GenelYazarlardanYazılar

Zorlayıcı Küresel ve Bölgesel Dinamikler Ve ATEŞKES/“BARIŞ ANLAŞMASI”

Hemen belirtmeliyiz ki “Güçlü”nün haklı görüldüğü küresel ve bölgesel bir denge/dengesizlikte, -her ne kadar yeni denge arayışı süreci kritik bir aşamaya gelmiş olsa da- güç odakları arasındaki çıkar çatışmaları/gelecek beklentileri, değişim sürecinin ürettiği zorlayıcı dinamiklerin etkisiyle bir çıkış yolu açılır. Ve öyle de oldu.

Kahire’de imzalanan “Ateşkes ve Barış Anlaşması”na uzanan süreci ve Kahire Zirvesi’nde, -öncesi ve sonrasıyla- neler yaşandığını doğru okumak gerekir. Bütün boyutları ve bundan sonraki gelişmelere yansımalarıyla ilgili doğru tanımlamalar ve doğru analizler yapmak, bizce konunun doğru anlaşılması için kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda, bu okumaları yaparken Mısır’da imzalanan metnin ve yaşanan sürecin muhatabının Netenyahu’dan çok Trump olduğu da unutulmamalı. Berbat üslubu, kışkırtıcı ve tutarsız dili ile öne çıksa da, aslında Trump ABD’sinin  çizgisinin, malum stratejisinin varlığı da ıskalanmamalıdır. Küresel değişim süreciyle birlikte belirginleşmiştir ki ABD’de iki blok var. Bunlardan biri “müesses nizam” olarak nitelenmekte, diğeri de Cumhuriyetçiler/Ulusalcılar olarak anılmaktadır.

Mısır’daki zirvede, bir İsrail-Hamas/Filistin barışına giden bir süreçten çok bir “Ortadoğu Barışı”/yeni denge arayışı masadaydı. Bilhassa Ateşkes Anlaşması’nın kalıcı hale gelmesi ve Gazze’deki imarın yeniden başlaması hususu çok önemliydi. En önemlisi de iki devletli çözümün hayata geçirilmesiydi… Aynı zamanda Gazze’de bir “İstikrar Gücü” nasıl oluşturulabilir konusunun da taraflarca müzakere edilmeye başlanılması dikkat çekiciydi.

Şüphesiz Kahire’de imzalanan ‘Ateşkes ve Barış Anlaşması’, öncelikle asgari yapılması gerekenleri içermekteydi. Sorunun çözümü konusunda bir netliğin olmadığı, bazı kaygılar ve ihlal beklentilerinin güçlü olduğu da çok açıktı. Ne var ki bölgeyi bugünlere taşıyan süreçteki en belirleyici/zorlayıcı hususlar da gözden kaçırılmamalıydı. Bölgedeki yeni denge arayışı sürecinin geldiği aşamada Çin’i çevrelemeye çalışan ABD ile, -yakın zamana kadar vesayetinde bulunan- “yeni Türkiye”nin güvenlik ve gelecek stratejilerinin karşı karşıya gelmesi de söz konusuydu. Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin ürettiği bahsekonu zorlayıcı dinamikler, ABD-Türkiye arasındaki malum mutabakatları gündeme taşıdı. Keza, yakın zamanlarda, bir süredir olumsuz bir çizgide ilerleyen ABD-Türkiye ilişkilerinde “yeni dönem”in işaretleri de görülmeye başlanıldı. Dolayısıyla söz konusu zorlayıcı dinamikler, ABD-Türkiye ilişkilerini farklı bir düzleme taşıyacaktı. Ve bu süreç yolunda giderse Türkiye’ye bölgede açılan jeo-politik alan daha da belirginleşecekti. Konuyla ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarındaki “ihtiyatlı iyimserliğe” rağmen sürecin kırılganlığına dikkat çekilmesi ve çözüme götürecek yolun “iki devletli” bir formülle mümkün olacağının açıklanması manidardır… Ve Hakan Fidan’ın, -yakın geçmişte yaptığı açıklamalarında altını çizdiği gibi- “Eğer bu anlaşmanın sonunda 7 Ekim öncesinin şartlarına varacaksak savaş yeniden başlar.” değerlendirmesini yapması da önemsenmelidir…

Muhakkak ki bölgedeki tüm açmazların sorumlusu (Siyonist) İsrail ve –onunla çıkar birliği içinde olan güçler olan- ABD başta olmak üzere malum Batılı devletlerdir. Dolayısıyla İsrail’in anlaşmalara uyması, sürecin Gazze/Filistin’de, dahası bölgede bir barışa/yeni bir dengenin kurulmasına evrilmesi için gerekenlerin artık yapılması kaçınılmazdır.

Kimilerinin “Kural Temelli Dünya Düzeni” nitelemesi ile önemsedikleri küresel düzenin, -tüm kurum ve kuruluşlarıyla- “çifte standart”tan kuralsızlığa savrulduğu bir vasatta, zorlayıcı dinamikler bazı gelişmelerin önünü açabilmektedir. Ancak, küresel ve bölgesel değişim sürecinin temel dinamiklerinin sahaya yansımasıyla nasıl bir denge oluşacağı belli değildir. “Orta doğu”nun jeo-politiği nasıl şekillenecek, bölgelerdeki yeni denge arayışı süreçleri nasıl bir küresel yeni dengeyi ortaya çıkaracak sorularını cevaplamaya çalışan teoriler söz konusudur. Her ne kadar küresel güç odakları, kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda bir uluslararası sistem kurgulamak isteseler de, gelinen aşamadaki reel-politik gerçekliklerin zorladığı malum süreçleri kontrol etmekte zorlandıkları da ortadadır…

“Hatalı okumalar” “Hatalı beklentiler” Devam Etmektedir…

Maalesef, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” özlü sözündeki gibi çok gayret etmelerine rağmen belli bir düzeyin ötesine geçemiyorlar, yaşananların özünü bir türlü kavrayamıyorlar,(…).

1981’den bu yana, -İktibas/İktibas Çizgisi Dergisi olarak- “Hatalı okumalar” ve “Hatalı Beklentiler”in Kur’an merkezli, Resül-Nebi örnekliğinde, “sistem-dışı” bir duruşa sahip Müslim/Müslümana yakışmadığınının altını çizdik. “İslami Hareket’te Yöntem” tartışmalarında da çoğu zaman yalnız veya azınlıkla kaldık. Ama “sistem-dışı” Nebevi yöntemin Resül-Nebi’lerin ortak yöntemleri olduğunu, aksini düşünen Müslimlerin Kafirun süresi’nde sert bir şekilde uyarıldıklarını öğrendik. Ne var ki Müslümanların Sorunlu Tarihi (MST)’nde gördük ki Kur’an’ın bizlere öğrettiği Resül ve Nebi tanımlamalarını “Peygamber” tanımıyla değiştiren malum çizgi Kur’an merkezli, Resül-Nebi örnekliğinde inanlara iftira atarak “sünnetsizlik” ile suçlamayı sürdürdüler. Her ne kadar hatalı tanımlarla ‘Kur’an bize yeter’ diyenler de bu münazaraların bir parçası olmuş olsalar da, -Reaksiyoner okumalarla- bunları “Kur’an merkezli, Resül-Nebi örnekliği’nde” duruşlar sergileyenlerle birlikte telakki etmekten çekinmediler…

Evet, “Sistem-dışı” Nebevi duruşumuzu hiç bozmadan her türlü okumalarımıza/reel-politik analizlerimize devam ettik. Ne var ki, özellikle 1990’lı yılların son diliminde başlayan, Pandemi ile yoğunlaşan bir savrulmanın tezahürleriyle karşı karşıya kaldık. Kardeşlerimizin hatalı okumaları ve hatalı beklentilerinin/algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin kurbanı olmalarının mağduru haline geldik. İthamlarına, hatta iftiralarına maruz kaldık.

“Güçlü”nün haklı görüldüğü küresel ve bölgesel sistemlerin hakim olduğu bir vasatta, bu ithamlar ve iftiralar daha da yoğunlaştı. Kardeşlerimizin büyük bir çoğunluğu, örgütlü olmamanın tüm olumsuz tezahürlerinin etkisiyle adeta savruldular. Savruldular diyoruz, çünkü herhangi bir ilkeli sorgulama süreci yaşayarak, -bilmedikleri/öğrenme gereği bile duymadıkları- kritik öneme sahip konulara duygusal tepkiler vermekte ısrar ettiler. Daha da ötesi, ne kendilerinin içine düştükleri söz konusu açmazları savunabildiler ne de uyarmaya çalışan kardeşlerini ciddiye aldılar. Bilhassa son dönemlerde, “sistem-içi” taraflardan birinin yanında yer alan kanaat önderleri, uzmanlar ve partilerin gadrine uğradıklarının farkında varmadan hatalı okuma ve hatalı beklentilerin peşinde koşmaya devam ettiler. En vahimi de tüm bu duygusal ve reaksiyoner söylemlerini Gazze’deki katliamlar/soykırım sürecinde de devam ettirdiler…

Halbuki, “Güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünya düzeni/düzensizliğinde, uzun süredir devam eden (7 Ekim) ile birlikte yoğunlaşan soykırımın arka planını doğru okumak gerekmekteydi. Kendilerini İslam ile tanımlayanların bir güç olmadığı bir vasatta hatalı tanımlar (“İslam ülkeleri” gibi) ile olmayacak beklentilerin içine girmek yerine yapabileceklerimizi nasıl gerçekleştirilebileceğimizi netleştirmenin yollarını aramalıydık. Tüm farklılıklarımızı, ihtilaflarımızı bir kenara bırakarak mazlumlara/kardeşlerimize nasıl yardım edebileceğimizin arayışında olmalıydık, öncelikle. Sonra da Rabbimizin bu ağır imtihanından ibret alarak içinde bulunduğumuz bu zilletten kurtulmak için gerekli adımları atmakta geç kalmamamız gerektiğinin bilinciyle, -gerçek anlamıyla- “dua” etmeli Rabbimize sığınmalıydık. Lakin, çok az bir kesim dışındakiler hatalı tanımlar ve hatalı beklentilerle, duygusal ve reaksiyoner çıkışlarla birbirleriyle uğraştılar. Hele hele “sistem-içi” mücadele yöntemini yıllar önce tercih edip sisteme entegre olanlar, hatalarının farkına varmak bir yana, -gerçeklerin farkına varmadan, sistem analizi yapma gereği bile duymadan- birbirleriyle uğraştılar. Bilmemek mazeret değil ama bilmeyenler ve duygusal davrananlar bir tarafa, -“sisteme entegre olanlar- “sistem-içi” demokratik mücadelenin her yolunu kullanarak rakiplerinin gücünü azaltmak için, herhangi bir “ilke ve ahlak kuralı” dinlemeden birbirlerine saldırdılar. Ve bunlar, “Gazze’deki soykırım için mücadele ediyorum” derken aslında -bilerek ya da bilmeyerek- Gazze’yi “sistem-içi” demokratik mücadeleleri için kullandıklarının farkına bile varmadılar, ne yazık ki!

