GenelYazarlardanYazılar

Afrin-Suriye’de Türkiye İle ABD Karşı Karşıya

Son yıllarda, bölgesel güç olmanın ötesini zorlayan ve “yumuşak gücü” ile “Müslümanların yaşadığı coğrafyalardaki etkinliği ile dikkatleri çeken bir Türkiye gerçekliği gündemde…

Malum, kurulduğu günden sonra -uzun bir dönem- Türkiye Cumhuriyeti gerçek anlamıyla bir devlet olamamıştı; hegemon güçlerin “ulus-devlet” yapısı çerçevesinde kontrol ettikleri ve kullandıkları bir enstrümandı… Bu bağlamda önce İngiliz ve Fransız vesayetinde gündeme gelen 1. Cumhuriyet döneminde, “halka rağmen halk için” anlayışının hâkim olduğu Radikal Batılılaşma öne çıkarıldı. Sonra, iki kutuplu dünya düzeninde ABD/NATO kontrolüne geçerek vesayetçi siyasi ve ekonomik yapı devam etti… Ta ki 1980’li yıllarda, 1. Cumhuriyet’ten 2. Cumhuriyet’e geçişin hızlandığı, değişen dünya ve bölge şartlarının Türkiye’nin konumu ve “misyonunu değiştirdiği döneme kadar.Söz konusu değişim süreci/”tarihi kırılma” ile birlikte, özellikle Türkiye, “Müslümanların yaşadığı coğrafya ve “Müslümanların kontrolü için stratejik önemi giderek artan bir ülke haline geldi.Konum itibarıyla “cephe ülkesi” olmaktan “merkez ülke”ye evirildi; ideolojik anlamda ise kuruluş felsefesi, temel kavramları itibarıyla daha “ılımlı” bir çizgiye oturtuldu; adeta buna mecbur kılındı…Dolayısıyla önce “küresel kapitalist” , sisteme entegre edildi; Özallı yılarla birlikte de Türkiye’de liberal ekonomi ve liberal siyaset öne çıkmaya, daha belirleyici olmaya başladı…

Değişen dünya ve bölge şartlarının -dışarıdan ve içeriden zorlamasıyla- 1. Cumhuriyet’ten 2. Cumhuriyet’e geçiş sürecinin kısır tartışmalarıyla birlikte Türkiye, küresel düzlemdeki ekonomik ve siyasi güç kaymalarına paralel olarak değişmeye, hızla yeniden yapılandırılmaya başlanıldı.En önemlisi de bu değişim ve dönüşüm süreci 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi kolay olmadı.Zira düşünsel ve ekonomik düzlemde “tarihi bir kırılma” yaşanmakta, küresel güç odakları arasındaki güç ve çıkar çatışmaları daha karmaşık ve çok boyutlu hale evirilmekteydi.Artık yeni küresel güçler oyuna girmeye hazırlanmakta; haliyle de bölgesel güç odaklarının kontrolü de giderek zorlaşmaktaydı…Nitekim, gelinen aşamada, eski küresel ve bölgesel sistemler tartışılmaya açılıyor; yeni denge arayışının ortaya çıkardığı projeler, politikalar ve stratejiler gündemdeki yerini alıyorlardı.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de “sistem-içi” mücadelenin tarafları, Batı/ABD ile ilişkilerinin geldiği aşamayı ve yeni dinamikleri okumakta aciz kaldılar. Taraflardan biri, Batılı çizgide Türkiye’ye belirlenen yeni konum ve “misyon”un ne gibi sonuçlar doğuracağını bırakın anlamayı, ciddi olarak irdeleme/analiz etme gereği bile duymadı. İçlerinde “Müslümanların da bulunduğu diğer taraf ise (sözde evrensel) Batılı değerlerle “Müslümanların değerlerini telif eden/uyumlulaştırmaya çalışan “sapkın ideolojik” çizginin / “Ilımlı İslam”ın/ “Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir versiyonu olduğundan çok geçmişte yaşanan “kaba zulme” odaklandılar.Dolayısıyla bu sürecin, Batılı Cumhuriyet’in bekasının yanı sıra Müslümanların İslami uyanışlarının önünü kesici projelerden en önemlisi olduğunu bırakın anlamaya çalışmayı gündeme getirilmesini dahi kerih gördüler…Bahse konu “iki yüzlü”/çeldirici modeli (paradigmayı) adeta bir “çıkış” olarak okumakta ısrar ederek bir çok hassasiyetlerini kaybettiler.”Sistem-içi” aktörlerin “seçkin”leri arasına katıldılar…

