GenelYazarlardanYazılar

SURİYE’DE/BÖLGEMİZDE NELER OLUYOR?

Bölgesel ve küresel düzlemdeki yeni denge arayışı sürecindeki gelişmeler, zaman zaman kimi çevreleri pek şaşırtmaktadır. Hâlbuki değişim ve dönüşüm sürecinin temel dinamiklerini, yükselen ve düşüş süreci yaşayan küresel ve bölgesel güçlerin mevcut konjonktürdeki açmazlarını dikkate almayan sözde uzmanların hatalı okumaları ve hatalı beklentileri/öngörüleridir asıl şaşırtıcı olan. Suriye’de ve bölgede yaşanan mezhep ve etnik köken eksenli katliamları, algı yönetimi ve manipülasyonlarla insanımızın gözünden kaçıranlar, hatta işkence ve katliam yapanların gerçek çehrelerini gizleyenler, Suriye’deki son gelişmeleri de manipüle etmeye gayret etmektedirler. Oysa Mart ayının ilk haftasında Suriye’de yaşananlar, mezhep eksenli fitne ateşini yeniden yakan güç odaklarının provokasyonundan başka bir şey değildir. İddiaların aksine (Siyonist) İsrail’in güvenlik kaygılarıyla Suriye’nin güneyindeki işgallerinin de bir uzantısıdır.  Aynı zamanda Suriye’den çekilmek zorunda kalan malum unsurların, hatalı tanımlamalarla  Şiileştirme cüretini gösterdikleri Nusayrileri hareketlendirerek iç muhalefeti yeni formatıyla örgütleme girişimleridir. Ve ne yazık ki kendisini İslam devleti olarak lanse etmeye devam eden İran’ın da gerek “mücadele yöntemi” itibarıyla gerekse mezhep eksenli politikalarıyla (ılımlı) Laik-Demokrat/Batı eksenli yeni Türkiye kadar bile bölge insanının geleceğiyle ilgili dikkatli adımlar atmamakta ısrar etmesi gerçekliğiyle de karşı karşıyayız. Ne yazık ki…

Ukrayna-Rusya savaşı ve 7 Ekim sonrası yaşananların Suriye ve bölgemizdeki güç dengelerine, hatta küresel yeni denge arayışı sürecine etkilerini yeterince doğru okuyamayanlar ve/veya doğru okuma kaygısı taşımayanlar, hatada ısrarı kendi çıkarları için uygun görmeye devam etmektedirler. Hatırlanırsa 8 Aralık sonrası yaşananlara ön yargılı yaklaşan malum çevreler, iletişim araçlarındaki gelişmelere rağmen, -“sosyal medya” aracılığıyla- haber kaynaklarını çapraz okumanın sonuçlarına da ket vurarak ‘algı yönetimi ve manipülasyon’ ile gerçekleri çarpıtma yoluna gitmişlerdi. Suriye’de yaşananları, kimilerinin de “devrim” olarak nitelediği gelişmeleri hatalı yorumlayanlar, -ABD ve İsrail kontrolünde- parçalanmış bir Suriye değerlendirmesi yapmışlardı. Bunların karşısındakiler ise -genel itibarıyla doğru okuma yapsalar da- Türkiye’nin Suriye’deki gelişmeler ve yeniden yapılandırılma süreci hususunda abartılı okumalar yapmaktan da çekinmemişlerdi. Oysa Suriye’de yaşananlar, değişen güç dengelerinin açtığı alanda hızlandırılmış bir süreçte hiç de şaşırtıcı olmayan gelişmelerdi. Ve bilhassa Türkiye’nin önünde “imkanlar ve riskleri” birlikte sunan kritik bir sürecin habercisiydi. Dolayısıyla bu gelişmeler, Türkiye’nin terörle mücadele konusunda geldiği aşamayı daha da ileriye taşımasının yolunu da açmıştır. (Siyonist) İsrail’in ve destekçisi ABD’nin soykırım ve kitle imha içerikli yeni müdahale planları ve tehditlerini sahaya yansıtmasının önüne ciddi engeller oluşturacak bir boyuta da sahiptir bu gelişmeler.

Öyleyse, gelinen aşamada bölgemizde uzun süredir devam eden etnisite ve mezhep eksenli istila/sömürünün frenlenmesi için neler yapılabilir? Bu bağlamda bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecinin ortaya çıkardığı fırsatlardan nasıl yararlanılabilir? sorularının cevabı, daha doğru bir ifadeyle bölge gerçekleriyle uyumlu analizi kritik öneme sahiptir. Küçük ve/veya tek taraflı hesaplara feda edilmeyecek kadar stratejik öneme sahip Suriye’deki gelişmeler.

