
‘’Ümmet Olabilmek ..?‘’
Değerli Kardeşim Ali Rıza Agun ;
Öncelikle göndermiş olduğun mektubun için çok memnun oldum teşekkür ederim. Sorduğun suâllerine vereceğim cevapların, gerçekleri yansıtması açısından seni sevindireceğini hiçte umut etmiyorum. Ama gene de sana yazmak olumsuzluklara beraberce çareler aramak beni memnun edeceği için sana yazıyorum.
Değerli kardeşim; Sana nasıl anlatayım, aynı dünyanın bir köşesinde sen ,bir köşesinde ben yaşıyorum desem yanlış olmaz her halde. Benim yaşadığım yerde insanlar, ana ve babasından gördüğü ve tahkik etme gereğini duymadan öğrenmiş olduğu geleneksel islamı yaşayarak cenneti kazanmaya çalıştıklarını söylemek mümkün. Tasavvufa sarılmış, şeyhliğini ilan edenlere ; islâmı buradan öğreneceğim isteğine kapılarak bu şeyhleri mürşit olarak kabullenenler , mürşitinin anlatım ve isteklerini en üst kademeden değerlendirmeyi canı gönülden taahhüt etmeyi kabulleniyorlar…Sizin yaşadığınız yerlerde nasıldır bilmiyorum, ama benim yaşadığım belde de ibadetler belirli zaman ile gün ve gecelere tahsis edilmiş ,bu günlerde yapılan ibadetlerle cennetin kazanılmasının, günahların af olunmasının sevinci insanlara anlatılarak ibadetler özel günlere tahsis ediliyor. Genellikle islâmi inaçların gereği buralarda standartlaştırılmıştır.. Mesela buralarda camilerde / toplantılarda/konferanslarda anlatılan din, muhataplarına hareketi tavsiye etmiyor. Çabayı, gayreti, vicdanlı olmayı, telkin etmiyor, uyuşukluğu ve pasif olmayı telkin ediyor. ‘’Emri bil mâruf (iyiliği emretme) ve nehyi anil münker’’(kötülükten sakındırma) “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân: 104.) Bu ayetten hiç bahis etmiyorlar sanki unutulmuş gibi davranıyorlar. Sizin oralarda da böylemidir, bilemiyorum? Topluma gerçekleri anlatmayanların vebal altında olduklarını düşünemiyorlar.. İnsanlara gerçek islâmı anlatmıyorlar, dinin özüne/emirlerine dönmelerine yardımcı olmuyorlar. İnsanlara gerçek inanç ve ibadet esaslarına acilen dönmelerini söylemiyorlar.. Ölüm sonrası yaşanılacak ve hesap gününün dehşetini unutanlara hatırlatmıyorlar. Mevcut yaşantımız içinde Müslümanlara düzen ve beşeri ilkelere uyum sağlamaları hususunda azami gayret ve israr ediyorlar.
İnsanların yaklaşan uhrevi hayatlarına hazırlanma konusunda tamamen sessiz kalıyorlar. Müslümanlara dini vecibelerin neler olduğunu hatırlatmıyorlar. İnsanları yaratan İLÂH/RABB ve yaratış sebepleri ile varlık nedenlerimiz üzerinde düşündürtmüyorlar. İnancımız olan ‘Lâ ilahe illallâh’ beyanının gereksinimlerinden bahsetmiyorlar. Tam tersi dinin gereksinimlerinin taklit yoluyla uygulanabileceğini söylüyorlar. Ölülerden dirilere miras tadında bir din anlatımı mevcut burada.
Ölüm hak- miras helâl- anlayışı ;Vefat eden kişi Müslümansa, mirasının kafir kişiye /vefat eden kişi kafir ise ,mirasının Müslüman kişiye helal olmayacağı anlatılmadan miras paylaşımı gönül rahatlığı ile pay edilmesini normal karşılıyorlar. Sizin orada da böylemi miras bölüşülüyor… ? Doğrusu bu konuyu çok merak ediyorum. Burada insanlar toplumdan soyutlanmış, dine mesafeli insanlar oluşuyor.. Buralarda dinin gerçeklerini anlatmak yerine dinden para kazananların yararına, halkın zararına, olan bir anlatım söz konusu oluşturuluyor. Toplumumuzda ‘gelenek’ olarak bilinen ve halkın çoğu tarafından kabul edilen bir kemikleşmiş geleneksel İslâm anlayışın kabullenişi gün geçtikçe çoğalıyor.. ‘‘Kur’an-ı biz anlayamayız, Kur’an ölüler için okunur.’’ Dirilerden bu işle uğraşan varsa, onlar da imamlardır.’ Bu düşüncenin oluşmasında ki en büyük pay yıllardır yanlış din anlatımı ve bu yanlışın günümüzde de halen din görevlilerince anlatımına devam edilmesi, geleneksel islâm anlayışı ile / Kur’an eksenli tahkiki islâm anlayışının karşılaştırılması baazı akademisyenlerce uyumlu bulunmamasıdır diyebiliriz.
“Bu mübarek bir kitaptır ki; onu sana, insanlar ayetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl ve izan sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik.” (Sâd, 38/29) Nedense bu ayet göz ardı edilmekte, insanların bilgisiz kalarak baazı kişilere, oluşmakta olan guruplara, bağımlı olmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar.
Bu nedenlerle; insanlar İslami değerlerden her gün biraz daha uzaklaştırılarak, Kur’an-a, anlama ve fikir edinme bakımından mesafeli yaklaşıyorlar. Yanlış din anlatımı bu mesafenin gittikçe açılmasına sebep olmaya devam etmektedir. Bu insanlar aslında samimiler. Çünkü kendisini İslâm’a nispet eden insanlara güveniyorlar ve din ile ilişkilerini bu insanlar üzerinden, yani imamlar üzerinden sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Din görevlilerinin anlattıkları din bilgisi ile bilgileniyor ve amel ediyorlardır. Bu nedenle ortaya sevap için, içeriğini bilmeden, sembol ve eylemlerden oluşan bir din anlayışı ve uygulaması dizisi çıkıyor.
Örneğin: Evliliğin sorunlarının çözümünde: Evliliğin temel esaslarından olan nikah ve gerekli bilgilerin neler olduğunu mehrin ( mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel ) gerekli olduğunu nikahı akdeten anlatmayarak kadının haklarının zayi olmasına sebebiyet verdikleri gibi nikah ve evlilik hayatının gerekli diğer şartlarınıda anlatmaktan imtina ediyorlar.. Evlilik ve ayrılma şartlarının nasıl oluştuğu konusunda maalesef çeşitli öneriler öne sürülmekte , çözümlerin Kur’an da ve sahih hadislerde aranması yerine genellikle bağlı olduğu tasavvuf gurubunu yöneticisinin vereceği karar geçerli olmaktadır. Yapılan yanlış uygulamalar sonucu eşler ve çocuklar mağdur edilmektedirler. İslam’da ticaret, karşılıklı rıza, doğruluk, şeffaflık ve helal kazanç prensiplerine dayanır. Faiz (riba), aldatma/hile, karaborsacılık, ölçü-tartıda haksızlık ve İslam’ın yasakladığı ürünlerin (alkol, domuz eti vb.) satışı haramlığı bilinmesi ve anlatılmasına rağmen, baazı kişilerce de göz ardı edilmesinde sakınca bulunmamaktadır. İslamda temel amaç, haksız kazançtan kaçınarak adil ve güvenilir bir piyasa oluşturmak gayesi ,dürüstlük ve doğruluk Kuran-ı Kerim‘de yer alan 10 adet ayetler ile Resulullah (s.a.v.)’in sahîh ve mütevâtir hadisleri ile tavsiye edilmiş ve İslâm’a göre Müslümanda olması, bulunması gereken ticaret, alışveriş kriterleri uygulanmamaktadır.. Allah’u Teala, yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de bizlere, her davranışımızda, sözümüzde özü-sözü doğru olmamızı, davranış bakımından dürüstlük içinde bulunmamızı öğütlemiş olmasına karşın, buralarda ticarette ve günlük yaşantılarda , faiz, hile,alkol,domoz eti,tesettürsüzlük, v.s. alabildiğine yokuş aşağı gitmektedir. Kur’an-ı Kerim’de faiz (riba), özellikle Bakara suresinin sonunda kesin bir dille yasaklanmış, Allah ve Resulüne savaş açmakla eşdeğer tutulmuştur. (Bu konu ile ilgili ayetler Bakara 275-281, Âl-i İmrân 130, Nisâ 161 ve Rûm 39’dur.) Bu ayetlerde faizin haram olduğu, ticaretten farklı olduğu ve bereketi yok ettiği vurgulanır. Sizin orda bunların yasak ve haram olduğunu bilerek kaçınan bu işler benim inancıma ters düşer beni İslâm dan uzaklaştırır, günahlar içerisinde ölüp giderim diyen Müslümanların(!..? ) çoğunluk olduğu doğrumu? Buralarda ne yapayım evsiz kaldım, ihtiyacım vardı, zaman böyle ben tek başıma ne yapayım diyerek bu haramlara gönülsüzce de olsa pek çok kişilerin katılmış olduğunu inkar edemeyiz. Kur’an-da ‘’’Çünkü o namaz, insanı hayasızlık ve kötülükten alıkoyar’’’ (Ankebut 45)
Ama işte alıkoymuyor burada… Namaz ibadeti bilinçli yapılmıyor (!) çünkü nasıl alıkoysun.?
Namazı kılan ne dediğini ,ne okuduğunu ,manasını bilmiyor ki nasıl alıkoysun.?
Sadece belirli vakitlerde kılınması emredilen bir ibadet olarak biliyor ve görüyor. Anlaşılması gerektiğini, anlaşılmayan bir şeyin yaşanmasının neredeyse imkansız olduğunu nereden bilsin ki. İşin tuhaf tarafı kendisini dini kavramlarla tanımlayan imamlarda yeterince Kur’an-dan beslenmedikleri için onların da bilmemesi gayet tabii. Dini bilgilerinin tedarikçisi olarak gördükleri imamlara, diğer işlerini de teslim ediyorlar. Cenaze merasimi bunlardan biri. Tören sırasında yapılan her uygulama din adına ve dindenmiş gibi yapılıyor. Ölünün arkasından ‘ıskat-ı salat/ıskat-i zekat’ diye bir uygulama yapılıyor. Örneğin: Vefat eden kişinin kılmadığı namazı, tutamadığı orucu, vermediği zekatı ,kişilere borcu .. vb. borçları varsa, dini görevlilerin gayreti ile ıska-ı zekat.v.s yapılarak ödenmiş gibi gösteriyorlar. Ve bunu yapanlar toplumda İslam-ı yaşayan ve din adına görevlendirilmiş görülen’ insanlardırlar. Halk tarafından kabul gören bu insanlar. aralarında para ve altun döndürerek aldım, verdim, kabul ettim gibi sözlerle ölünün dünyadaki borçlarını akıllarınca kapatmış oluyorlar. Ve bunu din/islâm (!..?) adına, kardeşlik adına yapıyorlar. Bu nedenle dini görevlerini ve kişilere borçlarını ödemeden ölen zenginlerde, iskat yapanların yardımı ile öbür dünyada azaptan kurtulmuş(!) olduklarına inanıyorlar. ( ‘ıskat-ı’ yapılanlar kurtuluyor- yapılmayanlar cezalanıyorlar mı? Buna kim karar veriyor?) Allah’ın takdirinden kimler nasıl kurtulabiliyor?
Birileri çıkıp ta bunun islâmda ki uygulama emri ve yeri nerede diye sormuyor. Çünkü bunu yapanlar din adına görevli ve din bilgili olan kişiler diye değerlendirilmektedirler. Böylece mevcut olmayan alacaklısına bizzat ödenmeyen borçlar dini görevliler tarafından zahmetsiz ve masrafsız ödenebildiğine göre , kişiler ölümden sonrasına gönül rahatlığı ile borçlar bırakabilmeleri yolunu bid’atı öğretiyorlar. İslâmda olmayan bu uygulama da din de yok, dini kardeşlikte. Belki ıskattan nasibini alanların faydasını sağlamak vardır. Bunlar yapılırken islâma yarar mı yoksa zarar mı vereceği hiç mi hiç düşünülmüyor, .!
Bu olaylarda uygulanan din, ilmihal üzerine kurulu bir dini anlatımın uygulaması olmuyor mu?.
Hiç mi düşünmüyoruz? Allah kitabı Kur’an boşuna mı indirdi? Kur’an eksenli Müslümanın yaşantısı nasıl olmalı diye hiç mi hiç akıl etmiyorlar buralarda insanlar.!
Topluluğumuza anlatılan din;y aratana isyanı gerektirecek konularda yaratılana itaat yoktur anlayışı yerine , şeyhinin İslam’a zıt bir şey yaptığını görsen dahi, vardır bunda da bir hikmet deyip geçmeni telkin ediyor.
Burada anlatılan din beni, dinimin gereklerini anlamama değil, bireyselciliğe yönlendirerek, ümmet olma bilincini değil, anlatanın mensubu olduğu cemaatin nüfuzuna katılmamı telkin ediyor.
Burada anlatılan din Kur’an’ı, kapağı üzerinden anlatarak odak noktasının kaçırılmasına sebep oluyor. Ve dinleyenlerdeki etkisi ‘Kur’an’ı anlamalıyız’ yerine,’’ Kur’an ‘ı sadece din görevlileri anlar biz Kur’an’ı süslü kılıflarda evimizin en güzel yerinde saklamalıyız(!..? ) düşüncesi oluşuyor.
Burada anlatılan din, tarikatları, ümmet olma mantığının üstünde görüyor ve gösteriyor.. Aslında: “Hep birlikte Allah’ın ipine (dinine/Kur’an’a) sımsıkı sarılın; parçalanıp ayrılmayın” emri( Âl-i İmrân :103 ) Müslümanların birliğini, kardeşliğini ve toplumsal gücünü korumasını hedeflemesine rağmen,. Tefrikaya (bölünmeye) düşmenin zafiyet getireceği ve kardeşlik nimetinin kaybedilmesine yol açacağı uyarısını içermesini , ‘’Allah’ın ayrılmayın yoksa gücünüz gider, Allah’ın ipine sarılın dediği halde ‘’ayrılığı, hizipleşmeyi sunması’’..Burada anlatılan din, İslam’ın varlığı ve yoğunluğu üzerinde değil şeyhlerinin uçması kaçması üzerinde yoğunlaşıyor. Çeşitli dini gurupların oluşmasına zemin hazırlıyorlar. Burada anlatılan din, senelerdir aynı konu üzerinde dönüp duruyor. Abdesti bozan şeyler nelerdir, neler değildir.? Aslında Abdesti bozan şeylerin yanında imanı bozan şeyler nedense hiç anlatmıyor..! Hz.Musa (a.s) asâsı ile Kızıl denizi nasıl ikiye ayırdığını, Hz.Yusuf(a.s) kuyuya nasıl atıldığını, nasıl saraya yerleştiğini, mevlüt okutmanın sevabını(!..?) önemle anlatılmasına devam etmektedirler. Vaizlerin camilerde bunları anlatmaktan ve sonuca varmakta nedense vakitleri yetişmiyor, rutin namaz vakti geliyor, konularda yarım kalıyor..
Geçenlerde okuduğum bir kitapta şöyle yazıyordu:
*‘’Sizden Müslümanları Hırıstıyan yapmanızı istemiyoruz.
*Sizin asıl göreviniz Müslümanları islâm dininden uzaklaştırmanızdır.
*Doğumlarından ölümlerine kadar haç takmasınlar ,kiliseye gitmesinler ,vaftiz olmasınlar ama Hırıstıyan gibi yaşasınlar.
*Bunu çağdaşlık adı altında yapın.
*Allah’ı ve peygamberi tanımayan bu nesil büyük işlerle idarelerle uğraşmaz;
*İdealsiz-dinsiz- mefküresiz olurlar.
*Rahatı –tembelliği-parayı ve nefislerini-şehvetlerini tatmin için uğraşırlar.
*Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım.
*Baska yollar,başka çareler deneyelim.
*İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara:
*Hırıstıyan adetlerini-Hırıstıyan bayramlarını-Hırıstıyan kültürünü-Hırıstıyan
ahlakını aşılıyalım.
*Bir müslümanın doğumundan ölümüne kadar kimliğinde Müslüman yazabilir-fakat bir hırıstıyan gibi yaşayarak cami önünde teneşire yatmalıdır.
*Kiliseye gelmesine gerek yok -varsın camiye gitsin.
*Ama bir Müslüman’ı hayatı boyunca Hırıstıyan gibi yaşatmalıyız.
(Rahip Samuel Zwemer – Misyonerlik konferansı Kudüs 1935)
Evet günümüzde; Etrafıma bakındığımda en yakınımdan en uzağıma kadar -,insanlar/ Müslümanlar sanki bu misyoneri haklı çıkarmak için ellerinden geldiğince çaba göstermekteler. Maneviyattan neler kaybettiklerini, İslâmi yaşantının gereklerini hiç mi hiç düşünmüyorlar..! Din ayrı yaşantı hayatımız ayrı, Allah dünya işlerimize karışmaz mantığı ile Allah’ın emirlerini unutmuş ve bu yolda yarışa girmişlerdir. Senin oralarda da ilahi emirleri ,yaşantılarına karıştırmayanlar varmı dır bilemiyorum? Velhasılı burada anlatılan din, ‘’Müslüman ismini korudu’’ belki ama’’ manasını yok etti’’. İçini boşalttı. İsmi olan cismi olmayan bir Müslüman motifi çıkardı ortaya. Burada Kur’an yetim, İslam yalnız, Ümmet olabilir miyiz.?…!..selam ve dualarımla, Selahaddin ALIÇ
‘’İlmin sahibi yüce Allah’a hamdolsun.’’