Ve belirli bir sürecin sonunda, dünyaya hâkim olan “güçlü isen haklısın” mantığının çarpık tezahürleri, bölgemizdeki çatışmalar ve katliamların ortaya çıkardığı manzara, eski düzenin çöküşünü, yeni düzen arayışının acımasızlığını bölge insanına gösterdi.İşte bu aşamada değişim ve dönüşüm sürecini tamamlamaya çalışan (ılımlı)Laik-Batıcı-NATO’cu Türkiye, “sistem”e yönelik eleştiriler yapmaya, kendi güvenlik ve gelecek beklentilerine uygun “çıkış”larıyla anılır oldu; adeta bir adım daha ileri çıktı.Çok net olarak Türkiye Cumhuriyeti, söz konusu eleştirilerinde “meşruiyeti”ni küresel sistem içinde kalarak sağlamaya özen gösterdi.Buna rağmen 2. Cumhuriyet’e yönelik algı, taraflarca da farklıydı…

Türkiye’nin içinde ve dışındaki malum kesimlerin büyük bir kısmı, yeni konum ve misyonunun gereğini yaparken Batılı müttefiklerinin sürprizleri karşısında köşeye sıkışan Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin -çeşitli konudaki- eleştirilerini/çıkışlarını, bağlamı dışında okumakta ısrar etmekte ve bunları Türkiye’nin tarihi ve stratejik derinliğiyle birebir bağlantılı olduğu izlenimini söylemlerine yansıtmaktaydılar. Oysa tüm bu değerlendirmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliğini yanlış tanımlamaları, dolayısıyla bahse konu liderleri rejimden ayrı bir okumaya tabi tutmaları, sistemik bir konuyu kişi/lider merkezli algının sonuçlarıydı…

Dikkatli gözlerle bakıldığında şunlar çok net görülebilir ki değişen dünya ve bölge şartlarında, ABD başta olmak üzere küresel güçlerin -pervasızca- bölge ve dünyanın yeni gerçekleriyle uyuşmayan politikalarının ürettiği sorunlarla köşeye sıkışan bir Türkiye söz konusu.Değişen güç dengelerinin Amerika içindeki karar mekanizmalarına yansımalarının yanı sıra Türkiye’nin gelecek ve güvenlik kaygıları -süreç içerisinde- iki ülkenin karşı karşıya gelmelerine neden olmaktadır.Öyle ki giderek derinleşen bu farklılaşmalar, ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır.Konuyla ilgilenenlerin çok net olarak hatırlayacakları üzere ABD-Türkiye ilişkisinin ortak stratejisi ile başlayan Suriye’deki değişim süreci bir süre sonra ABD’nin stratreji değiştirmesiyle birlikte yeni bir döneme girdi. “Arap baharı”nı giderek çıkarlarına/beklentilerine uygun olmadığını gören ABD/Batı, “Kaos” stratejisi’nin gereklerine uygun adımlar atarken Türkiye açısından “Kaos” stratejisi güvenliğine ve gelecek beklentilerine tehdit anlamına gelmekteydi.Bu nedenle, başlangıçta Türkiye’yi “model ülke” olarak gören ABD, değişik hamleler ve operasyonlarla Türkiye’yi yeni çizgisine doğru zorladı.Hatta NATO üyesi Türkiye’ye yönelik darbe girişiminde NATO’da görev yapan “Türk subaylarını da kullanarak -daha önceki dönemlerden farklı- açık açık darbe girişiminde bulundu…Yani NATO’nun patronu ABD, NATO’nun “güney kanadı” Türkiye’ye karşı bir operasyonun arkasında yer aldı…Daha da ötesi Irak-Suriye sınırındaki bölgelerde PYD/PKK’yı çok net destekleyerek “müttefiki” Türkiye’yi zorladı; karşısına almaktan çekinmedi…

Değişen şartların önüne açtığı alanı ve stratejik derinliğini sonuna kadar kullanmaktan başka bir çıkış bulamayan Türkiye, güvenlik ve gelecek kaygılarının gerektirdiği adımları atmakta…Eğer Batılı dostları /ABD, Türkiye’nin hayat-memat meselesi olarak gördüğü güvenlik ve gelecek kaygılarını dikkate alan bir formül oluşturamazsa, süreç içerisinde daha ciddi gelişmeleri beklemeliler.Daha doğru bir ifadeyle Türkiye’nin kendi güvenlik ve geleceği için ABD’ye rağmen hesaplar yapması kaçınılmaz gözükmektedir.

ZEYTİN DALI OPERASYONU

ABD’nin Türkiye’nin güneyi, Suriye’nin kuzeyinde, hatta Irak-Suriye çizgisinde bir “terör hattı”/ “koridoru” oluşturmak istediği belirginleşti… Malum çevreler ise -çeşitli gerekçelerle- konuya reaksiyoner bir yaklaşımla bu hatta/koridora “Kürt koridoru” diyebilmekteler. Hâlbuki söz konusu koridorun birçok fonksiyonu bulunmakta ve bunlardan hiç biri bölgedeki toplumların yararına gözükmemektedir. Bunlardan birincisi, Batı/ABD’nin “müttefiki” Türkiye’yi çevreleyerek belirli bir stratejik çizgiye/ “duruş” a zorlamak istemesidir. İkincisi ise bölgedeki enerji kaynakları ve enerji hatlarıyla ilgili küresel güçlerin planlarıyla alakalıdır. Orada bir “Kürt devleti” kurulacağı iddiası ise tamamen dönemsel/konjonktüreldir. Bölgedeki “Müslüman Kürtlerin PYD/PKK ile birlikte gelecek arayışına ikna için kullanılan bir argüman olduğundan şüphe yoktur…

Bilindiği üzere söz konusu koridorun ciddi olarak gündeme gelmesi, küresel güçlerin bölgeyi yeniden yapılandırma planlarında “Kontrollü Demokratik Değişim” stratejisini terk edip “Kaos” stratejisine geçmesiyledir.DEAŞ’ın bölgede etkin hale getirilmesi ve küresel güçlerin lojistik destek vermesiyle bölgedeki dengeler değişmiş, yeni bir döneme geçilmişti.Ki bu dönemde Esat yönetimi, bölgenin kontrolünü önce direnmeden DEAŞ’a bırakmış, sonra da PYD/PKK’ya teslim etmişti.Ve Türkiye’nin manipüle edilmesiyle alakalı operasyonların bir parçası olan “Kobani Senaryosu”nu yazıp sahneye koyanlar, Suriye’nin kuzeyinde PYD/PKK’nın bölgedeki varlığının tahkimine zemin hazırlamış, söz konusu hatta “kantonlar” oluşturulmuştu…

ABD’nin “bir terör örgütünü bir terör örgütü ile savaştırma” ve bu yapıyı “kara ordusu” olarak örgütleme aldatmacası bir süre devam etti. Sürecin ileriki aşamalarında her iki terör örgütünün, hatta değişen dengelere göre Esat rejiminin de dahil olduğu paslaşmaları gündeme geldi…ABD daha da ileri giderek “müttefiki” Türkiye’yi terör örgütleriyle çevreleyerek, içeride operasyonlar yaparak kendi politikalarıyla uyumlu bir çizgiye çekmek için devamlı hamleler yaptı.Hatta, bir ara, Türkiye’yi “DEAŞ”la mücadele etmemekle suçladı; bu doğrultuda algı yönetimi çabalarına destek vermekte bir beis görmedi…Ne var ki aradan çok uzun bir süre geçmeden anlaşıldı ki PYD/PKK’nın, DEAŞ’ın, gerektiğinde NFETÖ’nün ABD başta olmak üzere malum güçler adına taktik paslaşmalar yaptıklarının somut delilleri ortaya saçıldı…

CENEVRE’den ASTANA/SOÇİ’ye…

Bu arada, güya Suriye’deki kaosu/vekaletler savaşını önlemek, bir çözüm bulmak amacıyla toplanan Cenevre görüşmelerindeki başarısızlık, konunun önce Astana’da sonra da Soçi’de ele alınmasına neden oldu. Astana/Soçi’de, Rusya-Türkiye ve İran’ın Suriye’nin bütünlüğü zemininde bir araya gelmeleri, gerçekten ciddi sonuçlar doğurdu ve bunun sahaya yansımaları görüldü… Ne var ki küresel ve bölgesel güçlerin farklı hesapları ve bölgenin tümüyle ilgili stratejileri Suriye’deki gelişmeleri de yeni bir aşamaya taşıdı…

Söz konusu kritik aşama bizce çok önemli. Zira Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler bölgenin tamamıyla ilgili yeni denge arayışında kritik öneme sahip bulunmakta. Konunun diğer bir stratejik tarafı da artık küresel güçlerin kendi aralarındaki anlaşmalarla bölgeye bazı çözümleri dayatma imkânlarının eskiye oranla kısıtlı olması. Dolayısıyla, dönemsel hamlelerin bazı aktörlere kazanımlarının orta ve uzun vadede geçerliliğinin olamayacağı ile ilgili somut gelişmelerin yaşanması kimseyi şaşırtmamalı.

Bölge gerçeklerinin ortaya çıkardığı iki bloğun dönemsel hamleleri ve mutabakatlarının gündeme taşıdığı operasyonlar, Suriye’de yeni denge arayışlarının bir boyutu olarak okunabilir. Öyle ki Rusya, İran ve Türkiye’nin mutabakatlarına karşın ABD-İsrail ve Suudi Arabistan’ın farklı hesapları nihai sonuca gidecek gelişmeleri bazen engellemekte, bazen de yeni bir aşamaya taşımaktadır. Öyle ki son Soçi toplantısının hemen akabinde açıklanan ‘sonuç Bildirgesi’nde tekrar Cenevre’ye atıfta bulunulması, bu üç aktörün sorunun çözümü konusunda olumlu katkıya hazır olduklarını göstermektedir. Ve Suriye’de “güvenli bölge”,garantörlük mekanizmasının ötesine geçilerek ‘anayasa’ ve yeni ‘siyasal sistem’ konularının öne çıkarılması, BM Genel Sekreteri ve gözetmenlerinin de davetliler listesine alınması bizce manidardır… Ne var ki Fransa ve İngiltere’nin davete icabet etmeyeceklerini deklare etmeleri, hala kontrolü elden çıkarmamaya çalışan küresel güçlerin -başta ABD olmak üzere- Rusya’nın kurguladığı bir oyunu/çözüm zeminini kabul etmeyecekleri şeklinde okunabilir. Söz konusu küresel güçler/ ABD, oyun kurucu kabiliyetlerini hızla kaybediyor olsalar da Suriye’de etkili olan küresel ve bölgesel güçlerin bir mutabakatı olmadan sonuca varılamayacağı bir kez daha hatırlanılmıştır. Ancak bu tür gelişmeler Suriye’de dolayısıyla bölgedeki arayışların yeni döneme girdiğinin önemli göstergeleredir…

Tüm bu gelişmeler ve bölgesel gerçekler dikkate alındığında ABD ‘nin “terör koridoru” projesi çökme sürecine girmiştir. Ki bahse koridorun, Türkiye’ye ciddi bir tehdit oluşturduğu gerçeğinin yanı sıra İran’a yönelik ABD politikalarının evirildiği çizgi de dikkate alındığında söz konusu koridorun kurulması ve yaşatılması imkanı da yoktur. Bölgesel güç olmanın ötesinde tarihi ve stratejik derinliğe sahip Türkiye’nin güvenlik kaygıları ve gelecek beklentileri bile -tek başına- bu koridorun “ölü doğması” için yeterli bir gerekçedir. ABD’nin kendi içindeki güç ve strateji savaşlarının ortaya çıkardığı böyle bir projenin gündemde kalması ise küresel oyuncuların “güç Zehirlenmesi”nin bir tezahürü olarak okunabilir…

Peki, böyle bir süreçte Afrin/ Zeytin Dalı Operasyonu’na gelinceye kadar neler yaşandı? Ve bahse konu operasyonu muhtemel etkileri, Suriye’deki mevcut güç dengesinde oluşturacağı hareketlilikler neler olabilir? Kısaca değerlendirmeye çalışalım…

AFRİN/ZEYTİN DALI OPERASYONU

Öncelikle belirtmeliyiz ki Afrin’e operasyon başlatılıncaya kadar Türkiye, başta Rusya ve İran ile, doğaldır ki ABD ile de yoğun bir diplomasi trafiği yaşamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin -“Müslümanlarca” hatalı tamınlanan- ideolojik niteliği bağlamında güvenlik ve gelecek kaygılarıyla başlatmak zorunda kaldığı Zeytin Dalı Operasyonu kolay olmayacaktır. Hiç şüphe yok ki Türkiye, bu operasyonda da hard power(kaba güç)den daha çok “soft power”(“yumuşak gücü”)nü öne çıkaracaktır. Bunu yapmaya yeni konumu ve misyonu zorlamaktadır, güvenlik ve gelecek kaygıları da bu konudaki başarısıyla doğru orantılı gözükmektedir. Tıpkı Fırat Kalkanı operasyonunda olduğu gibi, hatta ondan daha da titiz bir şekilde -tüm riskler göze alınarak- ‘sivil kayıpların en aza indirgenmesi’ hususunda azami gayret ortaya konulacaktır. Aynı zamanda, bölgede kontrol altına alınan yerlerde ‘hayatın normale dönme’ sürecini başlatmak için de tüm çaba sarf edilecektir. Bu çok açıktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, ideolojik sapkınlığına rağmen, söz konusu “ahlaki ve ilkesel” kaygıları önemsemek zorundadır. Aksi takdirde ne gibi sonuçlar doğacağının farkında olduğu gibi tarihi geçmişi ve bölge insanının niteliği de bunu gerektirmektedir…

Tüm bu kaygı ve titizliğine rağmen Zeytin Dalı Operasyonu’yla ilgili tepkiler dış odaklar ve onların iç uzantılarının yanında bölgedeki gelişmeleri hatalı okuyan malum çevrelerden de gelecektir. Nitekim harekat ilerledikçe, çoğu gerçeği yansıtmayan tepkiler basına, sosyal medyaya düşmektedir…Bu tepkilerden en dikkat çekici olanı, YPG/PKK; DEAŞ ve diğer terör örgütleriyle doğrudan bağlantılı ABD’nden geldi: Efendim, “YPG ile mücadele DEAŞ ile mücadeleyi zayıflatıyormuş…Kuşkusuz ABD, bu gerçeklerle alakası olmayan söylemleri, algı yönetimi çabalarını medya üzerinden etkili bir şekilde kullanabilir.Lakin bölgedeki gelişmeleri yaşayan halka, YPG/PKK ve DEAŞ’ın zulmüne uğrayanlara ve konuyu dürüstçe aktaranlara bir şey anlatması mümkün değildir.Bazı iddialara muhatap olanlar, taraf tutmayı, yanlı haberciliği bir tarafa bırakıp, “şahitliği doğru yapma”ları gerçeğinin anlaşılması için yeterli olacaktır…

Son planda Afrin’den sonra sıranın Münbiç’e geleceği, hatta Fırat’ın doğusunun da planlandığından söz edilebilir. Daha doğrusu konunun tarafları bu konudaki seçenekleri bilmekte, karşı adımları da planlamaktadırlar. Bu arada Türkiye’nin terörle mücadelesi devam ederken bölgedeki küresel aktörlerin kendi aralarındaki temaslar yeni gelişmeleri tetikleyebilir. Özellikle ABD-Türkiye arasındaki görüşmelerin -gergin vasata rağmen- bazı konulardaki sorunların çözümü yolunda adımlar atılmasına imkan sağlaması halinde Suriye’de yeni bir denge arayışının konuşulması ihtimal dışı değildir… Tersine, eğer ABD, bölge dinamiklerini dikkate almayan politikalarda ısrar etmesi halinde, ABD ve müttefiklerinin bölgedeki kaybetme süreci hızlanacaktır. Aynı zamanda ABD’nin kayıpları bölgenin ötesine de taşarak Asya-Pasifik’te de devamı gündeme gelecektir…

Asya-Pasifik’te belirleyici güç haline gelen Çin’in yeni “İpek Yolu”/Üç Yol Projesi bağlamında dünyanın çeşitli bölgelerinde yatırımlar yaptığı gerçekliği de dikkate alındığında önümüzdeki yıllarda neler olabileceğini öngörmek zor olmayacaktır… Çin’in Şam Büyükelçisi Qi Qionjin’in, ülkesinin Suriye’deki krizin çözümü için daha büyük rol oynayacağı ifadesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Her ne kadar Büyükelçi açıklamasında, “Suriye’nin gelişimi ve yeniden yapılandırılması…” ifadelerini kullanmış olsa da bunu çok daha geniş bir çerçevede okumanın daha gerçekçi olacağından şüphe yoktur. Unutulmamalı ki küresel çapta belirleyici aktörler olan ABD, Rusya ve Çin’in yanında Türkiye’nin bölgede ve bölge dışında etkinliği giderek artmaktadır. İran ise -tüm hatalı yaklaşımlarına rağmen- bölgede muhakkak dikkate alınması gereken önemli bir güçtür.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Allah razı olsun abi güzel bir değerlendirme olmuş. Laik demokratik Türkiye’nin bölgedeki güç dengeleri bağlamındaki verdiği sistemiçi mücadeleyi analiz edebiliriz bu olması gereken birşey.Benim anlamakta zorlandığım bir müslüman ,dini Allah’a has kılarak islami,nebevi siyaseti şiar edinerek mücadele vermesi gerekirken ,Kur’ani ilkeleri adeta yoksayarak sistem içerisindeki ehven gördüğü cahili yapılanmalardan birine taraf olur.
    Yani bu arkadaşlar hiç Kur’an okumuyorlarmı?hiçmi rasullerin örnekliğini duruşunu görmüyorlar .İçinde bulundukları sapmanın referansını nereden alıyorlar.?!Hiçmi tarih,siyaset …okumuyorlar.?Bunları anlamak gerçekten çok zor.Kendileri saptıkları gibi çevrelerindekileride saptırıyorlar….
    Hersene olduğu gibi meşhur 28 şubat ile ilgili birçok program yapıldı,makaleler yazıldı.Meseleye kur’an merkezli bakamayan bu müslümanlar ,o dönemdeki verilen sistemiçi mücadeleye methiyeler düzdüler.Kurulan kumpası görmeden.Bu kaba zorbalığın ardındaki ince siyaseti göremediler(yada işlerine öyle geliyor) 28 şubatın ölümü gösterip sıtmaya razı ederek ,müslümanları sistemiçi( ılımlı islam) siyasete çekerek pasifize etmekti asıl amaç. Bizde ogünkü algımıza göre bu oyuna geldik.Ama biryerden sonra aynı hatalar yapılmamalı.Artık uyanmamız gerek.

Vedat Demiralay için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir