
Toplumların Yükseliş Ve Çöküş Sebebi Nedir?
Allah eşyayı yaratmış, her birine farklı özellikler vermiş, bunlardan istifade etmenin yolunu belirlemiş, ilgili yasalarını koymuştur. Bu özelliklerden istifade etmeyi de belli sebeplere bağlamıştır. Kim bu sebeplere gereği gibi tevessül eder, onlardan istifade etmenin yasalarına uygun davranırsa, onlardan azami derecede istifade etme imkânına sahip olur. Bunun için düşünmek, araştırmak, deneyip yanılmak, o güne kadar yapılanlardan istifade etmek ve hiç denenmemiş olan yol ve yöntemleri deneyerek, yeni sonuçlara ulaşmanın yollarını bulmaya çalışmakla mümkün olacaktır. Doktorlar diye bir dizide doktor asistanına şu talimatı veriyordu: “oğlum tıpta bu kanundur değişmez denilen ne kadar değişmez denilen kanun varsa, değişebileceğini düşün ve değiştirmeye çalış. Değiştiremez isen sen de altına imzanı değişmez diye atarsın. Değiştire bilirsen o konuda bir adım daha ilerlemiş oluruz. Bizim bu sahada ilerlememiz, yeni imkânlara kavuşmamız bununla mümkündür.” İnsanlığın yeni şeyleri keşfetmesi ve eşyadan en yüksek derecede istifade edebilmesi için yapması gereken de budur. Alışılmış yöntemlere çakılıp kalmak, insanlığı yerinde saymaya mahkûm etmekten başka bir işe yaramayacaktır. İstanbul’u fetheden ecdadımız, imkânın sınırlarını aşarak imkânsızı denemiş; gemileri karadan yürütüp haliçe indirmiş, surları yıkacak büyük toplar döktürerek hedefine varmayı başarmıştır. Bunu kim yaparsa, ulaşmak istediği hedefine kavuşacaktır. Çünkü rabbimiz:
“…Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hepiniz birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım…” buyuruyor. (Ali İmran 3/195)
Bu ümmetin asırlardır içine düştüğü atalet, geçmişiyle övünmek, dinini ve kitabını hayattan uzaklaştırmak, Kuruntularla avunmak, hiziplere bölünerek her hizip kendisindeki ile kıvanmak, batılı hakka tercih ettikleri halde sureti haktan görünmek gibi davranış ve anlayışları şiar edinen bir toplum olduk. Babasının servetiyle öğünen evlat gibi atalarımızla övünerek avunduk. Kendi ellerimizle yapıp edip ortaya yeni bir şey koymadan mevcutla avunup durduk. Bu serveti koruyup kollayacak geliştirip işletecek kapasite ve gayret olmaz ise; bu saltanatın sonunun çabuk geleceği kaçınılmaz olacaktır. Nitekim öyle de olmuştur. Testiye kurşun atan, keçeye kılıç sallayan yeniçeri; gelişen savaş tekniklerine göre durumunu güncellemeyince, savaşlarda başarı hezimete dönüşmüştür. Bu durumu hala sürdürüyor olmamız bizi perişan ederken, eşyadan istifade etmenin sebeplerine sarılanlar dünyanın nimetlerinden azami derecede istifade etmeye muvaffak olmuşlardır. Batı toplumunda ulaşılan sanayi devrimi ile yeni imkânlar devreye girince; doğu ile batı arasındaki makas oldukça açılmış, güç dengelerini alt üst etmiştir. Böyle bir güce ulaşan batı toplumu kabına sığmaz olmuş, doğu dünyasını, Hint ve Afrika kıtasını istila ederek sömürgeleştirmişlerdir. İmparatorluklar yıkılmış, yerine “böl parçala yönet” siyaseti ile yüzlerce yeni devletçikler oluşturulmuştur.
İşte yıkılan Osmanlı bakiyesinden arta kalan bir ülkecik olarak bizim durumumuz da malumdur!.. Bize biçilen kader ise: “dallandıkça budanan, kurudukça sulanan” statüsünü koruyarak yaşamamıza musade edilmiştir.
Ancak bu makûs kader kıyamete kadar devam edecek değildir. Bir millete reva görülen zulüm asla ebedi olmaz. O toplumun içinden yeni bir nesil, yeni bir anlayış çıkartan Allah, onların eliyle bu zulmü kaldırır.
Sistemde bir değişim olmamakla beraber bu gün, değişen dünya şartlarını yerinde ve zamanında doğru okuyarak sistem içinde kalarak yapılan atılımlar TR nin makûs kaderini değiştirecek bir boyuta getirmiştir. Tarihi bağlarını doğru kullanarak Küresel ölçekte olmasa da bölgesel ölçekte etkin bir güç olma imkânına kavuşulmuştur. Yenidünya düzeninde paylaşımların ayak seslerinin duyulduğu şu günlerde, yine taşlar yerinden oynatılmaya çalışılmaktadır. Yıllardır süren İsrail Filistin davası, Gazze Katliamları, Ukrayna Rusya savaşı, Suriye, Irak, Lübnan ve İsrail bağlantılı sürdürülen katliamlar, bu anlayışın bir sonucudur. Bunların üzerine ABD başkanının savruk tutumu, meşru bir gerekçeden yoksun istekleri dünyanın huzurunu kaçırmaktadır.
Bütün bu şerait içinde Filistin’de yapılan katliamlara insanlık olarak, halkı Müslüman olan devletlerin etkin bir müdahale yapamayışlarının vermiş olduğu mahcubiyet ve eziklik hazmedilir gibi değildir. Bize bunları yaşamaya mecbur eden şey; vusulsüzlüğümüzün yanında halkı Müslüman olan ülkelerle birlik ve beraberlik içinde olamayışımızdır. Son yıllarda savunma sanayisinde gelinen yer takdire şayan olsa da; uluslar arası arenada halkı Müslüman olan ülkelerle birlikte ortak bir tavır alamadığımız sürece yeterli caydırıcılığa ulaşmamız mümkün olmuyor olamıyor. Şairin dizelerinde dile getirmiş olduğu sünnetullahı karşımızda buluyoruz:
“Girmeden bir millete tefrika düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”
Topun sindiremediğini Siyonistlerin fitnesi, küfrün küfür paydasında iş birliği yapması sayesinde; iki milyar Müslüman’a rağmen Gazze halkını katletmeye devam ediyor. Kanayan yüreğimize Rabbimizin şu müjdesi teselli oluyor:
“(Ey Muhammed !) İnkâr edenlerin diyar diyar dolaşması sakın seni (hayrete düşürmesin) aldatmasın. (Bunların sonu ) Az bir faydalanmadan sonra varacakları yer cehennemdir. Orası hazırlanmış ne kötü bir yerdir.” (Ali İmran3/196-197)
“Sakın inkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz sadece günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.”(3/178)
Onlar müstezaflara çektirdiği acılarla kıyaslanamayacak bir azapla cezalandırılacaklardır. Dünyada insanlığa yapmış oldukları hiçbir zulüm yanlarına kâr kalmayacaktır.
“De ki; «Herkes kendi cibilliyetine göre iş yapar. Rabbiniz kimin daha doğru yolda olduğunu herkesten daha iyi bilir.” (İsra 17/84)
İnsanlar analarından hür ve tertemiz bir fıtratla doğar. Fakat doğdukları dünyaya nasıl bir düşünce hâkim ise, o düşüncenin gölgesi altında büyürler. Hayat anlayışı, değer yargıları, dünya ve ahiret tasavvuru, insani değer yargıları da sahiplenmiş oldukları dünya görüşüne göre zihin dünyalarında yerini alır.
İslam dünyası diye tanımladığımız coğrafyalarda hâkim olan dünya görüşü de demokrasidir. Her dünya görüşü kendi hayat anlayışına uygun insan yetiştirmek için çalışır. Demokrasinin değer ölçüsü çıkardır, menfaattir. Bunu temin için tezgâhını kurar ve imalata başlar. Batı hayat anlayışını değerlendiren bir yazıda şu değerlendirme yapılıyordu:
“ABD iki şey yapıyor. Birincisi film çeviriyor. İkincisi ise silah üretiyor ve bunları tüm dünyaya pazarlamaya çalışıyor.” Demokrasinin güler yüzünü göstererek iş birliğinden, geri kalmış ülkeleri kalkındırmak istediklerinden dem vurarak kendilerince defolanmış mallarını gününe göre ucuz bir fiyata satarak yerli üretimleri yok etmek için bütün gücünü kullanıyor ve pazara tek başına sahip oluyor. Bunu kendileri de şöyle açıklıyor. ABD savunma bakanı şöyle diyordu:
“Biz ürettiğimiz silahları bir birine muhalif iki ülkeden birine satarız; sonra da diğer ülkenin kulağına fısıldarız; ‘bu silahları bu ülke sana karşı kullanmak için alıyor ‘ diye. Hemen o da koşar gelir, ona da satarız. Sonra bunları modernize olmuşlarıyla defolandırırız ve yenilerini satarız. Tıkanacak olursak Belli bölgelerde savaşlar çıkartırız yine satarız. Sanayimizi yaşatmak için buna mecburuz.”
Şimdi dünyaya hükmeden zihniyetin insanlık anlayışı bu! Bunların sultasından kurtulmak için silahlarına alternatif bir silahla karşı durmak gerekir. Bu silah öncelikle zihniyet değişikliği ve üretici bir fikre sahip olmaktır. Çünkü fikir çareyi üreten ve silahlara hükmeden bir silahtır. İnsanlık tarihi boyunca toplumları değiştirmeye talip olan elçiler, bu silahı kullanarak imparatorlukların üstesinden gelmiştir. Daha islamın tebliğ edilmeye yeni başlandığı yıllarda Allah’ın resulü:
“ Eğer sizler Allah yolunda sabır ve sebat ederseniz; Bizans’ın ve Sasaniler’in hazineleri sizin elinize geçecek” buyuruyor. Bunu, gaybi bilgi olarak söylemiyordu. Üzerinde bulunduğu düşüncenin zaman içinde nelere kadir olacağını bildiğinden böyle söylüyordu. O gün bu söze gülüp geçenler, otuz yıl geçmeden bu durumun gerçek olduğuna şahit olmuşlardır. Bu bir ütopya değildir. Tarihin bir dönem şahit olduğu bir hakikattir. Aynı cevher elimizin altında; istifade etmek için Muhammedi bir inanışla yönelmek, bütün samimiyetimizle kucaklamak gerekiyor.
Emperyal düşünce bizi ve halkı Müslüman olan ülkeleri önce batıl fikirleriyle sonra da silahlarıyla vurdu. Batının sömürgeci ruhu aramıza önce güler yüzleriyle bizleri kalkındırmak istedikleri yalanıyla şeytani fikirlerini sundular; sonra da ölüm kusan silahlarıyla insanlarımızı katlettiler. Silahı kullanan iradede vicdan, merhamet, akıl ve insanlık olmaz ise; durum Gazze’den farklı olmayacaktır. Bu nedenle insanlığı böyle bir zihniyetin ellerine, olmayan vicdanlarına bırakmak, insanlığın kıyameti olacaktır!..


