
Şeriat ile yönetilen ülkede müslüman olmayan unsurlarla münasebet nasıl olmalı?
SORU : İslam şeriatı ile yönetilen bir ülkede diğer kitap ehli veya ateist veya müşrik yaşamasına izin veriliyor mu? Eğer yaşamasına izin veriliyor ise;
1-A- O kişiler içinde dinimize düşmanlık beslemeyenlerle nasıl ilişki içinde olmalı?
1-B- O kişiler içinde dinimize karşı içten içe düşmanlık besleyen ancak açıkça belli etmeyen kişilerle nasıl ilişki içinde olmalı?
CEVAP: Bu olaylara bakarken, İslam’ın doğuşundan itibaren izlediği tarihi seyrini asla göz ardı etmemek gerekir. İslam Mekke’de devlet olmadan önce Peygamberimizin varlığında 13 yılını Kureyş’in en azılı müşrikleri ile beraber geçirmiş olduğunu biliyoruz. Ardından Medine’de devlet olunca yine Medine Yahudileri ile birlikte yaşamak ve yurtlarını birlikte savunmak için Medine vesikası olarak bilinen antlaşma yapılmıştır. Peygamberimiz (as) bu antlaşmaya, onlar bozana kadar bağlı kalarak ilişkilerini sürdürmüştür. İlerleyen zaman içerisinde İslam, fethedilen yeni topraklardaki insanları Müslüman olmaya zorlamamış; fitne çıkarmamak, İslam devletinin tebaası olmayı kabul etmek ve üzerlerine düşen cizye ve haracı ödemeleri kaydıyla evlerinde ve topraklarında onları serbest bırakmıştır. Bu konuda hiç bir kimse dinini değiştirmek için kimseye karşı zor kullanmamış, mecbur etmemiştir.
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2 /256) Bu sayede Müslüman olmayan gayri Müslim topluluklar, İslam devletinde emniyet içerisinde yaşamışlardır. Kendi devletlerinde bulamadıkları adalet ve emniyeti, İslam devletinde bulduklarını bizatihi kendileri itiraf etmişlerdir. Son dönem Bizans tekfurlarının zulmünden bıkan Rumların:”Pazarlarımızda Bizans kalpağı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” sözü meşhurdur.
İslam hâkim olduğu zeminlere mal, can ve namus emniyeti, hak ve adalet anlayışını, insanlar arasında güven ve emniyeti tesis etmiştir. Her şeyden önce insanı insan olarak görerek ona gereken değeri vermek islamın şiarı olmuştur. Müslüman inanır ki, hiç kimse ebediyen değişmeyecek demek değildir. Gün gelir bir gün önce inanmayan kimse, bir gün sonra inanıp bizim din kardeşimiz olabilir. Bu ihtimalin her zaman gözetilmesi gerekmektedir. Genel olarak dostumuza ve düşmanımıza karşı ölçüyü korumak zorundayız. Bu ilişkilerin biçimi bir gün değişebilir. Dost iken düşman, düşmanken dost olabiliriz. Her iki durumda da ölçüyü korumak, açık vermemek gerekir.
Dinimize düşman olan ve olmayanlara karşı nasıl davranacağımızı şu ayetlerin belirlediğini görüyoruz:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (Mücadele 58/22)
“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte onlar zalimlerdir.”(Mümtehine60/8)
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” (Mümtehine 60/9)
“Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” (Mümtehine 60/7)
Bunun en canlı örneğini Mekke’nin fethinde görüyoruz. İslam’a ve Müslümanlara hiç tahammül edemeyen Kureyş’in, fetihten sonra göstermiş olduğu teslimiyet onları dinde kardeş yapmıştı. Bu sonucun alınmasında peygamber (as) ‘ın ferasetle izlediği siyasetin etkisi düşünülmelidir. Ahzab savaşından sonra Mekke de kıtlık baş gösterdiğini haber alan Peygamber (as) yüz deve yükü zahireyi Mekke’ ye göndermiş ve onlara ikram etmişti. Kureyş’in yok etmeye çalıştığı Muhammed (as) onları yaşatmak için ikramda bulunmuştu. “Kıtlıkta verilen lokma unutulmaz” sözü bir kere daha doğrulanıyordu. İşte bu olay bizim için, “insanlar arası ilişkilerimizin nasıl olması gerekir” sorusunun cevabını oluşturmaktadır. Kıtlıkta kıyamette insanların yardımına koşmak, güçlü ve haklı iken bağışlamak, insanlar üzerinde asla karşı konulamaz bir tesir icra ettiğini görüyoruz. Bu nedenle yap iyiliği at denize. Balık bilmez ise Hâlık bilir .“


