
Bilginin Kaynağına Ulaşmak
, Allah’ın yanı sıra hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabb’ler edindiler. Oysa bunlar, bir tek olan İlâh’a kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bunların ortak koştuklarından münezzehtir. Ey iman edenler! Doğrusu, ahbâr ve ruhbân kimselerin çoğu, insanların mallarını haksız şekilde yerler. İnsanları Allah’ın yolundan çevirirler. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya işte onları can yakıcı bir azaptan haberdar et. (9-Tevbe 31-34)
Kur’an’da cami imamı, şeyhülislam, müftü, tarikat şeyhi gibi Müslümanlara hükmeden, gönderilen Din’i temsil eden bir makam veya görev alanı yoktur. Kur’an bu tabirlerin hiçbirisinden bahsetmez iken, halkın geniş bir bölümünün Din’i Kur’an yerine cami imamları, müftüler veya şeyhlerden öğrenip onlara tabii olarak yaşamlarına yön verdiklerini görüyoruz.
Tevbe 34. Ayetinde de ifade edildiği gibi insanları Allah yolundan saptıran ve mallarını haksızlıkla yiyenlerin arasında Kur’an’ın “ahbâr ve ruhbân” olarak tabir ettiği bu manada oluşumların yer aldığı anlaşılmaktadır. Kur’an’ın dini tebliğ konusunda yetki verdiği kimseler, sadece Allah’ın tayin ettiği Nebi/Resullerdir. Onların dışında, kimseye böyle bir görev yetkisi verilmemiştir.
Oysa ilgili Ayetlerden de anlaşıldığı gibi Kur’an’dan öncede var olduğu sabit olan ve Nebi’den sonraki asırlarda tekrar başlayıp hala davam eden, Hz. Muhammed dışında “cennetlik” ilan edilmiş o kadar çok kutsal vardır ki! Bu kutsalların ve şeyhlerin söyledikleri adeta vahiy gibi itibar görmektedir. Allah’a inanan ve samimi bir şekilde O’nun Din’ine hizmet için hayır üreten bir kişi, Allah’a yakın olmayı ve O’ nun sevgili kulu olmayı arzu edebilir. Ama hiç kimse bu hizmetlerinden dolayı tarihe isimlerini yazdırmış olan evliyalık v.s gibi kimliklerle manevi üstünlüğe sahip bir makamda yer aldıkları iddiasında bulunamaz. Üstelik böyle bir manevi üstünlüğe sahip makamla anılmalarını gerektirecek Hakk’tan gelen mevcut bir vahiyde söz konusu değildir.
Fakat öğretilen din, yaşanılan din, Kur’an’ın öğretileri olan İslam olmayınca, müritlerin uçurdukları şeyhler de, zamanın “en dindar” ve “en takva sahibi” olduğu ilan edilen kimseler de, tarikat ve mezhepçi yapıların kabullerine uygun olarak kutsanmıştır. Tarihi kaynaklarda kendi tarikatlarını tartışılmaz kılmak isteyen bazı kişiler, liderleri olan Şeyhlerinin bazı hayali mucizeler yarattığı hikâyeleriyle onu yüceltirler. Sonra da kendi aralarında Şeyhimiz bak ne büyük bir adamdır ki, örneğin; Rüyasında defalarca Allah’ı görmüş… Biz ise nihayet aciz bir kuluz, sakın nefsani olma, Allah’ın bu üstün kuluna tabi ol. Bu sevgili kulları izle ki kurtuluşa eresin” anlatımlarıyla ikna edilmektedir.
Her şeyden önce Cennet vizesini elinde tutmaya çalışan, bu “evliya” etiketi sahiplerinin elinden yerleşik hale gelen Din anlayışı alınarak bu zulme bir son verilmelidir. Çünkü bunlar; yeterli bilgiye sahip olmayan, sadece geleneklerin esiri olan Müslümanları hikâyeleriyle kandırarak, İslam adını kullanmak suretiyle onları kapkaranlık, içinden çıkılmaz ve çelişkilerle dolu bir hayat tarzının içine itmektedirler. Ayrıca dini tekellerine alarak kendi dışındakilere “Sen kim oluyorsun ki din adına konuşuyorsun” diye onları da susturmaya çalışırlar. Bunlar kendilerini eleştiren Müslümanlara, kafirlerden daha çok düşman olurlar. Çünkü kiminin manen, kimininse ticari meta olarak tekeline alıp kullandığı bu dinin, kendilerini eleştiren Müslümanlar tarafından, ellerinden alınmasından rahatsız olurlar.
Tevrat’a uymakla yükümlü kılınıp da yükümlülüğünü yerine getirmeyen kimselerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan merkeplerin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan toplumun düştüğü durum ne kötüdür. Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez. (62-Cumua 5)
Görüldüğü gibi Ayette; Hz. Musa’ya gönderilen kitabı okuyup ta onun gereklerini yerine getirmeyenlerin “kitap yüklü merkeplere” benzediği bildiriliyor. Bizim kitabımız olan Kur’an’ın emirlerinin yerine getirilememesine ise Allah’ın kitabının önüne yüzlerce hadis kitabı, mezhep kitabı diye kaynaklar konulup, Kur’an’ın da bu yüzlerce kitaptan herhangi birisi haline getirilmesinin sebep olduğunu görüyoruz. Bunun sonucu olarak sözde Allah’ın kitabını savunduklarını söyleyenler, yaşamlarında Kur’an’ın yerine mezheplerin ilmihallerini rehber edinmektedirler. Bu nedenle de Kur’an’da eleştirilen ehli kitaba benzer bir anlayışla, kendileri de ilgili ayetin muhatabı konumuna düşmektedirler.
Ne garip bir tablodur ki günümüzde Kur’an’ı meta olarak kullananlar inananlar nezdinde çok büyük itibar gören “gerçek dindarlar” olarak tanınmaktadırlar. Hatta bugün bile bazı kesimlerde büyücülük yapan ve muska yazanların halâ “hoca efendi” diye elleri, etekleri öpülebilmektedir. Kur’an’ı rehber edinememiş ve dinini geleneklerle karıştıran toplum ise bir sıkıntısını gidermek için Kur’an’a baş vuracağına hoca efendi, şeyh gibi sıfatlara sahip veya önlerine çıkan kiminin sarığına, kiminin uzun sakalına kanarak bunlara sarılmaktadırlar. Bu suretle kendilerini kutsallaştırma başarısını gösteren bu şahsiyetler, halk nezdinde dinin tartışılmaz ve mutlak otoriteleri gibi kabul görmektedirler.
Halkın din üzerinde oynanan bu oyunu fark etmesine engel teşkil edecek tek kaynak olan Kur’an’ın tercümesine de asırlarca karşı çıkılmış, engeller konulmuş ve topluma bunun yerine kullanabilecekleri binlerce cilt beşeri kaynaklar sunulmuştur. Bu başarılı projenin kurbanı olan kitleler ise kendisine sunulanları esas alarak bunlarla özdeşleşmiş ve bunlarla amel edinmişlerdir.
Böylece bu Kur’an dışı yaşam tarzının pratikte yarattığı olumsuzluk etkileri nesilden nesile “Suya atılan bir taşın yarattığı dalga misali yayılarak” bütün çevreyi sarmıştır. Bu arada diğer taraftan asırlardır toplumda yer etmiş olan “biat kültürü” özellikle son yıllarda yerini doğruyu arayan, araştıran “ Sorgulayan bir kültüre” terk etmiştir. Bunun sonucu olarak ta yeni nesillerden azımsanamayacak bir çoğunluk, aileden miras yoluyla gelip sahip olduğu “ Dini inancını” genç yaşlarda sorgulamaya başlamışlardır.
Kâinatta canlı, cansız ne varsa Allah tarafından yaratılmış olan tüm varlıklar, programlanmış olan bir fıtrat üzerine yaratılmışlardır. Her varlık bir gaye üzerine yaratılmıştır, sebepsiz değildir ve sadece o gayeye hizmet edecek şekilde kodlamıştır. Yemle beslenen tavuğun yumurta, otla beslenen ineğin süt vermesi gibi.
İnsana ise diğer bütün varlıklardan farklı olarak kendisine ilave olarak kullanması için bir de “Akıl” melekesi verilmiştir. Ve bunu kullanarak dünyayı idare edip onarması için halifelik görevini de yüklenerek sınavla muhatap kılınmıştır. Kendisine düşen bu ağır ve çetin görevi başarı ile geçirmesi sayesinde ise kısa süren dünya yaşamından sonra ebedi olan ahiret yaşamını saadet içinde geçireceği vaat edilmiştir. Bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmesi için kendisine düşen görev; doğuştan fıtratına kodlanan, buna ilave olarak ayrıca kendisine gönderilen Kitap ve Resullerle de desteklenen “İslam İnancı” kurallarına göre bir yaşam sergilemesidir.
Bir çocuk doğduktan sonra rüştüne ermeye başladığı yaşı kesin olmamakla birlikte akıl baliğ çağına erinceye kadar davranışlarında ilk eğitimini aldığı ebeveyninin de öğretileriyle fıtratı doğrultusunda hareket etmektedir. Rüştüne erdikten sonra artık çevresinden ve şayet varsa devam ettiği eğitim kurumlarından öğrendiklerini akıl süzgecinden geçirmeye başlar. Yanlış öğretilerle karşılaştığı zaman fıtratına aykırı olan bu bilgi akıl süzgecine takılarak onu rahatsız edecektir. İnsan yaşamında dinle ilgisi olmayan hiçbir konu olmadığından, hangi konu ile ilgili olursa olsun rüştüne eren bir gencin öğrendiği fakat aklına yatmadığı ve kabul etmekte zorlanarak rahatsız olduğu bütün konular kendisi için doğruluğu mutlaka araştırılması gereken sorunlu konulardır.
Hikmetle beslenmiş bir ahlaki eğitim süzgecinden geçerek rüştüne eren ve günümüzün sorgulama yeteneğine sahip olan bir gençlik için yukarıda ki uyarı, ahiret sınavının bir gereği olarak karşılaştığı sorunlu bilgileri kaynağından araştırmasını gerektirir. Öyle ki araştırma sonucunda edindiği bilgiler düşünce dünyasında da fıtratıyla örtüşüyorsa bilginin gerçek kaynağına ulaşmış demektir.
Bilginin kaynağına ulaşmak hususunda iki ayrı yol (yöntem) mevcuttur. Hakikat arayışında kendi akli melekesini kullanan bir
Müslüman en sıhhatli kaynağın; Beşeri bir müdahalenin söz konusu olmadığı tek ilahi kaynak olan Kur’an olduğu idrakine varacaktır. Tercihan girilen bu yolda aradığı bütün soruların cevabını Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü içerisinde mutlaka bu adreste bulacaktır. Bu bilgi birçok ayetle sabittir. Kur’an-ı Kerim muhkem ve müteşabih olmak kaydıyla 6.232 ayetten meydana gelmiştir. Muhkem Ayetler zaten anlamı çok açık olan ayetlerdir. Müteşabih Ayetler ise benzeşik anlamlara sahip ayetler olduğu için Kur’an-ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilerek maksadı anlaşılmaktadır. Buna rağmen cevabı bulunamayan bir konuya samimiyetle yaklaşıldığında fıtri bilgilerle donanımlı akıl yoluyla sorunlar çözülebilmektedir. Bu yol inanan ve iman eden bütün müminleri felaha ulaştıran beşer elinin bulaşamadığı yegâne yoldur.
O gün, zalim kimse, ellerini ısırarak: “Eyvah, keşke Resûl’ün tuttuğu yolu tutmuş olsaydım.” diyecek. “Eyvah! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Ant olsun ki bana öğüt geldiği halde, beni o sapıttı.” Şeytan, insanı yalnız ve yardımsız bırakır! Resul: “Ey Rabb’im, halkım bu Kur’an’ı mehcur tuttu.” dedi. Bu hep böyle olmuştur. Biz her nebiye, mücrimlerden bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabb’in sana yeter. (25 Furkan Suresi: 27,28,29,30,31)
Akli melekesini kullanmak yerine telkinlerle diğer ikinci yola girenler ise; Yukarıda ki Furkan Suresinin ilgili Ayetlerinde ki duyarsız kaldıkları Rabbimizin uyarılarının muhatabı olacaklardır. (25/30.) Ayette Hz. Nebi/Resul Muhammed’in ümmeti hakkında şikâyette bulunduğu “Kur’an’la bağlarını kopardılar. Ona karşı duyarsız hale geldiler. Kur’an’nı hayat kitapları olmaktan çıkardılar” anlamlarına gelen Kur’an’ın mehcur bırakıldığı açıkça bildiriliyor. Müslümanlar olarak bu kadar açık, net ve anlaşılır bilgilerle donatılmış “size ne veriyorsam onu alın çünkü O’ndan sorgulanacaksınız (43/43-44. Ayetler) diyen ebediyete kadar korunmuş mükemmel bir İlahi Kitap’a sahip olmaktan ne kadar şükretsek şükrümüz yetersiz kalır.
Ancak buna rağmen bu yola girenlerin başvuracağı kaynaklar arasında Kur’an Ayette ki Resulün de şikâyetine mazhar olan bir işlevle yaşamın içerisinde sonlarda yerini alacaktır. Çünkü bu yolda “Yaşayan Kur’an” olarak tanıdığımız Nebi/Resulden sonra ki dönemlerde Kur’an’ın uyarıcı olan ilgili birçok Ayetlerine hilâfen Müslümanlara “Kur’an’ı anlamak ilim işidir, siz onu anlayamazsınız. O’nu ancak İmamlar, hocalar kısaca ulema olanlar anlar” şeklinde siyasal yönetimlerin teşviki ve öğretileriyle topluma dayatılarak ikna yoluyla böyle bir algı yerleştirilmiştir. Sekizinci asırdan sonra da Kur’an’ı öğretme gayesiyle muhtelif isimler altında mezhepler ve hadis kaynakları oluşturulmaya başlanmıştır. Bugün artık bu anlamda yazılmış binlerce kaynak mevcut olduğu için toplumda yerleşmiş olan Kur’an’ı ancak bunlardan öğrenebiliriz ön yargısı, doğal olarak bu kaynakların hepsinin de Kur’an’dan daha çok itibar görmesine olanak kılmıştır. Oysa öğretisine beşeri elinin karıştığı hiçbir kaynağın İslam’ı ve Kur’an’ı temsil edemeyeceği tartışılmaz bir gerçekliktir.
Bu ikinci yola Din’in doğrularını, yanlışlarını anlamak, öğrenmek için girenler dini kaynakları okudukça, araştırdıkça fıtratlarına aykırı çelişkiler yumağı açıklamalarla karşılaştıkları için zihinleri daha da çok karışacaktır ve kaynakların içinde kaybolup gideceklerdir. Çünkü burası aradıkları huzura, ermek istedikleri felaha çıkışı olmayan bir yoldur. Dost edindiği insan sıfatında veya ontolojik varlıklar olarak yaratılmış görünmeyen fakat kulağına fısıldayan şeytanların telkinleriyle bu yola kazara girenler isterlerse aklını devreye sokarak daha fazla ilerlemeden hakikat arayışına yönelerek Kur’an’a geri dönme fırsatına sahiptirler. Bu karar onların hidayete ermelerininde yolunu açacaktır.
Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan sonra konumuzun en hassas olduğu can alıcı bölümünü de işleyerek yazımıza son verelim inşallah: Akıl baliğ yaşına erişen ve artık rüştünü ispat etmeye başladığı dönemde önüne çıkan sorunların çözümünde birinci yolu seçenlerin zaten sorun yaşamadan ahiret sınavını Allah’ın takdiri ile kazanacaklarını anlatmaya çalışmıştık. Bir yanılgı eseri ikinci yolu tercih edenlerinde bu yoldaki fıtratına uymayan çelişkileri görmeye başladıkları anlarda daha fazla ilerlemeden aklını devreye sokarak kendilerini bu yola sürükleyen şeytanların telkinlerinden sıyrılıp geri döndükleri takdirde yine doğru adresi bulabileceklerine inanıyorum. Fakat akli melekelerini kullanmak yerine yine şeytanların telkinlerine uyarak girdikleri yolda çare arayanlar alacakları yanlış kararlarla kendilerini uçuruma sürükleyen istikamette hızla yollarına devam edeceklerdir. Bunlar karşılaştıkları çelişkilerde “doğruyu” yanlış yolda arayarak hatanın kendi tercihlerinden kaynaklandığını idrak etmek yerine bütün kusurları haşa “Allah c.c.” ne yükleyerek “Böyle Allah’ta olmaz, din de olmaz. Bu din yaşanmaz ve kabul edilemez” gibi sapkın düşüncelerle “Allah c.c. ve O’na ait olduğunu düşündükleri dinle” bağlarını koparıp kendilerine yeni yollar çareler aramaktadırlar. Günümüzde kitleleri peşinden sürükleyen en etkili şeytan olan “Sosyal Medya” nın da tahrik ve telkinleriyle “Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan ailelerin çocuklarının da dâhil olduğu” genç nesiller kitleler halinde din olduğunun farkına dahi varamadıkları bir modaya uyma edasıyla dinsizlik olarak tanımladıkları deizm veya ateizme inandıklarını bir de öğünerek itiraf etmektedirler.
“Allah c.c.” in İhlas suresinde ki örnekte olduğu üzere, kendisine özel tek bir tarifi vardır. Allah c.c. Bir ve tekdir. İlah ise sayısı inananlarına göre değişkendir. İnsan inançsız olamaz çünkü fıtratı gereği her insanın mutlaka bir ilahı vardır. Başta para, mal, mülk, makam, aşk olmak üzere yaratılmış bütün varlıkları insanlar aslında ilah edinmektedirler, ancak bunun farkında değillerdir. Rabbim’den bütün insanlığın “Bilginin gerçek kaynağına” ulaşmasına vesileler kılmasını niyaz ediyorum.
Nasip olursa bir başka konuda tekrar buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.


