
“NORMALLEŞME”Mİ, YENİ DENGE ARAYIŞI MI?
Bölgemizdeki yeni denge arayışı süreci, bilhassa, ABD-Türkiye, “ABD-İsrail” ve Türkiye-Suriye açısından kritik bir aşamaya doğru evrilmiş gözükmektedir…
Küresel ve bölgesel değişim süreci/yeni denge arayışı süreci; Ukrayna-Rusya arasındaki -devam edegelen- savaş, (7 Ekim itibarıyla) ABD-Siyonist İsrail’in malum planının deşifre edilmesiyle birlikte yoğunlaşan katliamlar/soykırım ve (8 Aralık itibarıyla) sahaya yansımaya başlayan Suriye’deki güç dengelerinin değişimi rejimin yıkılmasıyla hızlandı. Ve -özellikle 15 Temmuz 2016 tarihi itibarıyla- yeni bir aşamaya evrilen ABD-Türkiye ilişkilerindeki “yeni dönem”, bölgede ciddi mutabakatların önünü açmış oldu. Aynı zamanda bahse konu yeni dönem, “güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünyada Gazze’deki soykırımın durdurulabilmesi için bölgede yeni mutabakatlar ve denge arayışlarının işaretlerini de vermiş oldu. Öyle ki bölgede gelinen aşama, Hakan Fidan’ın değişik vesilelerle ifade ettiği gibi “ya güçlü bir mutabakatı ya da güçlü bir savaşı” gerekli kılmaktaydı. Zira Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygıları ile ABD-(Siyonist) İsrail’in bir süredir ortaya koyduğu hedefler karşı karşıya gelmekteydi. Tabii ki değişen şartların açtığı alanda bir “sistem içi” çıkış arayışına giren yeni Türkiye’nin, kendi ayakları üzerinde durma hususunda önemli mesafeler alması beklenirken, kendini “savunma” bağlamında önemli hamleler yaptığını gördüğümüz Türkiye gerçekliği ortaya çıkmış oldu… İşte tam da böyle bir vasatta-(ABD-Türkiye) ilişkilerindeki yeni mutabakatların sahaya yansımalarının beklendiği kritik bir zamanda, (Siyonist) İsrail İran’a saldırdı. Hem de ABD ile İran’ın “Nükleer Enerji” konulu görüşmeleri devam ederken böyle bir saldırı yaşandı. Bir şekilde (Siyonist) İsrail’in Trump’ı haberdar ettiği bilgilerine rağmen ABD/Trump’ın bölge politikalarını provoke eden bu saldırı, on iki gün sürdü. Dahası, Katil Netenyahu’nun ABD/Batı’daki destekçileri siyonist odakların zorlamasıyla söz konusu saldırıya ABD’nin B2 uçaklarının da katılması bölgedeki “mutabakat” beklentilerini, bir süreliğine ertelemiş oldu. Lakin bahse konu mutabakatlar, bölgedeki yeni denge arayışları ve özellikle de Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni döneminin niteliği, beklenen gelişmelerin sahaya yansımalarının uzun bir süre almayacağını da gösterdi…
Bu arada İran’ın, son planda, (Siyonist) İsrail saldırılarına karşı her zamankinden daha net ve etkili karşılıklar vermiş olması da önemli bir gelişmeydi. Her ne kadar İmam Humeyni sonrası İran yöneticileri, hatalı stratejileri (“Direnç Hattı” gibi) ve hatalı politikalarıyla hem ülkesinin, hem de Müslümanların beklenti içinde oldukları bir bölgesel gücü aciz hale düşürdükleri görüntüsünü silemedi, hatta çok daha olumsuz bir dönemin akabinde yaşananlar yeni bir beklentiyi ateşlemiş oldu…
Keza, bu vesileyle, bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecinin etkili bazı aktörlerinin, -mevcut konjonktürdeki duruşlarını net bir şekilde ortaya koymamaları da- onların konjonktürel duruşlarını da netleştirmiş oldu. Bilhassa İsrail’in, hele hele ABD uçaklarının İran tesislerine saldırıları sırasında Çin’in beklenen tepkiyi ortaya koymaması, savaş halinde olsa da Rusya’nın da, en azından söylem düzleminde ciddi bir duruş göstermemesi bizce öğreticiydi. Yine, (geniş anlamıyla) bölgede yaşanan tüm gelişmeler karşısında yeterince görünür olmayan İngiltere’nin de hem bölgesel gelişmeler, hem de Avrupa ile ilgili güvenlik mimarisinin değişimi tartışmalarındaki duruşunun da belirginleştiği görüldü. Hatta ABD içindeki güç ve çıkar mücadelesinin kritik aşamalarında da İngiltere’nin ayak izlerinin görülmesi de bizce önemli bir gelişmeydi. Keza, Batı sisteminin bir parçası olagelen, lakin zorlandığı “sistem içi” çıkış arayışı sürecinde, -tarihi ve stratejik derinliğine atıfı ile- yeni Türkiye’nin, yeni denge arayışı sürecinde hem “Doğu”, hem de “Batı” için stratejik önemi/“olmazsa olmaz”lığı bir kez daha belirginleştiğinin de altını çizmek gerekir. Bu durumun, özellikle de ABD ve Avrupa açısından, geç de olsa farkedildiği artık tartışılmaz bir gerçekliktir. Hatırlanırsa, geçmişte vesayetleri altında bulunduğu küresel güçlerce Türkiye, Batı’nın çıkarları ve geleceğiyle ilgili aykırı bir duruş ortaya koyduğunda, dostlarım/müttefiklerim dediklerince nasıl azarlandığı, nasıl ekonomik ve siyasi baskılara ve ambargo/yaptırımlara maruz kaldığı malumdu. Bugün ise söz konusu “dostları” -değişim sürecinin imkanlarını iyi kullanan- riskleri karşısında da oldukça tedbirli olan Türkiye gerçekliğiyle karşı karşıyalar…
Ne var ki tüm yaşananlara rağmen, küresel ve bölgesel değişim sürecinin gelinen aşamasında ABD ve Avrupa’nın hala, “İsrail ile barışın!” diyebilmesini doğru okumak gerekir. Osmanlı sonrası İngiltere ve ABD’nin, siyonistlerle ortaklaştırdıkları çıkarları ve hedefleri gereği bölgeye adeta bir “ileri karakol” olarak yerleştirdikleri siyonist İsrail’i, belirli bir geçiş döneminden sonra eski nitelikleriyle savunabilmelerinin zorlaşacağı bir döneme girildiği gerçekliği unutulmamalıdır. Bölgede değişen güç dengeleri ve ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni dönemin açtığı alanda varılan ve sahaya yansıma ihtimali güçlü olan yeni mutbakatların, gelinen aşamada beklenen kritik sonuçları doğuracağından şüphe yoktu. Her ne kadar söz konusu “geçiş süreci”nin niteliği, -“Müslümanlar”ın oluşturacağı ciddi bir güç ortaya çıkmadan- öngörülemezse de, orta ve uzun vadede “Siyonist İsrail”in bölgede, ayrıcalıklı olarak devam etmesi neredeyse imkansızdır… Zaten ABD ve Avrupa’nın bölgedeki geleceğinin pek parlak olmayacağını da şimdiden tespit edebilmek zor olmasa gerektir…
“İsrail ile barışın!” Diyenlerin Hatalı Okumaları
Batı’nın, ABD ve İngiltere kanatlarından siyonistlere tam destek vermeye devam edenlerin, Teo-politik’i ve “yeni denge arayışı süreci”ni tüm yaşananlara rağmen okuma şekilleri, onlara, “İsrail ile barışın!” diyebilmelerinin önünü açmakta, küresel ve bölgesel değişim sürecinin temel dinamiklerini doğru okumalarının üstünü örtmektedir. Onların yıllardır birlikte hareket ettikleri kimi çevreler ise geçmişte yaptıkları gibi –ciddi bir engelle karşılaşmadan- yeni süreçte de küresel ve bölgesel dengeleri kendi çıkarlarına ve hakimiyet hedeflerine paralel olarak kurgulayabileceklerine, yeni Sykes-Picot’lar üretebileceklerine ihtimal bile vermemektedirler. Ve bölgede yeni “Sykes-Picot”ların peşinde olmaları ise artık kendilerinden beklenilmemelidir. Hemen şu açık gerçekliğin altını çizmemiz gerekir ki küresel ve bölgesel değişim sürecinin niteliği ve temel dinamikleri “çok kutuplu” bir dünya dengesine işaret etmektedir. Bu gerçekliğin, “aklı başında” liderler ve düşünce kuruluşları farkındadırlar. Jeo-politik ve jeo-stratejik okumalarını bu düzlemde yapmaktadırlar…
Nitekim, NATO Zirvesi’nin hemen akabinde Türkiye’ye gelen İngiltere Dışişleri Bakanı’nın okumalarının da yukarıda işaret etmeye çalıştığımız düzlemde yapıldığı söylenebilir. İki ülke yetkilileri arasında yapılan görüşmelerde Suriye’deki gelişmeler, Irak’taki yeni denge arayışının hızlanması ve Türkiye-İngiltere ilişkilerinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Trump’ın yeniden başkan seçilmesinden sonraki “Ortadoğu”daki yeni denge arayışının ABD-Türkiye-Suudi Arabistan denklemi üzerinden şekillendirilmesi sürecinde de İngiltere’nin, (Riyad/Körfez) ayağındaki etkisinin devamının da gündeme geldiğinden şüphe yoktur. Türkiye-İngiltere ilişkilerini değerlendirirken, İngiltere Ulusal Güvenlik Stratejisi-2025’e bakıldığında da görülecektir ki İngiltere’nin Türkiye’ye ve bölgeye bakışındaki netlik rahatlıkla görülebilmektedir. Söz konusu belgede; “Karadeniz’den Kafkaslar’a, Ortadoğu’dan Afrika’ya geniş bir bölge coğrafyasının keşişime noktasında bulunan Türkiye” tanımlamasıyla gelinen aşamadaki Türkiye gerçekliğini doğru okuyan bir İngiltere görülebilir. Böyle bir Türkiye’nin, İngiltere’nin Avrupa ile yeni bir güvenlik mimarisi arayışındaki önemi de bellidir. İki ülke arasındaki güçlü savunma işbirliği ve “Savunma Sanayi İşbirliği” de geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır…
Keza ABD ile ilişkilerinde, gerçek anlamıyla yeni bir döneme giren Türkiye, NATO’daki savunma işbirliğinin yeniden tanımlanmasının ötesinde Savunma Sanayi işbirliği’nin de yeniden tanımlanmasıyla geldiği aşama ortadadır. Tüm bu adımlar, ‘Batı sistemi’nin bir parçası olmaya devam eden “yeni Türkiye”nin, geçmişinin ve bugünün farkında olarak stratejik adımlar atıyor olmasının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Yaşananları doğru okumadan, Türkiye’yi hala eski Türkiye, ABD’yi de 1945’ler sonrası bir küresel güç olmaya devam eden bir ABD olarak okumaya devam etmek gerçekten kompleksli, ön yargılı ve malum bazı odakların etkisinde olmaya devamdan başka bir anlam taşımaz…
Bu vesileyle ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Türkiye ile ilgili değerlendirmelerini ve devamında da “Terörsüz Türkiye” bağlamında PKK/PYD-SDG ile ilgili yeni açıklamalarını gündeminize taşımakta yarar görmekteyiz.
Ne diyor Barrack, basın toplantısında?
Öncelikle Barrack, “Gelinen aşamada Türkiye’nin elinde tuttuğu bir çok anahtar var.” diyor. Bizce Barrack’ın bir çok değerlendirmesinde olduğu gibi bunu da, Türkiye’yi pohpohlaması olarak okumamak gerekir. Bu tespitlerin, son gelişmelerle sahaya yansıyan malum yeni dengelerin iyi analiz edilmesi ve buradan kendi lehlerine sonuçlar çıkarılması arayışı olduğu söylenebilir. Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni döneminde, Suriye-İsrail ilişkilerinin yeni denge arayışı sürecinin de nasıl netleşeceğiyle ilgilidir, bu sözler…
Aynı zamanda “Terörsüz Türkiye” ve Suriye devleti’nin kuruluş süreciyle ilgili de kritik bir öneme sahiptir. Dolayısıyla bu bölgede “anahtar” bir rol oynayan Türkiye’nin kabul edemeyeceği beklentiler ve anlaşmaların sahaya yansımalarının kolay olmayacağının da farkına varabilmektir. Körfez ülkeleri/Suudi Arabistan, ABD ve Avrupa’nın da desteğine ihtiyaç duyan bir Suriye’nin sıkışmışlığı, bir Şam-Telaviv anlaşması ve “Abraham anlaşmaları”nın canlandırılmasıyla giderilemeyeceği de açıktır. Keza Barrack’ın, “Türkiye ile İsrail, eskiden harika bir ilişkiye sahipti. Bu tekrar olabilir. Bu dini bir anlaşmazlık değil(?!), toprak taleplerine dair bir yanlış anlaşılma…” ifadelerinin de, Türkiye içindeki çatışmayı ateşlemeye yönelik art niyetli bir değerlendirme olduğundan şüphe yoktur. Konjonktürel şartlar gerektirdiğinde ABD’nin Türkiye içindeki tartışmalara taraf olduğu malum dönemlerde ön almalara benzemektedir, bu ifadeler. Oysa değişim süreci/yeni denge arayışının geldiği aşamada, hem de, son planda –ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgeye yönelik malum planının başarısızlığının ortaya çıktığı bir konjonktürde- İsrail’in Teo-politik okumalarını “yeni Türkiye’ye kabul ettirebilecek bir güçten bahsetmemiz mümkün değildir.” Çok kutuplu “bir dünya düzenine doğru yol alındığı bir vasatta… Aynı zamanda yeni Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarıyla ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgesel denge arayışlarının her geçen dönemde, daha net bir şekilde karşı karşıya gelmekte olduğu da açıktır. Ne var ki “sistem içi” çıkış arayışı sürecinde kritik bir dönemi yaşayan yeni Türkiye, ABD ile vardığı bölgesel mutabakatlarda, sözde (Demokratik) İsrail’in yakın dönem güvenliği hususunda bazı şartları kabul etmek durumunda olduğu da açıktır…
Bu bağlamda, “Terörsüz Türkiye” sürecinin “Terörsüz Suriye” beklentisiyle önünün açıldığı bir vasatta, Trump’ın Suriye özel Temsilcisi’nin; “SDG,YPG’dir; YPG,PKK’dır” açıklaması çok manidardır. Benzer içerikli ifadeler, her ne kadar Trump’dan da duyulsa da Barrack’ın bu değerlendirmeleri, Suriye iç savaşından bu yana, ABD’li bir yetkili tarafından yapılan en çarpıcı, en ilginç ve arka planı dolu bir ifadedir…
Barrack’ın ABD’deki bir basın toplantısında CNN Türk’ün konuyla ilgili sorduğu sorulara verdiği cevaplar gerçekten çok çarpıcı ve manidar ifadeleri içermektedir. Özetle aktarırsak;
Barrack: -SDG,YPG’dir; YPG’de PKK’dır…
Bizim onlara bir devlet kurma borcumuz yok. Özgür Kürdistan olmayacak! Özgür bir (…) SDG devleti olmayacak!
CNN-Türk: -Suriye’de tek ülke, tek millet, tek bayrak, tek ordu ile ifade edilebilecek bir üniter devleti kendi çıkarlarına uygun gördüğü anlaşılıyor ABD’nin. Öyleyse neden Ahmet Şara’dan PKK’yı korumasını istediniz? Neden bütçenizden SDG’ye 160 milyon dolar ayırdınız? Ayrıca, SDG’ye verdiğiniz ağır silahları geri almayı düşünüyor musunuz?
Barrack: -(…) Biz kimseye bir şeyi dikte etmiyoruz. SDG dediğimiz YPG’dir; YPG’de PKK’dır… PKK silah bırakmaya başladı. PKK çıkmazı, Türkiye için karmaşık bir konu. PYD, PKK’dan türemiş ve bizim İŞİD’e karşı birlikte hareket ettiğimiz bir yapıdır. Asıl mesele şu, biz PKK/YPG’ye ne borçluyuz? Onlara bir devlet içinde devlet kurma hakkı borçlu değiliz. Onlara borçlu olduğumuz şey şu: “Makul” bir şekilde yeni yönetime geçme sürecinde “bir yol” sunma borcumuz var… Mart ayındaki Ahmet Şara ile Mazlum Abdi arasındaki ilkesel anlaşma/sözleşme bir işe yaramadı. Şimdi artık ayrıntıları netleştirme zamanı: “Şam ile anlaşın; biz size yardım edeceğiz; arabuluculuk yapacağız. Ama sonsuza kadar burada olmayacağız…”.“Makul” olmazsanız başka alternatifler de gündeme gelebilir!..
Ezcümle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa -uzun yıllar vesayeti altında bulunduğu ABD ile ilişkilerde- yeni bir döneme girilmesinin açtığı alanda, “Terörsüz Türkiye” süreci, “Terörsüz Suriye” ve “Terörsüz Bölge” hedeflerinin de güçlü desteğiyle yoluna devam etmektedir. “Terörsüz Türkiye” sürecine içeriden ve komşu ülkelerden destek olanlar giderek artsa da art niyetli malum odakların içeride ve içeriyle irtibatlı dışarıdaki çevrelerin provoke çabaları da, değişik vesilelerle devam etmektedir. Ancak, her ne kadar kimileri “Terörsüz Türkiye” planını, I. Çözüm Süreciyle paralel tanımlayarak akamete uğramasını umut etseler de hesaplarının boşa çıkacağına dair birçok gösterge bulunmaktadır. Bunların en belirleyici olanı da küresel ve bölgesel değişim süreci’nin geldiği aşama ve yeni bölgesel denge arayışında ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni dönemin nitelikleridir.
Doğrusunu Allah (c.c.) bilir!


