GenelYazarlardanYazılar

Tevhid İnancı

Tevhid, Allah’ın varlığı ve birliğine, O’ndan başka İlâh olmadığına inanmayı ifade eden İslam inancının temelidir. Kur’an-ı Kerim’de doğrudan “tevhid” kelimesi geçmese de, “Vâhid” (tek) ve “Ahad” (bir) kavramlarıyla bu inanç pek çok ayette vurgulanır.

Tevhid inancını en özlü şekilde anlatan surelerden bir tanesi İhlas SuresidirBu surede Allah’ın mahiyeti; kısa, öz ve net bir şekilde belirtilmektedir:

“De ki: O Allah Ehad (tek)’dir. Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir). Doğmamış, çocuğu yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.”  (İhlâs Suresi: 1-4)

”İhlâs” kelimesi; ”samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını sırf Allah rızası için uygulamak” anlamına gelir. Allah’a bu surede anlatıldığı şekilde inanan, tevhit inancını tam anlamıyla benimsemiş ihlaslı bir inanan olacağı düşüncesiyle, surenin de bu adla anılması uygun düşmektedir.

Sureyi önemi itibariyle biraz daha geniş anlamda anlamaya ve anlatmaya çalışacak olursak; İslam dinindeki inanç esaslarının birincisi ve diğerlerinin temeli Allah’a, onun varlığına, yani yaratıcı olarak ibadet edilmeyi hak eden tek İlâh olduğuna, onun dışında ibadet edilen her şeyin ise ‘batıl’ olduğuna olan inancın adı tevhittir. Allah’a iman, İslamiyet’teki iman esaslarının birincisidir.

Müslümanların inanışına göre tüm insanlar Allah’a muhtaç olmalarının yanı sıra, Allah’ın kendisi de hiç kimseye veya hiçbir şeye muhtaç değildir. Surede bu özellik, Samet kelimesiyle ifade edilmektedir ve Samet, İslam’da Allah’ın 99 isminden de biridir.

Allah’ın, yaratılmışlara ait olan sıfatlardan münezzeh olduğunu ifade eden 3. ayette ise, Allah’a herhangi bir çocuk edinmeyi nispet edenler ve biyolojik soy kavramına giren her şey reddedilmektedir. Örneğin Müslümanlara göre bu ayet, aynı zamanda “İsa Mesih, Tanrı’nın oğludur.” diyen Hristiyanların ve meleklerin de Allah’ın kızları olduğunu söyleyen dönemin Mekkeli paganların iddialarını reddetmektedir. Çünkü İslam inancına göre Allah’ın varlığının bir başlangıcının ve sonunun olmaması, onun bu tip niteliklere sahip olmadığını göstermektedir.

Ayrıca, Allah’ın sıfatlarının ve fiillerin denksiz ve benzersiz olduğu da son ayette belirtilmiştir. İnancımıza göre Allah, kendisinden başka var olan her şeyi yarattığına göre, onun yarattıklarının da O’na denk olması mümkün değildir.

Tevhidi ifade eden bu birinci örnek sureden sonra en bilinen ve temel tevhid ayetlerinden diğer bazıları da şunlardır:

Ayetel-Kürsi diye de anılan aşağıdaki ayette ise Allah’ın birliğini, eşsiz sıfatlarını ve tüm kâinatın üzerindeki hükümranlığını tarif etmektedir:

Allah: O’ndan başka ilâh yoktur. O, sürekli diridir, koruyup gözetendir. O’ nda ne bir dalgınlık olur ne de O’ nu bir uyku tutar. Göklerde ve yerde olan her şey O’ nundur. İzni olmaksızın O’ nun katında şefaatte bulunabilecek kimmiş? Onların önlerinde ve arkalarında olan her şeyi bilir. Onlar, O’ nun ilminden ancak dilediği kadarını kavrayabilirler. O’ nun egemenliği yeri ve göğü kuşatmıştır. Bunları korumak O’ na ağır gelmez. O, Çok Yüce ve Çok Güçlü’dür.

(Bakara Suresi: 255)

  • “Ve de ki: Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı bulunmayan ve acizlikten ötürü bir yardımcıya da ihtiyacı olmayan Allah’a mahsustur. O’nu tam bir yüceltme ile yücelt.”

(İsra Suresi: 111)

  • “Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka İlâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.”

(En’am Suresi: 106) 

  • “Senden önce hiçbir Resul göndermedik ki kendisine, “Benden başka ilah yoktur; Onun için bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya Suresi: 25)

Tevhid inancı hak dinin temelini teşkil eder. İslâm dinine girmek isteyen kimsenin yapması gereken ilk şey kelime-i tevhidi içtenlikle benimsemesidir. Kelime-i tevhid geleneksel olarak hayatın birçok safhasında Müslümanlara telkin edilir. Yeni doğan çocuğa isim konulurken kulağına kelime-i tevhid fısıldandığı gibi, yaşamın son demlerinde olan kimseye de kelime-i tevhidi söylemesi telkin edilir.

Kelime-i tevhid (kelimetü’t-tevhîd) tabiri Allah’tan başka İlâhın bulunmadığını ifade eden cümlenin adıdır. Kelime-i tevhidin cümle olarak aslı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah” tan ibaret olup “Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ise Allah’ın elçisi olduğuna inanmayı ve bunu ikrar etmeyi (sözle) ifade eden İslam inancının en temel cümlesidir”. Kelime-i tevhid, inanç esaslarının ve dolayısıyla dinin özünü oluşturan iki temel üzerine kurulmuştur. Bunların ilki Allah’ın yüceliğini ve birliğini, ikincisi de O’nun insanlarla münasebetini sağlayan nübüvveti vurgulamaktadır. Kelime-i tevhid gramer açısından incelendiğinde önce “lâ” olumsuzluk edatı ile hiçbir ilâhın bulunmadığı, sonra da sadece bir ve gerçek İlâh olan Allah’ın varlığının ispat edildiği görülür. Bu ise tevhid ilkesinde öncelikle şirke sebebiyet verecek inançların geçersiz hale getirilmesi, ardından ispatın gerçekleştirilmesinin gerektiğini gösterir.

“De ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Âl-i İmrân: 31) meâlindeki âyet bu gerçeği kanıtlamaktadır.

Resûlullah’ın iman için “inanmak”, İslâm için “şehâdet etmek” kavramlarını kullanmasından imanın, dolayısıyla kelime-i tevhidin zihnî ve kalbî bir amel, kelime-i şehâdetin ise dil ve ikrar yoluyla icra edilen bir fiil olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.

Bazı şarkiyatçılar, kelime-i tevhid ile kelime-i şehâdetin yahudi veya hıristiyan menşeli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre lâ ilâhe illallah ifadesi II. Samuel’de (22/32) mevcut olup İslâm’a Yahudilik’ten geçmiştir (Rosenthal, s. 18). Aslında bazı kaynaklarda bu tür iddiaların müsteşriklerin Kur’an ve vahiy hakkında taşıdıkları şüphelerden ileri geldiği söylenmektedir. İslâm inancındaki kelime-i şehâdet ile Hıristiyanlık’taki şehâdeti konu edinen bir araştırmada İslâm’daki kelime-i şehâdetin orijinal olduğu ve bağımsız bir gelişim sürecinden geçtiği belirlenmiştir (Merrill, s. 296). Esasen ilâhî menşeli olmaları sebebiyle her üç dinde de bu kavram ve ifadelerin bulunması tabiidir.

Sonuç olarak Tevhit inancı, Müslümanların hayatının her alanında etkili olan, onların davranışlarını şekillendiren ve Allah ile olan ilişkilerini belirleyen temel bir ilkedir. Bu inanç, evrenin tek bir yaratıcı tarafından kusursuz bir düzenle yönetildiğini kabul etmeyi ve tüm kulluk eylemlerini yalnızca O’na yöneltmeyi ifade eder.

Tevhidin zıttı ve İslam’daki en büyük günah ise Allah’a ortak koşmak anlamına gelen şirktir. Şirk, Allah’ın birliğine aykırı olarak, O’nun dışında başka varlıklara ilahlık atfetmek veya ibadetlerde O’na ortak koşmaktır. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamayacağını açıkça belirtir.

Müslümanlar arasında şirkle ilgili yaşanan en büyük sorun; mevcut yaşamlarında ekseriyetle büyük bir çoğunluğun küçük veya büyük ölçeklerde şirke bulaşmış, içine düşmüş olmalarıdır. Fakat daha ilginç olanı bunun farkında olmamaları ve kendilerine uyarıldığında ise bu düşünce ve fiillerinin şirkle bir alakasının olmadığı anlayışıyla şirke hala devam etmeleridir.

Tevhid inancının hak din olan İslam’ın temelini teşkil ettiğini vurgulamıştık. Yukarıda ilgili ayetlerden örnekler verdiğimiz konunun daha iyi anlaşılması için günümüzden yaşanan bazı örneklerle karşılaştırmalar yaparak çok hayati niteliği olan bu makalemizi de nihayetlendirelim inşAllah.

Misafiri olduğumuz dünyada yaşamımızı sağlıklı ve güvenli geçirebilmek için mekân olarak kendi elimizle konutlar yapmaktayız. Normal akıl sahibi her insan da çok iyi bilir ki bir ömür tüketeceği konutunda maldan da çok daha önemli olan can güvenliğini sağlamak için konutun temelini zemini sert kayalardan oluşan arsaya atması gerekir. Böylesine güvenli bir zemine sahip arsalar varken hiç kimse, ucuzluğuna aldanarak zemini bataklık olan bir arsa üzerine temel atmaz zira böyle bir hatanın bir süre sonra mutlaka üzerinde yaşayanların felaketi olacağını bilir daha doğrusu düşünmelidir.

Nitekim dünya yaşamında neredeyse her yıl sayısız örnekleriyle karşılaşmaya devam ettiğimiz söz konusu felaketin diğer bir örneği olan, ebedi yaşam yerimiz olan ahiretimizin temelini inşa ederken de inancımızla ilgili çok daha büyük bir hassasiyet göstererek seçimimizi yapmadığımız takdirde ebediyete kadar geri dönüşü olmayan felaketimizin temelini de yine bu dünya da atmış olacağız. Yeryüzünde bu günkü yaşanan dinin tevhidle ne kadar örtüştüğünü anlayabilmek için kendimizden örneklerle bir durum değerlendirmesi yapmakta fayda olacağını umuyorum:

Ben önce kendimden başlayarak, değerli okuyucularımızı ve yetkilileri kendi takdirlerine bırakarak sormak istiyorum. Bize verilen bütün nimetlerin sahibi ve göndereninin Allah olduğunun idrakinde miyiz yoksa bunların kendi kazançlarımız olduğunu mu düşünüyoruz? Geçinebilmek için gerekli olan rızkımızı çalıştığımız iş yerinden mi yoksa her şeyin sahibi olan Yüce Yaratandan mı karşılıyoruz? Ölüm tehdidi dışında; bir menfaat sağlamak amacıyla herhangi bir otorite veya şahıs karşısında inancımızla ilgili gerçekleri söyleyebiliyor ve haykırabiliyor muyuz yoksa sessiz kalmayı tercih ederek taviz mi veriyoruz? Ülkemiz de yaşamın unsurları olan çarşıda, pazarda, finans kurumlarında en büyük haramlardan olan faiz veya riba serbestçe uygulanıyor mu, sosyal alanlarda fahşa, zina yasal olarak serbestçe yaşanabiliyor mu? Yoksul ya da yeterli geliri olmayan binlerce ailenin pazardan, marketlerden alamadıkları gıda maddelerini akşamları çöp konteynerlerinden karşılamaları vicdanımızı kanatıyor mu? Çalışma alanı bulamadıkları için Üniversite mezunu gençlerimiz asgari ücretle çalışmaya zorlanıyor mu? Yakınımızda, çevremizde, mahallemizde aç, yoksul kimseleri gözetip onları doyurmadan, gönüllerini almadan yanlarından geçip umursamazca başımızı gece yastığa koyup rahatça uyuyabiliyor muyuz?

Uluslararası sistem içi mücadele adı altında; Dünya’daki mazlum toplumların sahip olduğu topraklarda ki kaynaklara çöreklenip el koyarak milyarlarca insanı açlık sınırı altındaki bir yaşama mahkûm eden ve yaşlı, kadın, bebek gözetmeksizin toplu katliamlar yaparak topraklarını işgal eden küresel güç odaklarıyla stratejik dostluklar, ortaklıklar kurulmaktadır. Bu yakınlaşmadan da ülke adına yararlar umulmaktadır. Oysa bu ortaklıklar sadece güçlü olanların gücünü ve zulmünü artırmaktan dolayısıyla da zulümlerine ortak olmaktan başka bir sonuç vermemektedir. Bu çarkın içinde yer alan ve halkı Müslüman olduğu varsayılan bu ülkelerin de katkılarıyla dünyada her geçen gün açlık, yoksulluk ve modern kölelik oranları artmakta, bir avuç zengin azınlığın ise zulmü ve sömürüsü azgınlaşarak daha da katlanarak devam etmektedir. Bu coğrafyanın Müslüman birer fertleri olarak bireysel anlamda bu zulme karşı mücadele etmek için ne yapabiliyoruz? Ben tek başıma ne yapabilirim ki düşüncesiyle toplumun her ferdi gibi ülke yönetimine talip olanların arasında kötülerin iyisini tercih ederek vatandaşlık görevini huzurla yerine getirmiş mi oluyoruz yoksa Allah’a iman gereğini yerine getirerek her türlü zulme karşı mücadele edilen safta mı yer almaya devam ediyoruz?

Sizler de takdir edersiniz ki yaşanmış ve daha da hızla artarak devam etmekte olan gerçekler karşısında, bu sorulara bazı istisnalar dışında olumlu cevaplar verebilmek neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu şahit olduğumuz gerçekler bize yaratılışın insana kodladığı fıtratın gereği olarak bazı coğrafyaların dışında iman ölçeğinde dünyanın hiçbir yerinde Hak din olan Tevhid inancının yaşanmadığını aksine yeryüzünü neredeyse bütün olarak kaplayan bir şirk sisteminin hâkim olduğunu çok açık bir şekilde görebilmekteyiz. Çünkü Allah’ın gönderdiği tevhid sistemine taban tabana zıt yaşanan, yaşatılan böylesine zulme dayalı çarpık bir sistem ancak şirkle yoğrulmuş bir sistem olabilir. Tevhid’in hâkim olduğu sınırlar içerisinde bu sorunların hiçbirisi yaşanmaz, orada sadece adalet, güven dolayısıyla barış ve huzur hâkim olur.

İçinde bulunduğumuz yirmi birinci yüz yılda; Gelişen Teknoloji sayesinde asırlardır yazılmış olan binlerce kaynak eserlerin parmaklarımızın ucunda dokunarak birkaç “tık” ile evimize, masamıza zahmetsiz ve ücretsiz getirme konforuna sahibiz. Bu imkânlarla kendisini yetiştirmiş yüzlerce düşünür, yazar ve ilim adamına sahip olduğumuz bir dünyada bu kadar iletişim araçlarına rağmen şayet hala Tevhid-i bir inancın varlığından söz edemiyorsak her şeyi bırakıp önce bunun sebebini arayıp bulmamız gerekiyor demektir. Bunun için de dinini öğrenmek isteyenler zaten samimiyetle üzerine düştükleri takdirde Allah’ın yardımıyla Hidayete ulaşacaklarına inancım sonsuzdur. Ancak ben sorunu evinde sahip olduğu bir kütüphane dolusu kitaplarını okuduktan sonra “ben artık oldum, her şeyi biliyorum” özgüveniyle kendisini öğrenmeye, sorgulamaya kapatan yani hakikati aramaktan vazgeçip artık kendisini sadece öğrendiklerini yazmaya ve öğretmeye, şehir şehir gezerek konferanslarla okur sayısını artırmaya adayan ilim adamlarında görüyorum. Oysa Kur’an okudukça öğrenmeye devam edilen bir özelliğe sahip olduğu için Kur’an talebeliğinin de pazara kadar değil mezara kadar devam etmesi gerektiğini herkes kabul etmek zorundadır. Bu nedenlerle nitelikli Müslüman nüfusunun dünya ölçeğinde tevhid-i bir sistemi hakim kılacak aktif bir rol alabilmesi için bu sistemin yetişen nesillere öğretilmesinde kendisini köprü vazifesinde gören ilim sahiplerinin vebal altında kalmamaları için önce kendi inançlarını “Hiçbir eksiği bulunmayan, kemale ermiş olan” sadece Allah’ın Kitab-ı Kerim Kur’an ile karşılaştırarak eksiklerini, yanlışlarını tamamladıktan sonra hizmete dönmeleri elzem hale gelmiştir. Müslümanları içinde bulunduğu zelil durumundan kurtarmak için Allah (c.c.) in yardımını talep etmenin olmazsa olmaz şartının O’nun rızasını kazanmak olduğunu, bunun da Kitab-ı na uygun bir yaşamla mümkün olacağını hatırımızdan çıkarmayalım inşallah.

İlmin Gerçek Sahibi Olan Allah (c.c.) e Hamd Olsun.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı