GenelYazarlardanYazılar

Hudâ’yı Kendine Kul Yaptı, Kendi Oldu Hudâ; 

İman dinamik bir kavramdır. O sıcak samimi hatta tutkulu bir bağlılıktır ve sonucunda insanı eylem/ hareket üretmeye motive eder.

Allah’a iman sadece kelimelerle dile getirilen bir inancı ifade etmez, inanan insanın düşüncelerini, eylemlerini ve sorumluluklarını da içerir.

İman, bilinçli bir içeriğin, insan iradesini etkisi altında bulundurma sözü verişidir. Nitelikli bir sözleşme, anlaşmadır.

İman kendi dışından gelebilecek tüm saptırmalara karşı nitelikli bir bilincin koruma kalkanıdır. Vahyin sınırlarını ne aşabilir ne de o sınırdan taşabilir. Yegâne bağlı olduğu merkez / Kaynak Vahiydir.

İnsanlık oldum olası ana merkezden kaymaya meyillidir. Nefsinin fısıltıları, dünyaya ve mala olan sevgisi, kendince masum bahanelerin ardına saklanması ile tezahür etmektedir.

İman eden insanın iman ettiği varlığı tanıması veya tanımaması ile ilişkili olarak, sağlıklı veya sağlıksız sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İnanılan varlıkla kurulan ilişki, onu nasıl tanımladığı, algıladığı temel referansları ile iletişimin kurulması veya kurulamaması ile doğrudan ilişkilidir.

Bu bağlamda genellikle veya özetle iki algıdan söz edebiliriz.

1. Korku ve sevgi merkezli Allah anlayışı.

2.Folklorik bilgilerden ve tartışmalı kaynaklardan çıkarak oluşturulmuş Allah anlayışı.

Bu iki algı biçimi vahyin şekillendirdiği algı biçimine benzeşir gibi gözüküyor olsa da, aslında yer yer çelişki barındırmaktadır.

Birinci maddede ifade edilen korku ve sevgi merkezli Allah algısı, inanan kimsede dini duygular, ilahi olan öteki ile duygusal bağın ifadesidir.

İnsan Allah ilişkisi bütünüyle duygusal değildir, fakat bu ilişki duygular içinde vücut bulur.

İnananların bir bölümü, Allah’ la ilişkilerinde Allah’ın sevgi dolu varlığını ön plana çıkarmaktadırlar.

Bir başka bölümü ise, hayatın bir sınav ortamı olduğu, Allah’ın her an gözetlediği vurgusuyla korku ve kaygıyı ön plana çıkarmaktadırlar.

İkinci bölüme giren Allah tasavvuru ise, Aklımızın sınırlı olduğu ve metafizik alanın aşkın bir alan olduğu doğrudur. Ancak durumun böyle olması, insanların bu konuda ellerinden gelen en doğruyu aramalarına engel değildir.

Allah inancı, temel bir inanç ve insan doğasında temeli olan bir inançtır. İnsan zihinsel gelişimine ve eğitimine paralel olarak inancını rasyonel deliller desteğinde değerlilerini içselleştirebilir.

Bu iki akli ve nakli yaklaşımlardan sonra konuya başka bir açıdan dokunmanın gerektiğine kaniyim. Allah, Arap dilinin ve edebiyatının fasih /netliği içerisinde kendisinin ne olduğu, ne olmadığı vahiy kitabında açık anlaşılır bir şekilde anlatmıştır. Ne garip ki insan! Allah’ın zatına olur olmaz yüklemeler yaparak kendisini kandırmaya tâbi tutar ve yol (Sıratı Müstakim)den çıkar/ çıkartmışlardır.

Bu algı ve anlayışların özeti olarak, İnsan Allah ilişkisi, tahkiki bir içeriğin· bilgisi değil, varoluşun Ötekine doğru hareketidir.

İman kendisini sarsan tecrübelere göre yenilenir ve Tanrı tarafından gelen mesaja kulak verir. Allah anlayışını rivayet kaynaklarından ve toplumsal yaklaşımlardan yola çıkarak oluşturanlarda korku ve kaygının baskın olduğu görülmektedir.

İnsan ve toplumlar, tarihin derinliklerinden hareketle bilinmektedir ki; Vahyi sevememiş, ona doğrudan müdahale edemediği için, kelime ve kavramların içini boşaltarak.  Nefsini dinin ikinci kaynağı olmaya /yapmaya azami gayreti göstermiş ve bunda da bayağı başarılı oluştur.

Hal böyleyken, folklorik Allah inancı zatı ile daha çok meşgul olarak zihinlere işlemiştir. Allah kendi zatı ile ilgili kısa notlar halinde bilgi verirken, asıl esas öz dediği vahyin içeriğinin bilinmesi yaşanması iken, bunun bağlamını da “ ey iman ve amel sahipleri denklemiyle tamim etmektedir. Lakin kim dinler onu! Ona daha şık methiyeler dizmeyi marifet zannedenlerden geçilmiyor.

O bizden ne istiyor? Ne istemiyor diye kitaba bakmak, onun sözünün üstüne söz etmemek gerekirken.

Bu noktada Şiar M. Akif’in eleştirel şiirini anmanın tam da yeridir.

Yazının başlığına gelecek olursak,

Merhum M.Akif’in bir şiiriyle son vermek istiyorum

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;

Bütün o işleri Rabbim görür; Vazîfesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi keyfine bak!

Onun hazîne-i in`âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr`ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O`na âid; Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninse de, mes`ûl olan verişten, O;

Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı O.

Yanlış kader algısının ürettiği Allah algısı ile insan toplumları heder olup gitmekte, gitmeye devam etmektedir.
Merak edip, sorumluluk hissedip teknik el kitabımızdan Allah tasavvurumuzu sahih temel üzerine bina etmeliyiz.

Yarın ellerimiz yanımıza düşmeden. Aklımız başımızda canımız tenimizdeyken yapmalıyız bunu. Hesabı veremeyenlerden olmamak için.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir