
DURUN “KALABALIKLAR”! -Bu Cadde Çıkmaz Sokak-
“Güçlü”nün haklı görüldüğü küresel ve bölgesel düzende/düzensizlikte, özellikle kendilerini İslam ile tanımlayanların hatalı tanımlamaları ve hatalı beklentileri devam etmektedir. Öyle ki tarihin değişik dönemlerinde insanlığın hayatında sık tekrarlanan ibret vesikalarına rağmen, -temel referanslarını yeterince dikkate almayan müslümanlar da- önyargılarla, yaşananlardan ibret almadan hareket etmekte ısrar ediyorlar, ne yazık ki. “Sistem-içi” çıkış arayışlarındaki güç ve çıkar mücadelelerin de farklı beklentilerine rağmen, ortak paydada bir araya gelebilme arayışları yerine, “dost edinmemeleri” gerekenlerle birlikte, romantik demokrat bir çizgide, bir yerlere varabileceklerini zannetmektedirler. Görünen odur ki “sistem-içi” çıkış arayanlar, geçmişte olduğu gibi hatalı okumalar ve hatalı beklentilerle “binmişler bir alamete gidiyorlar kıyamete”! Mazlumların/Müslümanların zulme uğradığı bir zamanda dahi!
Abdülvahab M. El-Messiri, Kalemin Dansı Göstergenin Oyunu-Seküler Emperyalist Epistemoloji- adlı kitabında “Batı medeniyeti”nin ürünü olan emperyalizmin felsefi temelleriyle ilgili şöyle bir tespitte bulunuyor. “Emperyalizm Batı medeniyeti’nden ve Batı’nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir.” Ve, ‘yönetim felsefesi olarak Demokrasiyi, ekonomik düzen olarak Laissez-faire’yi(bırakınız yapsınlar), evrensel felsefe olarak Rasyonalizmi/Humanizmi benimsemiş Batı’nın, Liberal, Hümanist ve aydınlanmış bir medeniyet olma halinin emperyalizm ile çeliştiği gerekçe olarak gösterilerek bu iddiaları delillendirmeye çalışılır… Oysa, ‘Aksine dikkatlerimizi seküler epistemolojik düzleme (bilgi felsefesi, bilgi-bilim sorununu esas alan felsefe,..) yoğunlaştırdığımızda ortada bu felsefeler ile emperyalist tasavvur arasında çok güçlü bir bağın olduğunu görmemek mümkün değildir’, kanaatine varır el-Messiri… Aynı zamanda, Sekülerizmin, son planda, ‘din ve devletin birbirinden ayrılması değil, daha çok epistemolojik ve etik bağlamında mutlak/aşkın değerlerin hayattan silinmesi’ olduğunun da altını çizer. Dolayısıyla bütün dünya, -insanlık ve doğa- sömürelecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibarettir, Batı düşüncesine göre…
İmparatorlukların tasfiyesinden sonra sömürünün çok daha ötesinde bir derinliğe/anlama bürünen emperyalizm, Yahudi siyonizmi ile çıkar işbirliği yapan Hristiyan Siyonizmi ve diğer küresel güç odaklarıyla birlikte küresel ve bölgesel sistemlerin kontrolünde bugünlere evrilmiş bulunmaktadır. Tabii ki hak-batıl mücadelesinin asıl taraflarından olması gereken Müslümanların, -malum süreçte hızla güç kaybetmeleriyle- “güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünyanın hakimiyet dönemi azgınlaşarak devam edegelmiş bulunmaktadır. Her ne kadar 1980’li yıllardan itibaren görünür hale gelen bölgesel ve küresel değişim/yeni denge arayışı sürecinin reel- politik anlamda olumlu boyutları bizlere yeni bir dünyanın işaretlerini verse de Müslümanların henüz bir “güç” olamaması değişim sürecinin Tevhidi anlamda olumluya doğru hızla evrilmesini engellemektedir. Evet, (sözde) Medeni Batı düşüncesinin ürünü “güçlünün haklı görüldüğü” dünya düzeni çöküş sürecine girmiş bulunmaktadır. İki kutuplu dünya düzeninden tek kutuplu bir düzene doğru değil, çok kutuplu bir dünya düzenine doğru evrilme süreci hızlanarak devam etmektedir. Lakin çok kutuplu bir dünya düzeninin olumlu yansımalarının, “Adaletli”, daha doğru bir ifadeyle ‘mazlumların çığlıklarına cevap verebilecek’ bir “güç dengesi”ni ortaya çıkarması beklenilmemektedir. Yenidünyanın ideolojik arkaplanında da “Batı düşüncesi”, Seküler Emperyalist Epistemoloji’yi görmeye devam etmekteyiz.
Ne yazık ki kendilerini İslam ile tavsif etme cüretini gösterenlerin büyük çoğunluğunun Allah’ın kitabı, -Yaşayan Kur’an olan- Allah’ın Resul-Nebi’lerinin örnekliğini yeterince kavradıkları/içselleştirdikleri bir “güç”/yapı oluşturamadıkları bir dünyada yaşamaya devam etmekteyiz. Kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük bir kesiminin hatalı (mücadele) yöntem tercihleri ve “sistem-içi” mücadele yönteminin ilke ve ahlaktan uzak her yolunu kullanarak yürüttükleri çıkar ve güç mücadeleleri, gerçekten ibret vericidir. Daha da ötesi, mazlumlar/müslümanlar açısından en zor dönemlerde bile yaşananlardan ibret alınmaması, hatalı okumalar ve hatalı beklentilerle Müslümanların Sorunlu Tarihi (MST)’ndeki olumsuzluklar tekrar edilmektedir, tüm uyarılara rağmen…
Hâlbuki geçmişte ve günümüzde yaşanan ve yaşanmaya devam edeceğe benzeyen büyük bir sınav sürecinde, her şeye rağmen, olabildiğince, ortak paydalar üzerinden güçlerin birleştirilmesi için bir arayışta olmak gerekmez mi? Müslümanlara yönelik katliamlar ve soykırımlar devam ederken “algı yönetimi ve manipülasyonlar” ile içine düşülen açmazlardan uzaklaşmak için neden bir gayret gösterilmemektedir? Neden bölgesel ve küresel değişim/yeniden yapılanma süreçlerindeki reel-politik değişimlerin ne anlama geldiği ve dönemsel çıkış arayışlarındaki uzlaşma ve çatışmaların Müslümanların gelecek beklentilerine etkileri doğru okunamaz? “İçimizdeki beyinsizler”in hatalı okumaları ve tabanda hatalı beklentiler oluşturmaları deşifre edilemez mi? Yönetim felsefesi olarak, -emperyalizmin mızrak ucu- demokrasinin, ekonomik düzen olarak (liberal) serbest piyasanın ve felsefi arka planda rasyonalizmin esas alındığı (sözde) aydınlanmış Batılı sistemin hâkim olduğu bir düzende yaşadığımızı hala fark etmeyecek miyiz? Ve mevcut sistemde başarı ve başarısızlıkların ölçütünün ne olduğunu hala göremeyecek miyiz?…
Bölgemizde Yeni Denge Arayışları ve Trump Dönemi
Genellikle Filistin sorunu, 1947-48 tarihinden sonrasıyla ele alınır. Oysa gerek küresel güçler açısından ve gerekse de Filistin coğrafyasında yaşayan müslümanlar açısından sürecin başlangıcı Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından da önceye dayanmaktadır. 1947’li yıllardan sonra ise siyonist terör örgütlerinin Filistin coğrafyasındaki etkinlikleri belirginleşmiştir artık. Öyle ki 1948’de kurgulanan “siyonist İsrail devleti”, -Ki bahse konu terör örgütlerinin liderlerinin büyük çoğunluğu “devlet”in üst düzey yöneticileri olacaktı- küresel güçlerin bölgeyi paylaşım süreçleriyle paralel olarak hızla genişledi. Ama, bir süre Filistin coğrafyasının işgaliyle ilgili olarak anlatılanlarda küresel güçlerin asıl pozisyonu da pek öne çıkarılmadı. Malum 1948’de Siyonist İsrail’e devlet statüsü verilirken Filistin toplumuna özellikle net bir statü verilmedi. İki arada bir derede bırakıldı. Sonrasındaki gelişmelerde ise iki kutuplu dünya düzeninin küresel ve bölgesel dengeleri çerçevesinde gündeme gelen Filistin konusunda suni tartışmalarla birilerinin çıkarlarına uygun bir algı oluşturuldu. Ta ki 1980’li yıllarda netleşmeye başlayan bölgesel ve küresel değişim süreciyle birlikte görüldü ki ABD-(Siyonist) İsrail’in ortak planları ekseninde gelişmeler, yeni bir döneme doğru hızla evrilmektedir… Süreç içerisinde Gazze kıskaca alındı ve Batı Şeria’daki işgali tamamlamak üzere “yerleşimci” olarak kamuoyuna sunulan “gaspçılar”/“hırsızlar”ın sayısı her geçen gün arttı. ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgeye hakimiyeti ve kalan Filistin coğrafyasını işgal planının devreye sokulması için uygun konjonktür beklenirken de Hamas’ın Aksa Tufanı Harekatı ile bölgeye yönelik hesaplar deşifre oldu. Böylelikle bölgede yeni bir dönemden söz edilmeye başlanıldı.
7 Ekimde başlayan yeni dönem, Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail ve çıkar ortakları küresel güçlerin vahşi bombalamalarıyla devam etti. Kısa süreli ateşkese rağmen katliamlar ve soykırım sürecinin durdurulabileceğine dair bir güç dengesi henüz ortada yoktu. Ancak yaşanan vahşet sürecinde Hamas, gerçekten müslümanca bir sınav verdi. Kendilerini İslam ile tanımlayanların büyük bir kesiminin de gerçek yüzleri ortaya çıkmış oldu… “Güçlü”nün haklı görüldüğü küresel ve bölgesel sistemin ve onun arkaplanındaki “Batı düşüncesi”nin gerçek yüzü de ortaya saçıldı…
Bu arada kimi bölgesel güçlerin, iki devletli bir barış sürecini dillendirdikleri bir vasatta iki önemli gelişme yaşandı. Bunlardan biri, 8 Aralıkta Suriye’de yaşananlardı. Her ne kadar bir çok kesim hatalı okumalar ve hatalı beklentilerle Suriye’deki, dolayısıyla bölgedeki güç dengesini değiştirebilecek gelişmeleri yeterince basirette okuyamasalar da yeni Suriye, bir şekilde, yeni bölge anlamına gelmekteydi. Yeni Türkiye’nin terörle mücadelede içerideki başarısının yanı sıra sınır ötesinde de önemli mesafeler kat ettiği bir dönemde Suriye’deki “köklü” bir değişim gündeme geldi. Ki bu kritik gelişmenin Türkiye’ye Suriye’ye ve bölgeye yansımaları stratejik sonuçlar doğuracak niteliklere sahip gözükmektedir. Türkiye’de, Suriye’de terörün kontrol altına alınması uzun bir zaman diliminde bölgeyi terör örgütleri ile kontrol altında tutmaya çalışan küresel güçler açısından adeta bir dönüm noktası anlamına gelmektedir. Her ne kadar Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail ve onun proje ortağı/terör örgütlerinin baş hamisi ABD, Suriye’deki ve bölgedeki gelişmeleri kontrol altında tutabileceklerini düşünseler de gelecek, bölgedeki güç dengesi açısından öngörülebilir olumlu gelişmelere açık gözükmektedir…
Bölgesel ve küresel değişim sürecinin kritik bir aşamasında özellikle Filistin’deki soykırımın nasıl durdurulacağı ve Suriye’deki gelişmeler gündemin ön sıralarındayken ABD’nin yeni başkanı Trump’ın Gazze’deki Filistinlileri sürgün/tehcir planı gündemin başına oturtuldu. Daha doğrusu Trump’ın çılgınlıklarının tüm dünyadaki yansımaları gündemdeydi. Hatırlanacağı gibi katliamlar/soykırımın devam ettiği süreçte radikal Siyonist Netenyahu da Filistinlileri sürgünden söz etmişti. Ancak, Netenyahu’nun bu tehdidi Trump’ınki kadar ciddiye alınmamıştı. Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla yüksek perdeden dile getirilen bu plan, bizce doğru okunmadı. Zira, ister bu dengesiz çıkışlar, ABD’deki sistemin iç çatışmalarının yansımaları olsun, isterse de ABD-(siyonist) İsrail’in bölgeyle ilgili malum bir planının dışa vurumu olsun, bölgesel ve küresel güç dengelerinin geldiği aşamada sahaya yansıtılması, konjonktürel boşluklardan yararlanılarak tehcir gerçekleştirilse bile orta vadede bu gaspın devam ettirilmesi mümkün gözükmemektedir. Dışişleri bakanı Hakan Fidan’ın da ifade ettiği üzere, ‘böyle bir iddia absürd bir iddiadır.’ ‘Tarih bilmemek, bölgesel yeni denge arayışı sürecinin temel dinamiklerinden haberdar olmamak demektir.’ Yeni ABD başkanı Trump’ın bölgesel ve küresel dengeleri zorlayan dengesiz çıkışları, belki, -Kriz vasatında insanların kendilerine yönelik buyrukları kabul edebileceklerini iddia eden- “Şok doktrini” çerçevesinde okunabilir. Bir başka okuma da, ‘uzlaşmaya mecbur kalınabileceği öngörüsüyle pazarlığı üst perdeden başlatmak’ olabilir. Bölgenin tarihi geçmişi, Filistinlilerin/bir çok müslüman topluluğun kriz anlarında nasıl bir tepki göstereceklerini kestirememenin bir tezahürü olarak da değerlendirilebilir.
Trump’ın, ABD’nin tekrar eski gücüne kavuşmasına yönelik plan ve hamleleri ise hem ABD iç işlerinde hem de dışarıda ne durumda olduklarının farkında olmadığı anlamına gelmektedir. Gelinen aşamada küresel ve bölgesel denge arayışlarındaki güçlü trendin ne yönde olduğunu da okuyamamak anlamına geldiği değerlendirmesi de yapılabilir. Küresel ve bölgesel değişim sürecinde ABD’nin başarısızlıkları ve güç kaybeden küresel güçler arasında birinci sırada yer aldığı bir gerçeklik. Dahası 7 Ekim sonrası da ABD’nin güç kaybının hızlandığı da tartışılmaz bile. Küresel güçlerin/ABD’nin bölgedeki çıkarları ve hakimiyetini devam ettirmesi açısından “olmazsa olmaz” görülen Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail ise “sonun başlangıcı”nı gördüğünün farkında bile değil. Kendilerini, adeta İsrail’e borçlu hisseden Batı ülkelerinin de yeni dönemde kendi dertlerine düştüklerini de görmemek mümkün değil. Münih Güvenlik Konferansı Raporu’nda, katılımcı ülkelerin büyük çoğunluğunda yapılan anketlerde İsrail’in, artık bir “tehdit” olarak görüldüğü ABD’nin ise küresel düzlemde bir istikrar çıpası olmaktan öte, önlem alınması gereken bir “risk unsuru” olduğu ifade edilmektedir. Raporda Rusya ile ilgili de olumlu bir değerlendirme bulunmazken Türkiye ile ilgili olumsuz bakışın tersine dönmeye başladığı açıkça ifade edilmektedir…
Ezcümle, kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük çoğunluğu, Kur’an merkezli, Resul-Nebi örnekliğinde bir İslami bilince sahip olamadıklarından hatalı tanımlamalar ve hatalı beklentilerle malum birilerinin kontrolünde bir görüntü vermeye devam etmektedir. Hakikat arayışında ciddi bir mesafe katettiğini düşünen küçük bir kesim ise ulaştıkları seviyeyi bir “cemaat”/bir “yapı”/ “teşkilat” düzleminde kendilerini somutlaştıramadıkları bir gerçekliktir.
“Muasır medeniyet seviyesi”nin üstüne çıkma hedefiyle kurgulanan Cumhuriyet’in öncelikli misyonunun, Osmanlı bakiyesi üzerinde kurulan vesayetçi yapıların küresel güçler/müttefiklerinin hakimiyetinde tutulabilmesiydi… Ne var ki son zamanlarda, küresel ve bölgesel değişim sürecinin açtığı geniş alanda Yeni Türkiye, bölgesel denge arayışı sürecinin ortaya çıkardığı imkanları, -Aynı zamanda risklere rağmen- Küresel “sistem içi”nde bir çıkış arayışına girmiştir. Ve bu “sistem içi” çıkış arayışında, iki kutuplu bir dünya düzeninin çok kutuplu bir düzene doğru evrilmesi sürecinde denge/dengeci politikalarla dikkate değer bir seviyeyi, Yeni Türkiye yakalamış bulunmaktadır. Ki söz konusu “sistem içi” çıkış arayışına zorlayan şartları, reel-politik düzlemde iyi okuyan Yeni Türkiye, “Tarihi ve stratejik derinliğinin” de bilinciyle “sistem içi” duruşunun ve stratejik öneminin farklılaşmasıyla yeni bölgesel denge arayışında öne çıkmıştır…