Güç kaymalarının hızlandığı, bölgeye hakim olan güçlerin güç kayıplarının görünür duruma geldiği bir vasatta, bir çok güç odağının da kafalarının bir hayli karışık olduğu da bir gerçeklik. Kimi güç odaklarının, bir süredir, hakimiyet alanlarını korumak, mümkünse daha da genişletmek üzerine planlarını sahaya yansıtmaya çalıştığı vasatta, “güç”ün “Batı”dan “Doğu”ya doğru kaydığı tartışma götürmez bir gerçektir. Özellikle de kimi güçler de yaşanan süreçlerin avantajlarından yeterince yararlanabilmektedirler ve bölgesel güç olmanın sınırlarını zorlamaktadırlar. Jeo-politik ve jeo-stratejik avantajlarını, -risklerden olabildiğince kaçınmaya çalışarak- doğru kullanarak sınıf atlamak için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar. Hedeflerine giden yoldaki engelleri kaldırmak üzere “yumuşak güç”ün (Soft power) yanı sıra “sert gücü” (hard power) kullanmayı da göze alacak duruma gelmiş bulunmaktadır. Bahse konu aktörler, yaşanan süreçle ilgili ciddi bir hazırlığa sahip olmadıklarında kazandık zannederken kaybetmelerinin mukadder olduğunun örneklerine şahit olmaktadırlar. Hazırlıklarının düzeyinin ne anlama geldiğinin de farkına varmanın kritik önemini de bölgede yaşananlarla görebilmektedirler. Dolayısıyla güç dengelerindeki değişimlerinin, eksen değişikliklerinin ne anlama geldiğinin farkında olarak stratejik okumalarını da doğru yapmaya özen göstermekteler. İmkan ve riskleri gerektiği gibi yönetmeye çalışırken gösterdikleri sabır ile –kendilerine yakın duruşa sahip- kimi uzmanları bile şaşırtmaktadırlar…

Bilindiği üzere ABD vesayetinde yeni Türkiye, değişim ve dönüşüm sürecinin başlangıcında “ABD projesi”nin bir unsuruydu. Ne var ki ABD’nin strateji değiştirmesiyle (2011-2013) kritik bir dönüm noktasına geldiğinin farkına varan yeni Türkiye, denge/dengeci politikalarla “sistem içi” bir çıkış arayışına zorlanmıştı. “Müttefikleri” ABD ve AB’nin tüm yaptırım ve ambargolarına rağmen, bir süre önce başlattığı hazırlıklarını hızlandırdı. 15 Temmuz 2016’da netleşen dış bağlantılı iç “Muhalefet bloku”na rağmen stratejik hamlelerini, peşi peşine sahaya yansıttı. Savunma Sanayiindeki beklenmeyen atılımlarının yanı sıra enerji ve madencilik hususunda da çok ciddi adımlarıyla da gündeme geldi… “Mavi Vatan” gibi iddialı projelerle denizlerde de güçlü bir çıkış yaptı… Bütün bu hamlelerini, “sistem içi” çıkışını, -tarihi ve stratejik derinliğinin bilinciyle- güçlendirerek devam ettirdi… Ve gelinen aşamada Türkiye’nin, kritik süreçlerden geçerek bölgesel güç olma sınırlarını zorladığı gibi (geniş anlamıyla) bölgesinde “oyun kurabilen” bir güç haline gelemese de “oyun bozabilen” bir güç haline geldiği küresel güç odaklarınca da dillendirilmeye başlandı. Söz konusu gerçekliği görebilmek için, son zamanlarda yaşanan süreçlerde Türkiye’nin konum ve misyonunun sahaya yansımalarını doğru okuyabilmek bizce önemlidir… Bilhassa;

  • Türkiye-ABD ilişkilerinin mevcut güç dengesindeki durumunu doğru okumak gerekir…
  • Türkiye-Avrupa ilişkilerindeki ciddi değişimin özellikle son zamanlardaki dinamiklerinin iyi analiz edilmesi önem taşımaktadır…
  • Son zamanlarda ABD-Rusya yakınlaşmasının nereye doğru evrileceği yani ABD ve Çin’in, -“her türlü savaşa hazırız”- açıklamaları ve bu süreçte Türkiye’nin ABD ve Çin açısından kritik önemi doğru okunmalıdır…
  • Pekin’in BRİCS üzerinden yürüttüğü politikalarla Türkiye ile güçlü ilişkiler geliştirmesi yolundaki adımlarının stratejik sonuçlarının nereye doğru evrileceği, bilhassa ABD açısından bunun sonuçlarının ABD-Türkiye ilişkilerine nasıl yansıyacağının da farkına varılması önemlidir…
  • Çin’in, Türkiye ile birlikte Pakistan ve Bangladeş’i de BRİCS’e ekleme düşüncesinin yeni denge arayışı sürecine etkilerinin de doğru değerlendirilmesi gerekir.

Yani hem ABD, hem de Çin açısından, Türkiye’nin son dönemlerdeki stratejik hamlelerin (geniş anlamıyla) bölgeye yansımalarının sonuçları kritik öneme sahip olduğundan şüphe yoktur. Dolayısıyla da Suriye’de ve bölgede yaşanan son gelişmelerin küresel güç odakları ve onların arka planda olduğu bölgesel güçler tarafından dikkatli ve doğru değerlendirilmesinin önemi büyüktür. Özellikle bu değerlendirmelerin kısa vadeli hesapları aşarak orta ve uzun vadeli planlar çerçevesinde okunmasının ne gibi kritik sonuçlar doğuracağını öngörmek zor olmasa gerektir.

Türkiye’nin mevcut şartları da dikkate olarak önceliğinin “Terörsüz Türkiye” olduğu herkesin malumudur. “Terörsüz Türkiye” hedefinin gerçekleşmesi için kritik olan süreç ise Türkiye’nin, “Terörsüz Suriye”nin de ötesine geçerek, “Terörsüz bölge” hedefi yolunda dikkatli adımlar atmasını  gerektirmektedir. Haliyle Türkiye’nin Suriye’deki PKK/PYD’nin varlığının ortadan kalkması için ve bir başka şekilde Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden (Siyonist) İsrail’in işgalleri, hava saldırıları -ve tehditlerine- karşı sabırlı ve dengeleri kollayan bir duruş sergilemesi kaçınılmaz gözükmektedir…

Suriye/Bölgedeki Gelişmeler Nereye Doğru Evriliyor?

Suriye’de yaşanan yeni bir dönemde Türkiye, “ilkeli” ve esnek yaklaşımlarıyla gerek yeni muhalif örgütlere ve gerekse Irak ve Lübnan gibi kaos ortamlarından geçen ülkelere kapı aralamaktadır. Ne var ki bahse konu örgütler ve ülkelerin arka planındaki güçlerin manipülatif etkilerinin tezahürleri de sahaya yansımaktadır…

Malum olduğu üzere (Siyonist) İsrail ve destekçilerinin bölgede oluşturdukları istikrarsızlık ve azınlıklarla işbirliği yaparak vesayet altındaki ülkeleri dahi bölme çabaları son zamanlarda daha da hızlanmış bulunmaktadır. (Siyonist) İsrail, “bölgedeki tüm azınlıklar bizim müttefikimizdir” gibi açıklamalarıyla yaşanan süreçlerde, -ABD’nin tam desteğine sahip- bölgesel aktörlerin önde gideni olduğunu bir kez daha aşikar etmiştir. Ancak küresel ve bölgesel düzlemde yaşanan güç kaymaları ve yeni denge arayışı sürecinin sahaya yansımaları yeni okumaları zorunlu kılmaktadır. Başta ABD-İngiltere ilişkileri olmak üzere ABD-Avrupa ve ABD-Rusya ilişkilerinin seyri bilhassa Çin’in bölgeyle ilgili hassasiyetlerini arttırmaktadır. Keza kimi çevreler, “benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” misali ABD-Türkiye ilişkilerinin, bölgemizde önemli gelişmelere vasat hazırlayacak bir düzleme doğru evrildiğini okuyamamaktalar. Lakin ABD’de hala Türkiye aleyhtarı çevrelerin etkinliğinin devam ettiği gerçekliğine rağmen, ABD-Türkiye ilişkilerinin, kısa dönemde, iki tarafı da bazı adımlara zorladığı bizce aşikardır. Orta vadede ise ilişkilerin seyri ya güçlü bir “uzlaşma”yı ya da güçlü bir “çatışmayı” kaçınılmaz kılacağı da bir süredir konuşulmaktadır.

Bu çerçevede ABD kongresinde Türkiye gerçekliği konuşulurken değişik odakların farklı değerlendirmeler yapmalarına şaşmamak gerekir. Türkiye’nin yeni konumu ve bölgesel politikalarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirildiği toplantıda Türkiye’nin Ukrayna-Rusya savaşındaki -dengeleri kollayan- duruşu bazı boyutlarıyla olumlanırken Rusya ile bazı konulardaki yakın işbirliği de eleştirilmiştir. Aynı zamanda söz konusu toplantıda Türkiye’nin NATO’daki yeni konumu ve dolayısıyla ABD ile ilişkilerinin yeni dönemi de masaya yatırılmıştır. Uzmanlar ve Temsilciler Meclisi üyelerinin bir kısmının Türkiye’nin NATO’daki yerini sorgulamasına ise bizce şaşmamak gerekir. Keza mevcut hükümetin/Yeni Türkiye’nin, Suriye politikaları bilhassa PYD üzerinde eleştirilmiştir. Hatta bazı üyeler, Türkiye’nin bölgesel politikalarını ABD açısından bir “meydan okuma”/“dik duruş” olarak yorumlanması da bizce manidardır. ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrini takip edenler için tanıdık bir yapı olan “Demokrasileri Koruma Vakfı”ndan bazı üyelerin de, Türkiye’nin Suriye’de kritik rol üstlenmesi ve Filistin’de yaşanan katliamlar/soykırıma karşı duruşu ve Hamas’a desteği nedeniyle yeni Türkiye’yi hedefe koymaları da, -Biden döneminde yaşananları takip edenler açısından- şaşırtıcı değildir… ABD tarafından yeni dönemle ilgili bahse konu değerlendirmelere karşı yeni Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Financial Times’a verdiği röportaj da Trump’ın 2. döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinin seyriyle ilgili fikirler verici niteliktedir…

Ne diyor Hakan Fidan?

“Cin şişeden çıktı ve geri koymanın yolu yok!” ‘Başkan Trump, şu anda Avrupa’dan çekilmemeye karar verse bile, gelecekte benzer görüşlere ve siyasi fikirlere sahip birinin Amerika’nın Avrupa güvenliğine  katkısını azaltmayı düşünmesi mümkündür.’ Devamla Fidan, ABD ve Avrupa ülkelerinin hala PKK/PYD’ye destek verme sebebinin de “DEAŞ’a hapishane hizmeti” olduğuna dikkat çekmiş, malum bir yalan üzerinden, Suriye topraklarının üçte birini işgal etmelerinin söz konusu olduğunun altını çizerek, Suriye’nin toprak bütünlüğüne tehditler, Irak’ın toprak bütünlüğüne tehditler  Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehditlerdir’… ‘Tabiidir ki şimdi bunların ortadan kalkması gerekiyor…’. Bu durum için bazı inisiyatifler olduğunu da ifade eden Fidan, ‘dolayısıyla PKK’nın silah bırakması ve kendisini feshetmesi için, malum Kürt yapılarıyla ortak çalışıyorlar..! Türkiye’nin Trump yönetiminden beklentisine dair de Fidan, şu açıklamaları yapmaktadır:

ABD ile ilişkilerimizin (yeni döneminde) güvenlik önemli bir alan, ancak modern dönemlerde güvenlik kadar önemli bir başka husus da ekonomik ilişkilerdir. ABD ile ticari ilişkiler önemli, potansiyeli yüksektir.’ ‘ABD ile teknoloji konusunda da işbirliğinin yapıldığını, enerji konusunda ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini de vurguladı’ Fidan. ‘ABD ile özellikle Suriye’de DEAŞ ile mücadele konusunda bir ilişki biçiminin geliştirilmesi ve Türkiye’ye tehdit olan PKK’yı destekleme konusunda bir mecburiyetten ABD’nin (artık) çıkması gerektiğini de ifade etmektedir…

Terör örgütünün silah bırakması ve kendini feshetmesiyle ilgili güçlü ve sosyal derinliği inkar edilemez bir süreç yaşanırken ve 8 Aralık sonrası Suriye’de başlayan yeni dönemin kritik adımları atılırken ABD-Türkiye ilişkilerinde de yeni bir dönem tezahürleriyle karşı karşıyayız. Aynı zamanda 7 Ekim sonrası yaşanan katliamlar/soykırımdan sonra bölge dengelerinin yeniden kurulması sürecinin, Türkiye-ABD ilişkilerindeki kimi mutabakatlarla hızlanması beklenilebilir. Ama, orta vadede  güçlü mutabakatlar gündeme gelmez, ABD-(Siyonist) İsrail bölgedeki genişleme stratejilerinde ısrar ederlerse de neler olabileceğini öngörebilmek zor olmasa gerektir. Bölgesel ve küresel denge arayışı sürecinin içinde bulunduğu kritik aşamada ABD-Türkiye arasında ya bir “konjonktürel mutabakat” oluşturulacak ya da sürecin ilerleyen aşamalarında Suriye Coğrafyasında kurulmak zorunda olan “Savunma hattı”nda stratejik hedeflerin mecbur kılacağı bir şekilde karşı karşıya geliş gündeme gelecektir. Allahualem!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir