GenelYazarlardanYazılar

Dava ve Adamı

Herhangi bir konuda yapıp ettiklerinizi neye atfen yapıyorsanız, atıfta bulunduğunuz o değerler sisteminin kuralları dâhilinde, bir eylemsellik gerçekleştirmek zorunluluğunuz vardır. Aksi durumda atıf iddianız havada kalır. Bu noktadan sonra yapıp ettiklerinizin görecelikten öte bir anlamı ve eylem sahibini rahatlatmaktan başka faydası olmaz ki zaten aykırılıklarınız ehlinin de gözünden de kaçmayacaktır.

Konumuz, Müslümanların kendinden menkul ‘‘dava adamlığı’’ sorunsalıdır. Aslında kestirmeden gidip sonuçları üzerinden tespitte bulunulması gayet mümkün olan bir konu bu, şöyle ki eserlerine bakınca sanatçının dehası ve kabiliyeti ayan beyan ortada olma halidir bunun tercümesi. Her taraf dava adamından(!) geçilmiyorken neden İslam adına sahici bir ilerleme kaydedilemiyor sorusuna cevap aramak lazım ya da söz konusu dava adamları ne yapamadıklarını neden görmezler meselesine kafa yormak.

Dava denen şeyi hayatın içine doğru bir şekilde yerleştirememek gibi merkezi bir soruna sahibiz. Burada önümüze üç yol çıkmakta, ikisi yanlış, biri doğru olan üç seçenek.

Birinci yanlış yol;

‘‘Davayı’’ günlük hayatın dışına taşımak şeklinde özetlenebilir. Artık zamanlara, maliyetsiz alanlara mahkûm edilmiş bir dava, tabiatı gereği, spor olsun, dostlar alış-verişte görsün babında yapılan bir faaliyettir. Bu tarz bir davanın da dava adamlığının da, ne davaya, ne de adamına bir faydası olmayacağı gibi aksine, zararı olacağı çok nettir. Hayatın dışına ötelenmiş, rahatlama seansı vazifesi gören bir eylemsellikten öteye geçemeyecek olan bu yöntem hatalı bir tercih, yanlış bir yoldur. Canhıraş dünyalık meta peşinde koştur, bu arada dinin sınırlarını görmezden gel, kurnazca maslahat gözet ve sinsice ilmihal oluşturarak bir hayat yaşa. Sonra vakit kalırsa dine, davaya dair bir şeyler de yap, etliye sütlüye karışmayan dem de olsun öyle mi. Akrabaya, komşuya, sokakta kalana, aç yatana vs. karşı üç maymunu oynayıp duruyorken iş lafa gelince bir dinin ve davanın olduğundan bahset hiçte sıkılmadan. Oldu mu?

İkinci yanlış yol;

‘‘Davayı’’ her şeyin önüne, yerine koymak diye özetlenebilir. Günlük hayatımızdaki diğer tüm sorumluluklarımızın ihmal edildiği, yok sayılıp ötelendiği bu durumda tıpkı birinci yanlış yol gibi sonu hüsran olan bir yoldur. Sözde davaya hizmet ediyor olma adına davanın asli gayesine de zararları vardır. Aslına bakacak olursak, bizzat davanın kendisinin de böyle bir talebinin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çolu-çocuğu ihmal et, ihtiyaçlarını görmezden gel, en temel ebeveynlik hallerine bile yabancı ol. Dünyayı kurtaracak son süper kahraman senmişsin gibi kendi kendini gazlayacağın bir motivasyon oluştur ama gözünün önündeki çöpü göremeyecek acze düş. Hayatı doğal seyrinin dışında kabullen ve bunun sonucu yetişemediğin, kavrayamadığın, anlayamadığın bir davanın adamı ol. Peki, bu oldu mu?

Doğru yol;

Bizzat hayatın kendisini davaya, İslam davasına dönüştürmektir. Yani, İslam’ın sahici bir hayat tarzı olduğunun ispatı adına günümüzde de pekâlâ bir yaşam şekli olarak mükemmel bir alternatif olduğunu ortaya koyma mahareti ve samimiyetidir. Hayattan koparılan, özel alanlara hapsedilen bir dava ne kadar abesse, güya çok önemsemekten kaynaklı diğer bütün her şeyi yok sayan dava da o kadar abes ve ebterdir. Bize düşen vasatı yakalamaktır. O halde dava adamı kimdir!

Dava adamı; inandığı değerler bütününün dünya hayatının her alanında karşılık bulması, yaşanmasını önceleyen, hedefleyendir.

Dava adamı; davası uğruna sürdürdüğü mücadelede, önüne çıkan engeller karşısında, yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan yola devam kararlığındadır.

Dava adamı; kalabalıklara yani sürüye katılıp güvenli(!) bir rahatlığa değil, gerektiğinde hak uğruna kalabalıklara karşı durma iradesindedir.

Dava adamı; garantici değildir. Aksine, elzemse yanacağını bilse de ateşe giren, donacağını bilse de buzlu suya dalandır. Garantinin değil Allah’ın rızası için gerekirse bedel ödemenin peşindedir.

Dava adamı; davasını ideolojiye dönüştürüp dinini güdükleştirmeyen, dini salt Allah rızası endeksli bir yaşam şekline dönüştürendir.

‘‘Eğer bir din yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa, yalandır, afyondur’’,  diyen merhum Ali Şeriati’den mülhem;

Eğer bir kişi Müslüman’ım (dava adamıyım) dediği halde yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa, ya yalancıdır ya da İslam’ı gerçekten anlamamıştır.  Dava adamı; çevresinden sorumlu ve bu sorumluluğu da bizzat dinden referanslıdır. Toparlayacak olursak…

Aslında gelmek istediğim ana fikri, doğru bir şekilde ortaya koymaya çalışarak bitirelim,

Dava adamı kodlaması yaparak işi başka bir boyuta taşımanın lüzumu yok. Arkasına ve önüne hiçbir takı almadan ben Müslümanlardanım deme bilincindeki adam, zaten dava adamıdır. Davasının yani dininin gereği olarak da elbette Allah’ın emirlerini ve sınırlarını bizzat hayatın kendisi yapmalıdır. Dünyaya gönderiliş gayesinin yalnızca kulluk etme olduğunu bilip, kulluğu bir yaşam şekli olarak algılar. Girişte de ifade etmeye çalıştığımız gibi atıfta bulunulan şey İslam davasının adamlığı ise eğer kulluk bilincine ermiş bir kişi İslam davasının adamıdır. O adamların da davalarını yaşatmaları için bakacakları, ilham alacakları adres bellidir. Allahın kitabı ve resulünün sahih sünneti yani bizzat yaşamıdır. Çünkü şüphesiz ki Hz. Muhammed, Allah’ın davasında eşsiz bir örnek, kelimenin tam manası ile ADAM’dır.

İfrat ve tefrite düşmeden vasatı yakalama kararlılığındaki adamlara selam olsun, Allah davalarını muzaffer kılsın.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Davayı sadece “adam”a mahsus kılan ve kadını “çoluk” (….Çolu-çocuğu ihmal et, ihtiyaçlarını görmezden gel….) olarak nitelendiren bir zihniyetle asla başarıya ulaşılmaz.

    B. Kaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı