişleri bakanlarının Rusya’daki toplantısına katıldığını da bilmekteyiz.
Malum çevrelerin, küresel ve bölgesel değişim sürecinin kritik aşamalarında, -‘Sistem içi’ çıkış arayışındaki Türkiye gibi ülkelerin- bazı zorunlu adımlarını “eksen değiştirme”, “Batı” veya “Doğu”yu seçme bağlamında değerlendirdiklerine sık sık şahit olduk. Halbuki Türkiye gibi ülkelerin kendi ayakları üzerinde durabilecek güce ulaşıncaya kadar, bölgesel ve küresel değişim sürecinin açtığı alanda denge politikası uygulaması kaçınılmaz bir durumdur. Batı blokunun içinde gözüken Türkiye’nin, müttefiklerince ambargo ve yaptırımlara maruz kalması halinde yeni denge arayışı süreci ile birlikte belirginleşmeye başlayan bir başka bloka geçmesi akıl karı değildir. Olsa olsa, reel-politik olarak isabetli okumalarla sürecin kendilerine açtığı alanı dikkatli/dengeli bir şekilde kullanmak isterler. “Çok kutuplu” bir dünya dengesine doğru yol alınan bir süreçte, Türkiye gibi ülkelerin, jeo-politik ve jeo-stratejik avantajlarını doğru bir şekilde hissettirmek istemeleri de kaçınılmazdır. Üstelik, yeni denge arayışı sürecinin Türkiye’nin önünü büyük oranda açtığı, ciddi fırsatlar sunduğu bir vasatta böyle bir duruşa mecburdur, yeni Türkiye!
Şu hususun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekir ki yeni Türkiye’nin, özellikle (geniş anlamıyla) bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde, ABD ve AB karşısında, -ideolojik duruşunu koruyarak- Rusya ve Çin ile ilişkilerini, daha çok ekonomik boyutuyla güçlendirmek istediği bilinmektedir. Uluslararası sistemdeki yeni denge arayışı sürecindeki evrilmenin hızla “çok kutuplu” bir yapıya işaret ettiği bir vasatta yeni Türkiye’nin BRICS’e, hatta ŞİO(Şangay İşbirliği Örgütü)’ya üyeliğinin gündeme gelmesinde şaşılacak bir durum yoktur! Her ne kadar yaşanan bölgesel ve küresel süreç, daha çok ekonomi ve proje bazlı (enerji ve ticaret hatları ağırlıklı) bir niteliğe sahip gözükse de “Güçlü’nün haklı görüldüğü” bir dünyada, ABD ve AB’nin yeni Türkiye’yi ambargolarla ve yaptırımlarla sıkıştırdığı, kritik bazı konularda dışlamaya çalıştığı bir vasatta, Rusya ve Çin’in dengeleyici bir unsur olarak görülmesi kaçınılmazdır. Küresel ve bölgesel değişim sürecinin açtığı alanları kullanarak “sistem içi” bir çıkış arayışında olan yeni Türkiye, başta Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) olmak üzere malum hamleleri ve açılımlarıyla kendi eksenini oluşturma yolunda ciddi bir mesafe alıncaya kadar da denge/dengeleyici bir politikaya mecbur olduğu da aşikardır.
Kuruluş tarihi 16 Haziran 2009 olan BRICS’e üye ülkeler; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’ya (Mısır, Etiyopya, İran, BAE, Suudi Arabistan, Arjantin, Azerbaycan ve Türkiye) de ya katılmışlar ya da katılma niyetlerini bildirmişlerdir…
Keza Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİO)’nde -Ki Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tataristan tarafından 1996 yılında oluşturuldu-, 2001’de Özbekistan’ın da katılımıyla üye sayısı 6’ya çıktı… 2017’de Hindistan ve Pakistan’da örgüte katıldı… 2021’de gözlemci statüdeki İran’ın da katılımıyla üye sayısı 9’a çıktı…
ŞİO’nun amacı, üye ülkeler arasında karşılıklı güven, iyi komşuluk ilişkilerinin güçlendirilmesi, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarın korunması için ortak çaba sarfedilmesi, terörizm, köktencilik, ayrılıkçılık, örgütlü suçlar ve yasadışı güçlerle ortak mücadele edilmesi… Ayrıca siyaset, ekonomi, bilim ve teknoloji, kültür ve eğitim, enerji, çevre konularında işbirliğinin geliştirilmesi…
ŞİO’nun, son dönemlerdeki gözlemci ülkeleri, Afganistan, Moğolistan, Belarus… Diyalog ortağı ülkeleri, Türkiye, Azerbaycan, Sri Lanka, Ermenistan, Kamboçya, Nepal, Suudi Arabistan, Mısır, Katar…
Ezcümle, BRICS’in varlığı ve hızla büyümesi hususu doğru okunmalıdır. Özellikle küresel finans, dolayısıyla küresel ekonomideki yeni denge arayışı sürecinde BRICS kritik öneme sahiptir…
BRICS’in yanı sıra yukarıda amacını ve üyelerini dikkatinize sunduğumuz ŞİO’nun varlığı da kritik öneme sahiptir. Ve bunlar, çok kutuplu yeni denge arayışı sürecinin dinamikleri bağlamındaki doğru okumalarla varılabilecek sonuçlardır.


