GenelMektuplara Cevap

Çok Eşlilik Konusunda Nebi (a.s.) İle Müminler Arasındaki Faklılığın Sebebini Açıklar mısınız?

Soru: Nisa suresinde Allah Teâlâ müminler için dörde kadar musade ederken; Nebi (a.s.) için bu sayı Ahzab suresi 50. Ayetinde belirtildiği gibi Nebiye aha çok eşle evlenme izni veriliyor. Bunun hikmeti / sebebi nedir?

Ayrıca ; “ seninle hicret eden halanın, tey­zenin, amcanın ve dayının kızlarını da sana helal kıldık” buyruluyor. Bunlarla evlilik zaten helal değil mi ki?

Bir de; 52. Ayette Nebi (a.s.) içinde sınır getiriliyor yalnız “elinin altında bulunan cariyeler hariç, başka kadınlarla evlenmen de helal değildir” buyru­luyor. Yani nebi (a.s.) cariyelerle de mi evleniyor?

Cevap: İslam’da meşruiyetin sınırlarını Allah belirler. Bu nedenle bahse konu olan ayetler Nebinin evlilikle ilgili hudutlarını belirleyen ayetlerdir. Dinin hiçbir hükmü gizli kapaklı olmaz. Her hükmü ale­nen ortaya konulur ve iman edenler ona uymaya çağrılır. Evlilik konusu da böyledir. Evlilik olayı İs­lam gelmeden önce Mekke de bilinen ve uygulanan bir durumdu. Ancak bazı nikah biçimleri ve sınırsız kadınla evlenme anlayışı İslam’ın ilkelerine uygun olmayanlar kaldırıldı. Karşılıklı rızaya dayalı evlilik akti ise aynen bırakıldı. Aynı zamanda çok eşliliğe de bir sınır getirildi. Müminlerin bu konuda uyma­sı gereken kurallar Nisa suresinde şöyle ifade edil­mektedir:

“Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kız­larla evlendiğiniz takdirde, onlara haksızlık yap­maktan korkarsanız onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilir-siniz; şayet, aralarında adaletsizlik yapmaktan kor­karsanız bir tane almalısınız; yani sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur.” (Nisa4/3)

Böylece o günün şartlarında gücü yeten kim­selerin istediği kadar kadınla evlenmesi en fazla dört ile sınırlandırılmıştır. Bu şöyle anlaşılmamalı; her in­san o günlerde çok kadınla evleniyordu demek de­ğildir. Bunun en açık örneği yine Nebinin hayatında görülmektedir. 25 yaşında Hz. Hatice validemizle evlenen Muhammed (a.s.) 50 yaşına kadar tek eşle yaşamıştır. Hz. Hatice validemizin vefatından sonra özellikle de hicretten sonra yapmış olduğu evliliklerinin her biri bir amaca yönelik olarak, bizzat Allah Teâlâ’nın izniyle yapıldığını görüyoruz:

“Ey Nebi! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, senin­le beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve Nebi nikâhlanmayı dilediği takdirde müminlerden ayrı, sırf sana mahsus olmak üzere kendisinin mehrini Nebiye hibe eden mümin kadını almanı sana helal kılmışızdır. Bir zorluğa uğramaman için; mü­minlerin eşleri ve cariyeleri hakkında onların üzeri­ne neyi farz kılmış olduğumuzu bildirmiştik. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”(Ahzab33/50)

Malum olduğu üzere bu sure hicretten sonra gelen bir suredir. Bu nedenle,”seninle hicret eden amcanın, dayının hala ve teyzenin kızlarını sana he­lal kıldık” buyruluyor. Özellikle seninle hicret eden vurgusu yapılmaktadır. Bu kadınlar Mekke eşrafının kızlarıdır. Resulün davetini kabul edip Mümine ol­muşlar. Bununla da kalmayıp dini için yurdunu ve yuvasını terk edip Medine’ye hicret etmişlerdir. O gün Medine ile Mekke arasında sosyal yaşantı ola­rak bir takım farklılıklar vardır. Mekke insanı ticaretle uğraşarak rızkını kazanırken, Medine insanı tarım toplumudur ve çoğunluğu rızkını topraktan kaza­nıyor idi. Yaşam standartları farklıydı. Mekkeli bir kadın Medineli ile evlendiği zaman ona uyum sağla­makta zorlanacak konumdaydı. Ayrıca Mekke mer­kez Medine ise onlara göre taşra sayılıyordu. Bu gün bir şehirliyi bir köylü ile evlendirdiğinizde bile bir çok olumsuzlukların çıkması kaçınılmazdır. Bu­nun için “Nikahta denklik” diye toplumsal bir teamül vardır. Evlenen insanlar arasında sosyal bir uyum ol­maz ise bu tür evlilikler uzun ömürlü olmaz, en kısa zamanda ayrılıkla sonuçlanır. Bu durum her dönem geçerliliğini koruyan bir vakıadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında taşraya gönderilen bekar Muallimeler kır­sal kesimde kendileri ile evlenecek, kendine denk bir erkek olmadığından tayinlerinin şehre alınma­sı için istekte bulunma hakkı verilmiştir. Şimdiki eş durumu mazereti gibi bir mazeret olarak verilmiş bir hak kabul edilmiştir. Bunu Kur’an da Zeyd ve Zeynep olayında da görüyoruz:

“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ili­şiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlat edinen kimse evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiş-tir.”

“Allah’ın Peygamber’e farz kıldığı şeylerde ona bir güçlük yoktur. Bu, Allah’ın öteden beri, gel­miş geçmişlere uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri şüphesiz gereği gibi yerine gelecektir.” (Ahzab 33/37-38)

Zeyd Nebinin kölesi iken azad ettiği ve ev­latlık olarak yanında büyüttüğü bir kimsedir. Zey­nep ise Nebinin halasının kızıdır.  Nebi (a.s.)  da bu ikisini evlendirmişti. Bir zaman sonra Zeynep ile Zeyd arasında geçimsizlik başlamıştı. Geçimsizliğin sebebi ise Zeyd’in azadlı da olsa bir köle oluşu idi. Zeynep ise Mekke’nin seçkin ailelerinden olması nedeniyle bu durumu hazmedemediği için sürekli kocasını rahatsız etmiştir. Netice Muhammed (a.s.) ‘a bildirilince Muhammed (a.s.) da Zeyd’e nasihat ederek; “ Allahtan kork eşini güzellikle tut” demesine rağmen sonuç ayrılıkla neticelenmiştir. Bu so­nuç; bir başka cahili uygulamayı da ortadan kal­dırmaya vesile olmuştur. Evlatlıkların İslam da öz evlat gibi kabul edilmediği, onların boşadığı eşleri evlat edinen kimse tarafından nikâhlanmasının he­lal oluşu bu uygulama ile Allah tarafından gösterilmiştir.

İşte Nebinin yakın akrabası olan bu kadınla­rın yapmış oldukları fedakârlığa karşı, Allah Teâlâ daha büyük bir nimetle taltif ederek onurlandır-mıştır. Onlara Nebinin eşi olma şerefini vermiştir. “Ey Nebi sen istediğin takdirde bunları nikahlamanı sana meşru kıldık” buyurmuştur. Bununla birlikte Nebinin bu konuda eşlerine karşı nasıl davranacağı-nın ilkeleri de şöyle belirlenmiştir:

“Eşlerinden istediğini geri bırakır, istediğini yanına alabilirsin. Sırasını geri bırakmış oldukların­dan da arzu ettiğini yanına almanda sana bir so­rumluluk yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olma­sını, üzülmemelerini, hepsine verdiğin şeylere razı olmalarını daha iyi sağlar. Allah kalplerinizde olanı bilir; Allah bilendir, Halim olandır.” (Ahzab 33/51)

Bu ayetle Nebi eşleri arasında dilediği gibi ra­hat hareket edecek, her eş Nebinin kendisine verdi­ğini göz aydınlığı olarak kabul edip razı olmsı gerek­tiği belirtilmiştir. Gönüllerde olanı ise ancak Allah bilir ona göre herkesin ecrini vermeye muktedirdir. Bundan sonra ise Nebiye de bu konuda bir sınır getirildiğini görüyoruz:

“Bundan sonra artık başka kadınlarla evlen­men, elinin altında bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka ha­nımlar alman sana helâl değildir. Allah; her şeyi murakabe edendir.” (Ahzab 33/52)

Surenin 50. Ayetiyle verilenlerden sonra sa­dece elinin altında bulunan cariyeler istisna edi­lerek, bundan sonra başka kadınlarla evlilik olayı noktalanmıştır. Cariyeler konusuna gelince; Nebi­nin elinin altında bulunan iki cariye vardır. Bunlar da Mısıra giden İslam davetçisi Mukavkıs’a resulün davet mektubunu sunmuştur. O günkü Mısır’ın Azizi Mukavkıs İslama daveti kabul ettiğini bildirmiş ve Resule hediyeler göndermiştir. Bu hediyeler arasın­da iki de cariye vardır. Bunlardan Mariye isimli cari­ye oldukça zeki ve İslama ilgi duyuyor. Yol boyun­ca İslam hakkında bilgi alıyor ve Müslüman oluyor. Muhammed (a.s.) onun hakkında bu malumatları öğrenince; onu bu davranışından dolayı ödüllendir-mek için nikâhlayarak Nebinin eşi olma şerefi veri­yor. Diğerini de bir başkasına veriyor. Nebinin son çocuğu İbrahim’in annesi olan kadın, Mısırlı Mariye validemizdir. Dikkat edilirse cariye de olsa onunla bir araya gelmenin yolu Nikâhtan geçmektedir.

Cariyeler müstesna” denilince bazı aklı evvellerin zannettiği gibi Nebinin cariyelerden oluşan bir haremi vardı zannetmeleri doğru bir bilgi değildir. hatta devletin durumu düzelince ganimetten pay alan gazilerin geçim seviyeleri düzeldiği için evle­rine köle ve hizmetçiler alıyorlar. Bu durumu gören Nebinin eşleri de; bizde bunlardan istifade etmek istiyoruz bizler de dünyadan nasiplenmek istiyoruz diye nebiye baskı yapınca, Muhammed (a.s.) şöyle buyuruyor: Eğer dünya nimetlerini istiyorsanız siz­lere mehirlerinizi verip boşayayım rahatınıza bakın. Yok, Allah ve resulünü istiyorsanız benim verdiğime razı olun” buyuruyor. Onlarda durumun ciddiyeti­ni görüyorlar ve Allah ve resulünü tercih ediyorlar. Olan biten bundan ibaret. Bu olay zaman olarak Hu­deybiye antlaşmasından sonra olmuştur. Hudeybiye antlaşması ise M. 628 Martında yapılmıştı. Hicretin altıncı yılı olarak kabul edersek resulün irtihalinden dört yıl önce vuku bulan bir durumdur. Bu da gös­teriyor ki bu evliliklerin esas nedeni kadınlara gös­terilen bir arzudan çok bir zaruret halidir. “Resulün çok evliliği ile ilgili olarak daha fazla malumat için Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi isimli eserinin: II, 10-17” ye bakabilirsiniz.

Bu konuda şunu da teslim edelim ki, resu­lün kendine özgü bir takım ayrıcalıkları da vardır. Bunlar o istediği için değil Allah tarafından verilen görev, sorumluluklar çerçevesinde Allah tarafından tespit edilmiştir. Bunları da şöyle sıralaya biliriz:

Nebiler Zekât ve sadaka alamazlar ailelerine de yediremezler.

Kendilerinden sonra evlatlarına miras bıraka-mazlar. (Şuara 2/109)

Mevcut eşlerini boşayıp başka eşler alamaz­lar. (Ahzab 33/52)

Vefatlarından sonra Nebinin eşleri başkası ta­rafından nikâhlanamaz.(Ahzab 33/53)

Nebinin eşleri Müminlerin annesidir.

Müminler kendi canlarını Nebinin/ resulün canının önüne koymak zorundadırlar. Kendi canlarından önce Nebinin canını korumaları istenmektedir. (Ah­zab 33/6)

Bunların tümü sadece müminler için bir anlam ifade etmektedir. İnananlar işittik iman ettik işittik itaat ettik demekle mükelleftirler. İman etmeyenler ise o gün dillerinin döndüğü her sözü söyleme cüretinde bulunmuşlar bu gün de aynen bulunuyorlar. Hep böyle olmuştur. Bir söz vardır toplumda: “Herkes kendine yakışanı yapar.” Rabbimiz de bu gerçeği şöyle dile getiriyor:

“De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tut­tuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsra 17/83-84)

Anadolu’da bu gerçeği şöyle ifade ederler: “Herkes südünün hükmünü işler.” Bu ifade kişinin asaletini geldiği damarı ifade için kullanılan bir de-yimdir. Aklıselim sahibi bir insanın davranışları ken­dini ifade etmek için yeterlidir. Başka delil istemez. Bu nedenle Allah Teâlâ batıla inananların ilahlarına bile sövmeyi yasaklamıştır. İyi insana kötü söz ya­kışır mı?

O ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir