GenelMektuplara Cevap

Kendilerine Elçi Gönderilmeyenler Şanslı mı Oluyorlar?

Soru: Allah Teâlâ İsra suresinin 15. Ayetinde “Biz bir elçi göndermedikçe azap edici değiliz” bu­yuruyor. Rabbimizin bu mesajını nasıl anlamalıyız? Bize elçi gönderilmeseydi bizler de ahirette Yaptıklarımızdan sorumlu olmayacak mıydık? Eğer böyle ise elçi gönderilmeyen toplumlar çok şanslı demek olmuyor mu?

Cevap: Ayetin bağlamını incelediğimizde şu gerçeği görmekteyiz: Ayette genel bir ilkeden bah­sedilmektedir. Her insanın yapmış olduğu tercih kendi lehine veya aleyhi sonuçlanır. Yine her insan yaptığının karşılığını bizzat kendisi göğüslemek zo­rundadır. Birinin günahını bir başkası taşımaz, onun günahının hesabı bir başkasından sorulmaz buyrul­maktadır. Bununla beraber Allah Teâlâ’nın adaleti mutlaktır. Her insan için aynı şekilde tezahür eder. İşte bu ilkeyi hatırlatarak ayetin devamında: “Biz bir topluma bizzat bir elçi göndermeden de o toplu­ma azap edecek değiliz” buyruluyor. Ayetin tamamı şöyle:

“Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günah­kâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir resul göndermedikçe de azap edecek değiliz.” (Hicr 15/15)

Burada bahsi edilen cezalandırma, ahiretteki hesaptan sonra verilecek cehennem azabı değildir. Dünyada yapmış oldukları azgınlıklar nedeniyle yine dünyada bir toplumun topluca azaba uğratılmasıdır. Yani bunlara dünyada yaptıklarından dolayı ahirette hesap sormayacağız demek değildir. Toplumların dünyada iken topluca yok edilmesi konusu kastedilmektedir. Veya çeşitli şekillerde azaba uğratılmaları için; onlara ilahi daveti yapacak ve onları hakka ça­ğıracak bir elçinin gönderilmesinin gerekliliğini an­latıyor. Ortamı veya şartları oluşturmadan kimseyi cezalandırmayız demektir. Aynen Nuh kavmine, Fi­ravun kavmine, Âd ve Semut kavmine yapılan azap gibi bir azaptan bahsediliyor. Bunun böyle olduğu­nu tüm geçmiş kavimlerin başına getirilen olaylarda da müşahede ediyoruz. Ayrıca rabbimiz bizzat şöyle buyuruyor:

“Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri/ itaati emrederiz. Buna rağmen onlar bu emrimizi dinlemez, azgınlıklarına devam ederler. Bu sebeple, onların hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz.” (Hicr 15/16)

Hemen devamındaki ayette bunun örneğini veriyor:

“Biz; Nuh’dan sonra nice nesilleri yok etmi­şizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onla­rı gören olarak Rabbin yeter” buyrulmaktadır.(İsra 17/17)

Aynı konuyu Şuara suresinde de aynen tek­rar hatırlatıyor:

“Nuh’dan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören olarak Rabbin yeter.” (Şuara26/208-209)

Yine bu anlayışı zihinlerimize kazımak için Kasas suresinde şöyle buyruluyor:

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir Elçiyi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” (Kasas 28/59)

Şimdi her topluma bir elçi gönderilip gönderilmediği konusunda içimizde bir şüphe kalmaması için rabbimiz bizlere şu bilgiyi vermiştir:

“Muhakkak ki biz seni hak ile hem bir müjde-ci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı geçmiş olmasın.” (Fatır 35/24)

Rabbimizin mutlak adaleti gereği her toplu­ma bir uyarıcı göndermiş olduğunu bu ayetle tescillemiştir. Artık bundan sonra kimsenin ben bilmiyor­dum, benim böyle bir şeyden haberim yoktu deme şansı kalmamıştır. İletişimin çok zor olduğu geçmiş zamanlarda ard arda baba oğul elçi olarak gönderildiği gibi; aynı tarihte iki ayrı beldede iki elçi aynı anda görevlendirilmiş olduğunu da yine Kur’an’dan öğreniyoruz. (İbrahim ve kuzeni Lut a.s.) Bununla birlikte her memleketin merkezine elçiler gönde­rerek toplumu varlığından ve birliğinden haberdar ettiğini Kasas /59. ayetinde de bildirmişti. Böylece toplumların “biz bunları nereden bilecektik” deme bahanesinin yolu kapatılmıştır.

Kur’an da elçilerin kıssaları anlatılırken bu konuya ışık tutacak söyle bir ifade geçmektedir:

“Daha önce bazılarını sana anlattığımız, ba­zılarını da anlatmadığımız elçiler gönderdik. Allah, Musa ile de bizzat konuştu.”

“(Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı ola­rak elçiler/ resuller gönderdik ki; insanların elçiler­den sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4/164-165)

Rabbim hesabını öyle kapsayıcı şekilde yap­mış ki kimsenin bir bahanesi olmasın. Kaçıp kurtu­lacağı bir boşluğun olmadığını iyice anlasınlar diye!

Gelelim yaşadığımız çağa. İletişimin her türlüsünden istifade etmenin mümkün olduğu, haberleşmenin, bilginin kaynağına ulaşmanın yollarının çok kolay olduğu, sesli yazılı ve görsel ve işitsel her yoldan istifade etmenin mümkün olduğu bir zama­nı yaşayan insanların, gerçeklerden haberdar olma konusunda taş devrinden daha gerilerde oldukları da bir gerçektir. Bunun sebebi, ne imkansızlık ne de bilgisizliktir. Sadece ilgisizlik olarak açıklanabilir. Gençlerimiz, yetişkinlerimiz ve kariyer sahibi insan­larımız; sadece kendi ilgi alanlarından başka konu­ları görmezlikten geliyorlar. İnsanın ilgi alanına girmeyen bir konuyu bilmesi mümkün olmadığı gibi, ilgilenmediği bir konuyu da bilmesi mümkün değil­dir. Bu nedenle bunca imkânın herkesin elinin al­tında ve parmaklarının ucunda iken öğrenememek, bilmemek gibi bir mazeretleri olabilir mi? Bir kim­senin bunca imkân içinde; İmandı, ibadetti, ahiretti hesaptı, tevhitti, şirkti, kulluktu, yaratan yaratılan ilişkileri gibi konularla ilgilenecek bir ortam olmadı. Kimse de bizi bunlardan sorumlu tutmadı. Böylece kendi ilgi alanımızda yaşayıp gittik gibi bir mazeret göstermesi kendisini kurtarmayacaktır. Ayrıca dünyevileşenlerin defosu ise daha büyüktür. İkbal bek-lentileri için ideolojik kaygılarını ya telif etmiş yâda tercihi ikballerinden yana yapmışlardır. Bu nedenle de birçok gerçeğin üstünü örtmüş yok saymışlardır.

Rabbimiz böyleleri için şu uyarıyı yapıyor:

“Allah onlarda bir hayır görseydi elbette on­lara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi.” (Enfal 8/23)

Hesap günü bunlara şöyle sorulacaktır:

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? Derler ki: «Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.» Dünya hayatı onla­rı aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler /edecekler..” (Enam 6/130)

Suç ve ceza her zaman ve zeminde şahsidir.

Kim zerre kadar iyilik zerre kadar kötülük yapmışsa karşılığını görecektir.(Zilzal 99/7-8)

“De ki: «Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka bir rab mi arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz; sonunda dönüşünüz Rabbinizedir, ayrılığa düştüğü­nüz şeyleri size (hesap günü) bildirecektir.» (Enam 6/164)

Buraya kadar vermeye çalıştığımız malumat-tan anlaşılan odur ki, kimsenin yaptığı yanına kal­mayacaktır. Bu konuda imtiyaz sahibi kimsenin ol­madığını yine rabbimizin şu ayetinden anlıyoruz:

“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!” “Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan uzak değiliz.” (Araf 7/6-7)

Allah, cümlemize dünyada iman ve Kur’an’la yaşayan ve rızasına ulaşmak için ihlas ve samimi­yetle gayret eden kullarının zümresine dahil olarak huzuruna varmayı nasip eylesin. O gün hesabı ko­lay verenler zümresine bizleri de dâhil eylesin inşa­allah!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir