GenelYazarlardanYazılar

Allah’tan Başkasına Kulluk Etmeyin

İnsanoğlu her zaman nasıl ve neden yaratıldığı merakına cevap aramış, bu merak kimilerini tam imana yönlendirerek geçek yaratıcısı olana yüce Allah’ı bulmuş, kimileri de şeytana ve asi nefisinin peşine takılarak hüsran yolunda ömrünü geçirmiştir. Evet’’ insan niçin yaratılmıştır’’..?

Allah Teâlâ’nın, en son inzal buyurduğu kitabı Kur’an da  değer verdiğini bildirdiği insanın, bu dünyada bulunmasının hikmet ve gayesini tespit etmek hiç şüphesiz her insan için düşünmesi ve  önemini bilmesi gereken görev ve mes’uliyet içeren  bir vecibedir.  “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İnsanlar neden yaratılmıştır; sorusuna cevap olarak, “İnsanlar Allah’a ibadet etmek için yaratılmıştır.” denilmektedir. Ama Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Aslında İbadet etmekle ilgili bu âyetleri nasıl anlamak gerekir diye düşünmek daha doğru olur.

 Genellikle “İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, aslında  bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Hiçbir insan   diğer insanlara veya başka yaratılanlara  ne için  yaratıldın diye böyle bir sual sorması düşünülemez. işte bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını sorgulamak/araştırmak istediği sahada  serbest bırakılarak bir arayış içinde olması istenmiş ve bu konuda  çeşitli imtihanlara  tabi tutulmuştur. Bu konuda imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını bulmuş olurlar. Kendilerine Kur’an lisanıyla, Rasulullah (s.a.v) diliyle cevapları verildiğini görmekteyiz.

*“Andolsun, biz Nûh’u kavmine peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.”* (Hûd, 11/25-26)

Mealini okuduğumuz  ayette belirtildiği gibi yüce Rabbimiz, Hz. Nûh’u kavmine Peygamber olarak göndermiştir. Hz. Nuh da kendinin, kavmi için bir nasihatçive açık bir uyarıcı olduğunu ilan etmiş, Allah’tan başka ilâh bulunmadığını, dolayısıyla O’ndan başkasına kulluk etmemeleri gerektiğini hatırlatmıştır. Nuh (a.s) Peygamberlik görevini eksiksiz olarak yerine getirmiş ama kavmi onu dinlememiş, yine eski azgınlıklarına devam etmiştir. Bütün peygamberler kavmini bir olan Allah’ı tanımaya ve O’na kulluk etmeye davet etmiş, bu davet esnasında çeşitli zorluklarla karşılaşmış, sıkıntıya maruz  almışlardır. Diğer bütün peygamberlerin yaptığı gibi Peygamberimiz Hz. Muhammed  (s.a.s) de aynı şekilde kavmini Allah’a kulluk etmeye davet etmiştir.

“Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet edin’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya, 21/25) buyurularak bütün peygamberlere emredilenin bir olan Allah’a iman ve O’na kulluk/ibadet etmek olduğu açıkça vurgulanmıştır.

Akıl ve irade sahibi olmayan varlıklardan farklı olduğumuzu ve gafillerden olmadığımızı ifade etmenin yolu Rabbimize olan imanımız ve ibadetlerimizdir. Şayet iman ve kulluğumuz olmasaydı yüce Mevla’mız katında ne değerimiz olurdu ki? Bu gerçeği Rabbimiz yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de açıkça ortaya koyarak şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed!) De ki: Duanız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa Rabbim size ne diye değer versin!…” (Furkan, 25/77) İşte bizler de Rabbimiz katında imanımız, ibadetlerimiz ve kulluğumuzla değerli olduğumuzu unutmamalı ve O’ndan başkasına kullukta bulunmamalıyız. Her türlü ibadet ve uygulamalarımızın Allah’ın nizam ve uluhiyetine uygun olarak yapılması bir mümin için vaz geçilmez esaslardan biri olmalıdır.

 Zira Allah’tan başka ilah yoktur:

“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size göklerden ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?” (Fâtır, 35/3)

Âyet-i kerimede insanlardan Allah’ın nimetlerini hatırlamaları istenerek göklerde ve yerde Allah’tan başka yaratıcı ve rızık veren olmadığı belirtilmiş ve Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığı vurgulanmıştır. İnsanlık tarihinde insanlar, her şeyin yaratıcısı olan bir Allah’a inanma ve ibadeti sadece O’na yapma anlamına gelen tevhîd inancında zaman zaman sapkınlığa düşmüşlerdir. Allah ile kendileri arasında yeni ilahlar edinerek O’na ortak koşma yolunu seçmişler, aracılar edinerek Allah’a yaklaşmak istemişler ve bu aracılar vasıtasıyla Allah’tan af ve mağfiret dilemişlerdir. Öyle ki bazen ay, güneş, yıldız gibi gök cisimlerini, bazen dağları, tepeleri, bazen atalarını dedelerini ilâh saymışlar, bazen de madenden, taştan, topraktan v.s. yaptıkları şeylere ilâh adını vermişler ve onlara tapmışlardır. Bu gibi hatalara düşmemek için  Allah’ın birliğini ve ondan başka ilâh olmadığını sadece dil ile söylememiz yeterli midir? Hayır değildir. Söylediğimizin gereklerini de yapmalıyız. Yüce Rabbimiz bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Allah, ‘Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının’ diye (insanları) uyarmaları için, emrini içeren vahiy ile melekleri, kullarından dilediğine indirir.” (Nahl, 16/2) Demek ki Allah vahiy meleklerini Peygamberlerine gönderirken, bize iki önemli esası öğretmek istiyor. Birincisi: “Allah’tan başka ilâh yoktur.”  Yani asla Allah’a şirk koşmamaktır.

İkincisi ise: Allah’a ( ilâh’a) karşı gelmekten sakınmak.” Bunun için bize düşen görev, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a hakkıyla iman etmek ve salih ameller işleyerek iki cihan mutluluğuna kavuşmaya gayret etmektir.

“Eğer inkâr ederseniz şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O göğüslerin gözünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.” (Zümer, 39/7)

Allah’a şükretmek deyince anlamamız gereken şey; Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı O’nu dilimizle övmek, kalbimize O’nun sevgisini yerleştirmek ve O’na boyun eğerek emirlerini yerine getirmektir. Allah’a şükretmenin öneminin Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette vurgulanmasının sebebi, onun, iman ve tevhidin en önemli göstergesi olmasından dolayıdır. Yani Allah’a şükretmek O’na inandığımızı, güvendiğimizi ve emirlerine itaat ettiğimizi göstermektedir. Bu nedenle şeytan; azdırıp-saptıracağı kulların, Allah’a şükürden uzak kalacaklarını söylemiştir. ‘’Yer ve gökleri ve bunlarda olan her şeyi bize hizmet için var etmiş ve sayılamayacak kadar nimetler bahşetmiştir’’ (İbrahim, 14/34).

‘’Allah, bizi başka hiçbir varlığa bahşetmediği halifelik görevi vererek yüceltmiştir ‘’(Fatır, 35/39). Allah’ın verdiği tüm bu nimetler, insanın diğer varlıklardan üstün olduğunu göstermektedir.

‘’Hâsılı  O’ size, kendisinden istediğiniz her şeyi verdi. Öyle ki, eğer Allah’ın nimetlerini tek tek saymaya kalksanız, imkânı yok, onları toplu halde bile sayamazsınız. Gerçekten insan çok zâlimdir, çok nankördür’’. brahim: 14/34

Allah’a şükretmemize sebep olan bu nimetler nelerdir diye düşünürsek, şunları görmemiz mümkündür: -‘’Allah insana göz, kulak, kalp ve duyu organları vermiştir’’ (Nahl, 16/78). – ‘’Peygamberler ve kitaplar göndererek bizlere mutluluk yolunu göstermiştir.’’ (Bakara, 2/151).

Sayısız denecek kadar çeşitli gıdalar, beslenme ve barınma imkânlarını insanın hizmetine sunmuştur (Yasin, 36/34-35, 71-73).  Yüce Allah, dinî emirlerde kolaylık prensibini koymuş, güç yetiremeyeceğimiz emirlerle bizi sorumlu tutmamıştır (Bakara, 2/185, 286). Tövbe etme, bağışlanma kapılarını bizim için ardına kadar açmıştır. Bu kadar sınırsız nimetlere karşı elbette Allah’a şükretmemiz gerekir. Şunu unutmayalım ki, şükrün faydası dünya ve ahirette Allah’a değil; yine kendimize dönecektir.  Zira şükrettikçe nimetler artacaktır. Allah’ın şükredilmeye ihtiyacı yoktur. Nitekim Rabbimiz; “Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. ‘’Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir”. (Neml, 27/40) buyurulmuştur. Aslında “İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, “Birr”, 35)

Evet insan oğlu yaratılışında verdiği sözün önemini ve ehemmiyetini idrak edemeyenler Allah’a verdiği sözün gereğini yapmayıp , O’nunla yapmış

olduğumuz bağlılık sözleşmesini bozmaktadırlar.. Rabbimizin, Âdemoğullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna karşılık onların “evet, biz buna şahit olduk (kâlûbelâ)” şeklinde cevap verdiği bu sözleşme (mîsak) (A’râf, 7/172), aslında Allah’ın varlığı ve O’nun ilâhlığı fikrinin yaratılıştan vicdanlarımıza  yerleştirildiğini sembolik olarak anlatmaktadır. Yani bizler doğduğumuzda Allah’ın varlığı fikrini kabul etmeye son derece müsait bir ruh yapısına sahip olmuş oluyoruz.

Allah’a verdiğimiz ahdi bozmayalım..!

“Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (Ra’d, 13/19-20)

Sahip olduğumuz akıl nedeniyle de içimizdeki bu inanç sorumluluğa dönüşüyor. İşte Ahid doğamızda mevcut olan bu inancımızdan kaynaklanan birtakım görev ve sorumluluklarımızı ifade etmektedir. Bunları kısaca Allah’ın tavsiyeleri, emirleri ve yasakları olarak izah edebiliriz. Esasen var oluşumuzun temelinde mîsak ve ahid kavramları yatmaktadır. Zira geçmişte de her peygamber aslında Allah’ın insanoğluyla kâlû-belâ’da yaptığı sözleşmeyi ve Allah’ın ahdini yani emir ve yasaklarını yeniden hatırlatma görevinde bulunmuştur.

Yüce Rabbimiz, ahdimizi yerine getirdiğimiz takdirde O da bize verdiği (cennet) ahdini yerine getireceğini söylemektedir. (Bakara, 2/40). Aksi halde bozgunculardan sayılacağımızı (Bakara 2/27) ve ahirette de hiçbir nasibimizin olmayacağını bildirmektedir. (Âl-i İmrân, 3/77). Bu duruma düşmememiz için Rabbimizle yaptığımız bir sözleşmenin tarafı olduğumuzu unutmamalı, bu bilinçle üstlendiğimiz dinî-ahlakî yükümlülüklerimizin farkında olmalıyız. Netice olarak Allah’ın ahdinin, O’na kulluk dâhil, hayatımızın her tarafını kuşatan çok geniş bir sorumluluk alanı doğurduğunu bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.

Allah’ı çokça zikretmeliyiz;

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tespih edin. O, sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah müminlere çok merhamet edendir.” (Ahzâb, 33/41-43)

Rabbimiz yüce kitabımızın bazı ayetlerinde de; biz onu anarsak onun da bizi anacağını haber vermekte (Bakara, 2/152) ve içimizden yalvararak, O’ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikretmemizi (A’râf, 7/205), bütün benliğimizle ona yönelerek adını anmamızı (Müzzemmil, 73/8-9) emretmektedir. Ayrıca göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, bizim gibi akıl sahipleri için ibretler olduğunu, ayaktayken, otururken ve yan yatarken bile Allah’ı düşünüp anmamızı, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünmemizi ve “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” (Âl-i İmrân, 3/190-191) dememiz gerektiğini bize haber vermektedir.

Biz Rabbimize kalpten inanacağız, O’nu dilimizle ve kalbimizle zikredeceğiz, her işimizi yaparken O’nun bu konuda bize neleri emrettiğini, neleri yasakladığını düşüneceğiz ve ona göre davranacağız. O’nun rahmetine ve merhametine güveneceğiz, O’ bizi affedecek, cennetleriyle ve nimetleriyle ödüllendirecek diye güzel zanda bulunacağız. Yüce Rabbimiz de bizim bu güzel zannımızı değerlendirecek ve bizi cennetleriyle ve nimetleriyle ödüllendirecektir. Bizi bağışlamaya muktedir olan Rabbimizin cezalandırmaya da gücünün yettiğini hesaba katarak korku ile ümit arasında olacağız. Zaten bize yakışan da, korku ile ümit arasında olmaktır. Allah’a kulluk etmenin mükâfatı;  Hayır, öyle değil! Kim ‘ihsan’ derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar   üzülmeyeceklerdir.”(Bakara, 2/112)

Allah’ı görür gibi (İhsan) kulluk etmektir. Zaten işin özü de kulluğu bu duygu ile yerine getirebilmektir. İhsan kelime anlamında olduğu gibi, hem iyilik yapmak,hem de yaptığı işi Allah’ın kendini gördüğünün bilinciyle en iyi şekilde yapmaktır. Rabbini görüyormuşçasına samimi ve içten kulluk eden bir kimse, kulluğun zirvesindedir. Böyle bir kimse bütün gönlüyle Rabbine yönelmiş, özünü Rabbine teslim etmiş ve dinin özünü kavramıştır. Öyleyse bu samimi ibadetinden  dolayı ona dünyada da, öldükten sonra da korku yoktur. Onun mükâfatı Rabbinin katındadır. “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyeti gereği mümin, yaptığı her işin Allah tarafından görüldüğü düşüncesi ve bilinciyle hareket etmelidir. Rabbimizin bizi her an gördüğü düşüncesini içselleştirerek ruhumuza nakşedersek, ibadetlerimizde ve yaptığımız işlerde Rabbimiz bizi, her vesile ile en iyi şekilde yapma bilincine yönlendirir.  İbadetlerimizi ihlas ve samimiyetle yerine getirdiğimizde Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etme seviyesine gelmiş oluruz. Bu da bir mümin olarak hepimizin ulaşmayı arzu ettiği seviye olmalıdır. Hayatımızı değerlendirebilmek için ihsan seviyesinde kulluk etmemiz şarttır. İhsan için de ihlas ve samimiyet olmazsa olmaz iki duygudur. Mü’minûn suresinin ilk ayetleri “ihsanın” görüntüye yansıyan şeklini haber veriyor:  “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı (huşu) içindedirler” (Mü’minûn, 23/1-2). Âyet-i kerimedeki huşu kelimesi genellikle “derin saygı” olarak anlaşılmıştır. Derin saygı ise ancak samimi bir gönülle ve Allah’ın kendini her an gördüğü bilinci ile hareket edebilmekle mümkün olabilir. Allah’a samimiyetle yapılması gereken ibadetin bir kısmıda olsa ,Allah’ dışında hiçbir yaratılmışa yapılmayacağının bilinç ve şüuru zihinler de  yer etmelidir. Unutmayalım ki yaratılışımızın esas gayesi yüce Allah’ı  tanımak emir ve yasaklarına uymak yanında O’na asla şirk koşmamaktır.Allah’ın (c.c) cümlemize razı olduğu amel, düşünce, fikir ve yaşantı ile hayırlı, dünya ve ahiret hayatı nasip eylesin inşallah… Amin , selam ve dualarımla.

‘’İlmin Sahibi Yüce Allah’a Hamdolsun’’.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir