
Ak Parti Çizgisinde Yaşananlar Ve “Siyasi Sistem” Arayışı
Türkiye Cumhuriyeti’nin (T.C.) kuruluş yıllarına döndüğümüzde; temel felsefeleri, yönelimleri, referansları aynı olmakla birlikte yorumları ve yöntemleri farklı olan iki ana çizgiden söz etmemiz gerekmekte: Bunlardan birincisi Cumhuriyet Halk Fırkası, ikincisi ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası… Birincisi, her ne kadar zamanın güç dengeleri içinde öne çıkmışsa da, Batılılaşmayı jakoben, tepeden inmeci, vesayetçi… yorumlayarak oluşturduğu modeli kısa sürede iflas etmiş, silahlı güç kullanarak ayakta tutma gayretleri de işe yaramayarak değişen dünya ve bölge dengelerinin bir sonucu olarak tasfiye edilme süreci hızlanmıştır…Malum seyri içinde Cumhuriyet’in diğer ana çizgilerinden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın mirasçısı gözüken; Demokrat Parti, (Özal’ın) Anavatan Partisi, Refah Partisi, AK Parti ile de 2. Cumhuriyet’in inşa süreci gündeme gelmiştir…
Yakın tarih dikkatli bir şekilde irdelendiğinde, her dönemin kendine has özelliklerini ve güç dengelerine duyarlı bu coğrafyadaki gelişmelerin olmazsa olmazlarını okuyabilmek mümkündür.Nasıl ki 1. Cumhuriyet, toplumsal tabanı zayıf olduğundan radikal Batılılaşmayı tepeden inmeci bir mantıkla gerçekleştirmek istemiş, dış odaklar ve onlarla uyumlu askeri ve sivil bürokrasiye yaslanmışsa, günümüzde de 2. Cumhuriyet, “yumuşak gücü” öne çıkaran, eski düzenin elitleriyle kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelen, toplumsal taleplere duyarlı bir liderliğin küresel güç odaklarıyla örtülü ilişkilerinin yeterince görülemediği bir modelle karşı karşıya bulunmaktayız.Ve bu coğrafyadaki “Müslümanlar”, maalesef, yeni modeli bir çıkış olarak görmekte, söz konusu paradigmanın ideolojik çizgisi ve temel kavramlarını eklektik bir tarzda yorumlamakta bir beis görmemektedirler…
Daha öncede belirttiğimiz gibi, bölgenin muğlak, aldatıcı/çeldirici düşünsel ve siyasal zemininde eski düzen hızla kaybetmekte, yeni düzen arayışı ise hak etmediği bir olumlu yafta ile toplumlara pazarlanmaktadır.Coğrafyamızda yaşanan değişim ve dönüşüm süreci, içimizdekilerin ikircikli duruşları ve/veya küresel odaklarla işbirlikleriyle, bir taraftan derinden ilerlenirken diğer taraftanda geçiş döneminin hakimiyet ve çıkar kavgaları Müslüman kanıyla sulanmaya devam etmektedir…
Artık bölge coğrafyasında yaşanan yeni denge arayışları, 1. Ve 2. Dünya savaşları sonrasında olduğu gibi tek taraflı, bölge insanının herhangi bir şekilde müdahil olmadığı/olamadığı bir zeminde ilerleyemeyeceğinden, tarihi kırılma noktasında, “Ortadoğu”daki yeni mücadele, “Müslümanlar”ın dahil olduğu iki tez üzerinden yürütülmek istenilmektedir: “Medeniyetler Çatışması ve “ Medeniyetler İttifakı” …Her ne kadar bölge insanı kısmi bir uyanış süreci yaşamış olsa da, Müslümanların düşünsel ve siyasal düzlemde bir netliğe ulaşamamış olmaları ve hatalı yöntemlerle çıkış aramaları, her iki tezinde sahibi Batılıların yönlendirdiği bir süreçle karşı karşıya kalmamız sonucunu doğurmaktadır.Özellikle Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonuyla “Medeniyetler İttifakı” gibi temelde sorunlu bir tezin merkez ülkesi, stratejik unsuru olduğu bir zamanda, “Müslümanların değerleriyle Batılı değerleri telif/uyumlulaştırma” esasına dayalı bir ideolojik zeminde doğru ile yanlışın, sap ile samanın birbirine karışması dönemin en belirgin özelliği olarak ortaya çıkmaktadır.Değişen dünya ve bölge dengelerine paralel bir değişim süreci yaşayan Yeni Türkiye, günün şartlarına, yeni düzene uygun reformlarına devam etmektedir.İdeolojik yapısını “Ilımlı İslam” ekseninde kurgulayan, referans olarak aldığı Batı’yı eleştirirken bunu “içeri” den yapmak durumunda olan Yeni Türkiye, küresel sisteme entegre olduğu ve küresel kapitalist ekonomi içinde yukarılara doğru hareket halinde bulunduğu bir dönemde, güçlü bir lider ve kurucu parti ile orta ve uzun vadeli hedeflerine doğru yol almaktadır.Güçlü iktidar karşısında güçlü bir muhalefet üretemeyen Yeni Türkiye, daha ileriye gidebilmek için, tüm olumsuz şartlara rağmen yeni düzene uygun bir hükümet etme sistemi/ “siyasal sistem” arayışını ise ısrarla devam ettirmekteler…
Hatırlayalım, Yeni Türkiye, 2002’den sonraki dönemde AK Parti/AKP ile siyasi istikrarı yakalamış durumda.Siyasi istikrar da ekonomik istikrara zemin hazırladı.Küresel sistemdeki sıkıntılar ve bunların bölgeye yansımalarına rağmen Yeni Türkiye’de gerçekleştirilen reformlar, siyasi istikrarın devamlılığı ve içinde bulunulan şartların çetinliğini aşmak üzere yapısal reformları önemsemektedir.Yakın zamanda sistem içinde yaşanılanlarda bunu elzem kılmaktadır…
2007 yılına gelindiğinde tüm yapılanlara ve alınan mesafeye rağmen, eski Türkiye’nin açık ve gizli kalıntıları, vesayet odakları, parlamenter sistemin zaaflarından da yararlanarak karşı hamlelerinden birini yaparak Cumhurbaşkanlığı seçiminde belirleyici olmayı istediler.TBMM’nde yeterli çoğunluğa sahip AK Parti’nin elini kolunu bağlayıcı, ucube-absürd bir “içtihad” ile güya meclisin Cumhurbaşkanlığı seçimi yapacağı oturumun açılması için 367 oy gerekli olduğunu iddia ettiler.Yüksek Mahkeme’den de destek alarak ilk hamleyi de kazandılar.Ancak, İktidar Partisi’nin meclisteki sayısal gücüyle ortaya konan karşı hamle ve MHP’nin “devletçi” müdahalesiyle önce Cumhurbaşkanı mecliste seçildi.Sonrada Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi yönündeki anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesiyle yeni bir döneme adım atılmış oldu…Ne var ki eski Türkiye kalıntısı odaklar ve devlet kurumları yeni bir hamle daha yaptı.İktidar partisinin kapatılması için dava açıldı.Kaçınılmaz olarak söz konusu sistem-içi kavga küresel ekonomideki krizle bir araya gelince ekonomide sıkıntılar baş gösterdi.Tabii hemen İMF ile yeni bir standby anlaşması malum çevrelerce gündeme getirildi.Ancak tüm zorlamalara karşın Yeni Türkiye, İMF ile borç anlaşması yapmamak için direndi, kararlı bir çizgi tutturdu…
2010’da Anayasa’nın bazı maddelerini değiştiren yeni bir paketle, özellikle yargı alanında Yeni Türkiye çizgisiyle paralel değişiklikler öngörüldü.Ne var ki söz konusu anayasa değişiklikleri, ogüne kadar Yeni Türkiye ile birlikte hareket ettiği sanılan, aslında 1970’lerden bu yana eski Türkiye’nin iç ve dış unsurlarıyla birlikte hareket eden Fethullah Gülen Grubu, paralel yapının diğer unsurlarıyla birlikte güçlü hamlelerini peşi peşine yapmaya başladı.Yeni Türkiye kadrolarının tüm planlarını alt üst etti…2012’deki MİT krizi, 2013 yılındaki Gezi Olayları, 17-25 Aralık(2013)’deki hükümete yönelik örtülü darbe girişimi uluslar arası boyutlu operasyonlar olarak gündeme geldi.
Tüm bunlara karşın, Yeni Türkiye, değişen dünya ve bölge şartlarının kendine açtığı alan ve misyonunun vazgeçilmezliğiyle, sanıldığının aksine misyonu gereği çok net gözükmeyen iç ve dış destekleriyle artık kartlarını açıktan oynamaya başladı.Bu arada gelişmeleri doğru okuyamayanlar ise bir tarafta kriz beklentisiyle telaşa kapılırlarken diğer tarafta da AK Parti iktidarının sonunun geldiğini de ciddi ciddi düşünmeye başlamışlardı.Oysa yeni düzen arayışı sürecinde oyunun içinde olan küresel ve yerel unsurlar tek taraflı okunmamalı, gelişmeler doğru tanımlanabilmeliydi.Zira tüm sıkıntılara rağmen bölgenin vazgeçilmez ülkesi, stratejik konumu ve misyonuyla kendi çizgisinde yoluna devam etmekteydi…
Bahse konu uluslararası boyutları da çok net olan operasyonlara rağmen Yeni Türkiye, önce yerel seçimleri yaptı.Sonra halkın ilk defa doğrudan seçtiği Cunhurbaşkanlığı seçimini gerçekleştirdi.Ki bunun Yeni Türkiye’nin geleceği ve muhaliflerin durumu açısından ciddi yansımaları olacaktı.Nitekim öylede oldu…Çünkü anayasal sistemdeki tüm sorunlara karşın yine de bir dengeden söz edenler vardı.Lakin son gelişmelerle anayasadaki tüm fren ve kontrol mekanizmaları fiilen geçersiz hale gelmenin ötesinde hukuki bir müdahaleyi de artık kaçınılmaz kılıyordu.Bir anlamıyla Türkiye, resmen olmasa da fiilen iki başlı yapıya doğru kaymıştı.Ve bu fiili durumun arkasında ciddi bir halk desteği oluşmuştu.Yani, “367 krizi”ni çıkaranlar, ava giderken avlanmışlardı…Yeni Türkiye’nin “siyasal sistem” arayışı sürecine, istemeyerek te olsa katkı sunmuşlardı…Zira gelinen bu aşamada tek çıkış vardı:Yeni anayasa ve bu anayasada siyasal sistemin(hükümet etme sisteminin) değişmesiydi.
“HÜKÜMET ETME SİSTEMİ”/ANAYASA TARTIŞMALARI
Değişip dönüşen Türkiye’nin yeni konumuna ve misyonuna uygun bir anayasa ve “siyasal sistem” arayışları ve bu konudaki tartışmalar artık kaçınılmazdı…Bu vesileyle belirtmeliyiz ki bölgemizdeki yeni denge arayışları yönündeki adımlar ve bu yöndeki mücadeleler de önemsenmelidir.Özellikle Müslümanlar üzerinden yürütülen projeler, politikalar, stratejiler bizim insanımızı yakından ilgilendirmekte, buna karşı net bir tavır gerekmektedir.Lakin Müslümanların , bu tür süreçleri, gelişmeleri ilkesel bir duruşla izlemeleri, tavırlarını kendi duruşlarıyla uyumlu bir şekilde ortaya koymaları olması gerekendi.Nitekim Resullerin mücadele süreçlerinde düşünsel ve siyasal duruşları itibarıyla net bir tutum ortaya koydukları ilkesel konulardaki tüm uzlaşma taleplerini tereddütsüz geri çevirdikleri bilinmektedir. “Sistem-içi” tartışmalarda taraf olmadıkları, ilkesel boyutlu ihtilaflarla taraflardan birinin yanında konumlanmaktan uzak durdukları da malumdur…Konumuzla ilgili “sistem-içi” tartışmaları değerlendirmeye geçmeden önce, Müslümanların hatalı okumalarıyla, ilkesel duruşlarını kaybetmeleriyle, sistemin kendi ideolojik çizgisinde, felsefi bağlamında yürüttükleri mücadelede taraf olmanın, üstelik bunu “sistem analizi” yerine “kişi merkezli okumalar” üzerinden gündemlerine almanın ne kadar vahim sonuçlar doğurduğuyla ilgili bir örneği dikkatlerinize sunmak istiyoruz…Hakan Albayrak’ı bilirsiniz.Samimi, içten tavırlarıyla, Müslümanların dertleriyle ilgilenme konusunda hep öne çıkan fedakarlıklarıyla tanıdığımız bir “Deli Yürek”.Aynı zamanda Hakan Albayrak, hatalı okumaları, “duygusal ve reaksiyoner” çıkışlarıyla kendini ortaya koyanlardan…Nitekim son gelişmeleri Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu düzleminde ele alan ve içinde yaşanılan sistemi de bu siyasi aktörler üzerinden okuyan yazısı da ifadelerimizi doğrulamakta…
Bakınız, Karar Gazetesi’nin 6 Mayıs 2016 tarihli nüshasında Hakan Albayrak, konuyla ilgili neler yazmış:”Gençler bilmez.AK Parti bidayette ABD ve AB’ye toz kondurmayan, neoliberal küreselleşme tezgahını, öpüp başının üstüne koyan, ‘İslam Birliği’ deyip duranlara istihza ile bakan bir partiydi.”Şaşırdınız değil mi?!.Devam ediyoruz, Hakan Albayrak’tan alıntılara, “Derken Ahmet Davutoğlu etkisi göstermeye başladı kendini.O zamanlar Başbakan Başdanışmanı olan Ahmet Hoca’nın abidevi eseri ‘Stratejik Derinlik’te yer alan tezler yavaş yavaş AK Parti siyasetine sirayet etti.”… “AK Parti’nin kendini aşıp bizi ve bütün İslam dünyasını heyecanlandıran bir kimlik edinmesinde büyük payı var Davutoğlu’nun.”…Görüldüğü üzere “duygusal ve reaksiyoner” tarzıyla “sistem analizi” yapmak yerine kişilerle sistemi tanımlayan, anlamlandıran hatalı okumalarıyla “samimi” bir insanımızın değerlendirmeleri böyle.Üstelik bu temelden yanlış analiz sadece Hakan Albayrak gibi birinde rastladığımız bir yaklaşım da değil.Büyük büyük sözler eden, geçmişte “düşünsel ve siyasal duruş”ta önemli mesafeler katetmiş içimizden başkaları da, benzer şekilde “ilkesel bir değişim” yaşamadan ve üstü kapalı, samimiyetten uzak değerlendirmelerle insanımıza “yol” göstermeye devam etmekteler…Sanki değişen dünya ve bölge şartları, eski düzenlerin çökme süreci yaşadığı, yeni denge ve düzen arayışlarının devam ettiği; değişen şartların konumu ve misyonunu değiştirdiği Yeni Türkiye gerçekliğinin olduğu; komünizmin çökmesiyle düşman konseptini “İslam” olarak belirleyen küresel sistemin İslam’ı, “Ilımlı İslam”-“Radikal İslam” penceresinde gördüğü ve bu kavramları kendince tanımladığı bir dünyada yaşamıyormuşçasına…
Hakan Albayrak’ın yazısı üzerinden değerlendirmelerimizi sürdürürsek, özetle şunları da ilave etmemiz gerekmektedir… “Abidevi eser” olarak nitelediğiniz, aslında (değişen dünya ve bölge şartlarına paralel projeleri, politikaları, stratejileri ve bölgenin potansiyelini doğru okuyan, ancak zamanın ruhuna uygun bir bakış açısıyla analiz eden) “Stratejik Derinlik” adlı kitap, aynı zamanda Yeni Türkiye’nin derin odaklarının da temel yaklaşımlarıyla paralel gözükmektedir…Benzer yaklaşımlara sahip olanlar gibi Hakan Albayrak’ta kitabı doğru anlamamış.Zira Ahmet Davutoğlu’nun bakış açısına, Yeni Türkiye ile ilgili vizyonuna katılmasak da, gerçekten her düşünceden insanın yaralanabileceği bir eser ortaya koymuştur.Ne var ki kitabın, 3. Bölümündeki “Tarihi Miras ve Türkiye’nin Uluslararası Konumu” başlığı altındaki “Siyasi Kültür ve Uluslararası Konumun İç Parametreleri”nde “Tarihi Süreklilik ve Siyasi Akımlar”(sy. 83…) kısmını ya okumamış ya da kitabın kendi bütünlüğü içinde ne demek istenildiği ıskalanmış.Kitap Hakan Albayrak’ın da dahil olduğu perspektifin dışına çıkarılarak okunduğunda görülecektir ki yeni Türkiye’nin misyonu, dolayısıyla “ideolojik” çizgisi bu eserde net bir şekilde belirginleştirilmiştir…
Bu bağlamda, yine dikkatli bakıldığında; söylemler ve yaşanılanlar doğru okunduğunda görülecektir ki Recep Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu arasında bakış açısında temel bir fark bulunmamaktadır.Değişen bölge ve dünya dengelerini, dolayısıyla bölgede ve Türkiye’deki gelişmeleri okumada, misyon ve vizyonda tam bir mutabakatı görmemiz mümkün.Aralarındaki fark, entelektüel derinlik ve üslup farkının ötesinde birinin doğuştan lider özelliklerinin yanında teşkilatçılık tecrübesi, diğerinin de entelektüel liderliğine rağmen particilik tecrübesinin çok az oluşudur…
AKP içinde bir farklılık aranacaksa bu Erdoğan ile Davutoğlu arasında aranmamalı.Bölgedeki gelişmeleri, Yeni Türkiye’nin bölge politikasını ve AB ile ilişkilerini doğru okuyamayan, ama şartlar gereği açık muhalefet yerine acemice hamleler yapan bir Abdullah Gül’den söz edebilmek mümkün…Abdullah Gül ve yakınındakilerden, liderlik yeteneği olmadığı çok açık bir şekilde ortaya çıkanlar olduğu gibi hesap peşinde koşan, kritik konularda daha mülayim davranarak kendilerine alan açabileceğini düşünenlerin varlığı dönemsel olarak gündeme gelse de bir anlam ifade etmemektedir.Konuyla ilgili Ahmet Taşgetiren, “Tayyip Bey’in yola çıktığı insanlar, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan, şimdi de Ahmet Davutoğlu’nun …bana göre bunların hukukunun korunması sorumluluğu ‘lider’e aittir.” dese de o da gelişmelerin seyrini, ihtilafların ana nedenini doğru okuyamamış gözükmektedir..Ki bir kere, söz konusu isimlerle Davutoğlu’nu aynı kefeye koymak isabetli bir tespit değildir.Zaten Ahmet Davutoğlu’nun ayrılış nedeni ve üslubu doğru değerlendirildiğinde ne demek istediğimiz net bir şekilde anlaşılacak, bahse konu kişilerin Davutoğlu’nun davranışlarıyla hayal kırıklığına uğradıkları fark edilecektir…
“Pekiyi, neler oluyor AK Parti’de?” sorusunun cevabı net bir şekilde ortaya konuldu mu?…Belki hayır.Ama hemen belirtelim ki gelinen aşamada mevcut sistem problem üreten bir yapıya sahiptir.AKP’de bir lider sorunu da olmadığı herkesin malumudur…Lakin hiç akıldan çıkarılmamalı ki kurucu bir parti ve o partinin doğal liderinden bahsetmekteyiz.Bu süreçte liderin diğerlerinin önünde gitmesi, zaman zaman bazı yol arkadaşlarının geride kalmaları, hatta muhalif bir konuma kaymaları da fazla yadırganmamalıdır.Bu arada tabii liderde hatalar yapmakta, ama bu sürecin ana çizgisini kaydırıcı nitelikte olmayıp, tali, dönemsel hatalar olabilmektedir.
Değişen dünya ve bölge dengelerinde yeni konumu ve misyonunun gereği hızla evrilen Yeni Türkiye’nin yeni bir anayasa ve “sistem değişikliği” konusundaki sıkışmışlığı, bunun yanında Irak-Suriye eksenindeki uluslar arası boyut kazanmış savaşın varlığı da unutulmamalıdır.Böyle bir vasatta yaşanan AK Partideki lider değişimi, bu değişimin Erdoğan-Davutoğlu ilişkisinin ortak görüşleriyle gerçekleşmesi;Cumhurbaşkanlığı seçimi, 7 Kasım seçimlerindeki çok boyutlu algı yönetimi , kısa bir kriz beklentisinden sonra 1 Kasım seçimleri: baş döndürücü bir trafiği gündeme getirdi…Bu arada, iki lider arasındaki öncelikler, üslup farkı ve lider değişimine teşkilatın verdiği tepkinin doğurduğu küçük sıkıntılar yaşanmış olabilir.Lakin tüm bunlar, Davutoğlu’nun, sürpriz bir şekilde genel başkan ve başbakanlıktan ayrılma kararı, dolayısıyla partinin olağanüstü kongreye taşınması kararının ana nedenleri olamaz…
Bazı refiklerimiz Erdoğan ile Davutoğlu arasında böyle bir ayrılığı gerektirecek nedenlerin olmadığını, “Pelikan Dosyası” gibi küçük hesaplar peşinde koşanların spekülatif iddia ve yorumlarının gerçeği yansıtmadığının altını çizmekteler.Ve aslında yaşananların “siyasal sistem değişikliği” arayışının önündeki engelleri kaldırmak üzere gündeme sokulan bir stratejinin gereği olduğu düşüncesindeler…Bizce bu yaklaşımda dikkat çekilen hususlar çok önemli.Ancak bu görüşün fazla kurgusal izler taşıdığını da belirtmemiz gerekir.İddia sahiplerinin, güçlü Cumhurbaşkanı güçlü başbakan formülünün hayata geçirilmesiyle şöyle bir mesaj verilmek istenildiğini ifade etmekteler:Bakın, birbirleriyle çok uyumlu iki liderle bile mevcut durumun sürdürülemeyeceği, kısa sürede sorunlara yol açtığı; kaldı ki farklı ideolojilere sahip iki liderle ise bu sistemin kriz üreteceği; bu durumda sistem değişikliğinin zorunlu ve bir an önce yapılması gerektiği anlaşıldı…
Dikkat edilirse, birazda yapıları ve konumları gereği Erdoğan’dan daha çok Davutoğlu’nun özenli, itinalı hareket ettiği, mümkün olduğunca herkese karşı nazik davranmaya çalıştığını gördük.Şüphesiz bu AK Parti çizgisine bağlı bir liderin yapması gereken bir şey.Lakin tüm bu özen ve nezakete rağmen, son gelişmelerden partinin ve Yeni Türkiye’nin zarar görmediğini iddia etmek imkanı da yoktur.Gerek bu sürenin ciddi bir sorun yaşanmadan geçilmesi ve gereksede “sistem değişikliği” ve yeni anayasanın elzem olduğu ve aciliyet kesbettiği kanaatini güçlendirici etkisiyle de, bir boyutuyla, yararlı olmuş gözükse de…Son gelişmeler AK Parti ve Yeni Türkiye kadrolarına yeni imkanlar sunmakta, konuyla ilgili daralan manevra alanın genişletme gibi olumlu bir katkı da sunmuş olmaktadır.Genel başkan ve başbakan değişikliğinden sonra, mevcut meclis aritmetiği içinde sistem değişikliği, en azından geçiş dönemi için “Partili Cumhurbaşkanlığı” zorlanacağı anlaşılmaktadır.Olmaz ise şartlara göre, sonbaharda bir erken genel seçim kararıyla güçlü bir çıkış arayışının gündeme gelmesi muhtemeldir…
“Sistem-içi” güç ve çıkar mücadelesinde iç ve dış dinamiklerin birlikte hareket etmeleriyle devam eden strateji savaşlarının yeni bir aşamasını yaşamaktayız.Bu süreçte, ihtilaf ve ittifakları düz mantıkla, dostluk ve arkadaşlık kavramları düzleminde yeterince kavranabileceği düşünülmemelidir.Doğru okumalar için; önce sistemi doğru tanımlamak gerektiği, sonra da “sistem-içi” mücadelenin taraflarının pozisyonları ve asıl hedefleri, bağlantıları doğru tespit edilmelidir.Bilimelidir ki referansı Batı olan yüksek siyasette, ihtilaf ve ittifaklar karmaşık ilişkiler ağının bir sonucudur…