Son planda, gelinen aşamada, (Siyonist) İsrail, katliamların/Soykırımın yanına kalacağını zannetmektedir. Öyle ya, 70/100 yıldır tüm zalimlikleri yanına kaldı. “Güçlü”nün hakim olduğu bir dünya düzeninin kendilerine açtığı alanı sonuna kadar kullandılar. Zulme, haksızlığa dur diyecek bir gücün olmadığı bir dünyada küresel güçlerin/emperyalistlerin ileri karakolu gibi desteklendi, korundu (Siyonist) İsrail. Yani, Müslümanların Sorunlu Tarihi’ndeki sapmaları da üzerinde barındırmasına rağmen Osmanlı’dan sonra Batı düşüncesi/(sözde) medeniyetinin arka planda olduğu küresel ve bölgesel düzenden de başka bir şey beklenemezdi. Her ne kadar Batı emperyalizminin gerçek yüzü, -yenilmişlik psikolojisi içinde bulunan ve “kimlik krizi” yaşayan- insanımıza, algı yönetimi ve manipülasyonlarla bir süre gizlense de, iletişim çağı ile her şeyin ortalığa saçıldığı bir dönem yaşamaktayız. Lakin örgütsüz ve duruşlarını netleştirmekten uzak bölge insanı/kendilerini İslam ile tavsif edenler, yeni denge arayışı süreci lehlerine bir alan açmasına rağmen, -bırakın belirleyici olabilmeyi etkileyici bir güç olmaktan bile uzak durumdadırlar…

Değerlendirmemizi, Abdulvahap M. el-Messiri’yi sizlere kısaca tanıtarak bitirelim ki yaşadıklarımızın arkaplanını doğru okuyabilelim.

Makalelerinde, emperyalizm, modernite, Batı düşüncesi ve önyargının epistemolojik temellerini ele alan Abdulvahap M. el-Messiri’yi bu bağlamda kısaca hatırlatalım…

Her dünya görüşünün; insanın varoluşuna dair (Ontolojik) önermeler ve bilgi üretme yolları (Epistemoloji) barındırdığını ve pratikte bunların hayatın tüm boyutlarında kendini gösterdiğinin altını çizmektedir el-Messiri.

Emperyalist, tekçi, ötekini dışlayıcı olması bugünkü Batılı hayat tarzını ortaya çıkarmış ve Batı düşüncesinin uluslararasılaşması ise sorunlu bir küresel düzen tasavvuru oluşturmuştur.

“Kalemin Dansı Göstergenin Oyunu” adlı makalesinde de el-Messiri,

  • Pozitivist ve panteist bir bakışla insanı doğanın parçası bir varlığa indirgeyen modern düşüncenin seyrini, özellikle “Yaratan-Yaratılan, Doğa-İnsan gibi varoluşsal ikilikleri tamamen reddeden, sabit bir dizgesi olmayıp akışkan ve nihilist bir anlam dünyası sunduğunu ortaya koymaktadır…

Pozitivizmin tek bilimsel düşünce tarzı olduğu zamanlardan “postmodern” günümüze kadar uzanan kanıksanmış anlayışları eleştirel bir bakış açısıyla sunuyor el-Messiri,

  • Emperyalizmin Batı medeniyeti’nden ve Batı’nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani, emperyalist çözümün;
  • Yönetim felsefesi olarak Demokrasiyi
  • Ekonomik düzen olarak Serbest Piyasayı
  • Evrensel felsefe olarak Rasyonalizmi/Hümanizmi

Benimsemiş Avrupa/ABD’nin, liberal, hümanist ve “aydınlanmış” bir medeniyet olma haliyle çeliştiği iddia edilir.

Aksine dikkatlerimizi epistemolojik düzleme çevirdiğimizde/yoğunlaştırdığımızda ortada bu felsefeler ile “emperyalist tasavvur” arasında çok güçlü bir bağın olduğunu görmemek mümkün değildir…

  • Sekülerizm, iddiaların aksine din ve devletin birbirinden ayrılması değildir…

Sekülerizm, daha çok epistemolojik ve etik mutlak/aşkın değerlerin yeryüzünden/hayattan silinmesidir.

Öyle ki bütün dünya, -insanlık ve doğa- sömürülecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibaretti…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir