GenelYazarlardanYazılar

Diriler Diyarından Ölüler Diyarına Kovulan Kur’an

İnsanların yaşadığı toprak parçası ülke, memleket anlamına gelir ve diyar kavramı ile ifade edilir. Bu hem yerin üstü hem de yerin altı için kullanılır. Zira belirli bir süre yerin üstünde yaşayan insanoğlu için ikinci diyar toprağın altıdır. Allah gönderdiği vahiy ve elçiler ile toprağın üstündeki iş ve eylemlerin kendi koyduğu kurallar gözetilerek bir hayatın yaşanmasını emretmektedir. Amaç ve maksadını aşan bir cümle olarak algılanmasın. Allah’ın gönderdiği vahiy olan yüce Kuran bu dünyada işimize yarayacak. Ahirette ise kendisinden hesaba çekileceğimiz bir sorgu kitabı olacaktır. Diğer bir ifadeyle Kuran bu hayatın yani bu dünyalıların kitabıdır.

Allah’ın bu dünyalılar diğer bir ifadeyle yeryüzü diyarı için gönderdiği kitabı yeryüzünden kovup ölüler diyarına göndermenin adı en hafif ifadeyle densizlik, hadsizlik, ihanet ve hainlikle bile ifade etmenin hafif kaldığı bir eylemdir. Bu dünyada işlerine yaramayan Kuran’ın ahirette kendilerini kurtaracağına inananlar büyük bir yanılgı içerisindedirler. Zira yeryüzü diyarından Kuran’ı kovan onun hükümlerini uygulana bilir bulmayıp bu arada insan aklının ürünü yönetim biçimleri olan sistem ve ideolojileri baş tacı yapanlar ahirette elçinin kendilerinden şikâyetçi olacağı cehennem ehli olmaktan kurtulamayacaklardır. Zira elçinin kendilerinden şikâyetçi olduğu insanların cennete gideceklerini ummak ve sanmak sadece ham hayalden öteye gitmeyecektir. Konu ile ilgili olarak yüce rabbimiz bakın ne buyurmaktadır:

“Ve o gün vahye sırtını dönen kişi pişmanlıktan parmaklarını ısıracak ve diyecek ki: “ Ah keşe ben de elçi ile beraber aynı yolu tutmuş olsaydım. Ah ne olaydı da ben falancayı dost edinmeseydim. Yemin olsun ki o, bana gelen Kuran’dan beni uzaklaştırdı. Demek ki şeytan, insanı böyle yüzüstü bırakıp rezil ediyor. İşte o gün elçi şöyle şikâyet edecek: “ Ya rabbi, benim şu kavmim bu Kuran’ı hayatlarının dışına atıp yüz çevirdiler hükümlerini uygulana bilir bulmadılar.” ( Furkan-27-28-29-30.ayetler)

Kendi zanlarınca uydurup şefaatçi! Olacaklarını zannettikleri son elçi salat ve selam bütün elçiler ve onlara gereği gibi tabii olan inananlar üzerine olsun. Kuran’ı yeryüzünden kovan insanlardan işte böyle şikâyetçi olacaktır. İnsanoğlunun Allah’ın gönderdiği vahiyleri yeryüzü diyarından kovması diğer ifadeyle hayatını vahiylere göre düzenlemeye karşı çıkmasının tarihi insanın yaratılışı kadar eskilere dayanmaktadır.

Allah’ın bütün elçileri bu sapkın ve sapık düşünce sahipleriyle mücadele ederek canlarını o canı veren Allah’a teslim etmişlerdir. Firavunun Hz. Musa’yı Ebu Cehilin Hz. Muhammed as.ı  yaşadıkları diyardan sürüp çıkarmalarının altındaki gerçek niyet: Allah’ın gönderdiği ve elçileri vasıtasıyla dünya işlerini düzenlemesi gereken vahiylerin uygulanmasının önüne geçip mani olmaktır. Esas amaç budur.

Yeryüzü diyarından Kuran’ın organize ve sistemli bir biçimde kovulması ise yirmi ve yirmi birinci yüz yılda sistemli ve acımasızca hız kesmeden devam etmektedir. Öyle ki: Allah’ı ve onun dininin sembolleri olan her şeyi kökünden söküp atmışlardır.

Endülüs İslam devletinin bu gün İspanya ve o coğrafyada en ufak bir kalıntısına rastlamak mümkün değildir. Düzenlenen ve küffarın top yekûn katıldığı haçlı seferlerini ne ile izah edeceksiniz? Bu organize güçler kaba kuvvet ile halledemeyecekleri halkı Müslüman coğrafyayı kutsallarından uzaklaştırarak emperyalizmin uşakları haline getirdiler. Her hâlükârda kendilerine muhtaç hale getirdikleri bu toplumları istedikleri adamlar ve yönetim biçimleriyle yönetmeye başladılar.

Evet,  Hırsız suçlu ancak ev sahibinin hiç mi suçu yok. Elbette halkı Müslüman coğrafyanın bu hale gelmesinde onların da suçu vardır. Şöyle ki: Allah’a ve onun gönderdiği son vahye ve onun yürüyen, yaşayan son temsilcisi olan elçiyi yaşadıkları diriler diyarından kovdular. Onun yerine yeni ve sahte ilahlar edindiler. Yeryüzünde hayatı ve işleyişi düzeltmek için indirilen yüce Kuran’ı ne yazık ki ölüler diyarına sürgün ettiler. Dirileri muhatap alan Kuran bir anda ölülerin kitabı haline dönüştürüldü.

Kuran’ın bir suresi olan Yasin suresi öne çıkarılarak ölülere okunmaya başlandı. Hatta küçük kitapçıklar haline getirilerek Yasin’i Şerif adı altında servis edilmeye başlandı. Kitapçığın herkes tarafından rahatlıkla görüle bilecek bir yerine de resulün adına : “ Ölülerinize Yasin okuyun” iftirasını bile attılar. İlkokul çağlarında küçük bir çocuk iken köyümün imamı bu arada onu da rahmetle anıyorum camide namazlardan sonra Perşembe akşamları ve Cuma günleri sürekli Yasin okuyor. Akşamları iftara davetten sonra yine Yasin okuyor. Bu kadar sık okunmasından dolayı ben Kuran’ın sadece Yasin suresinden ibaret olduğunu bile düşünmüştüm. Daha sonraları merak edip biraz araştırınca işin böyle olmadığını fark ettim. Ölülere okunan Yasin suresinin ilgili ayetleri yapılan işin esastan yanlış olduğunu ortaya koyuyor idi:

Biz Muhammed’e şiir öğretmedik, şairlik onun yapacağı iş değildir. O’na gelen vahiy sadece bir öğüt ve şeref kaynağı aynı zamanda gerçekleri açıklayan Kuran’dır. Bu Kuran ile diri olup yaşayanlar uyarılsın ve gerçekleri örtbas eden kâfirlere de azabın hak olduğu bildirilsin.” ( Yasin-69-70.) Konumuzla ilgili bir ayet meali daha okuyarak Kuran’ın ölüler diyarına gönderilişinin acı sonuçları üzerin de yazımıza devam edelim: “Ey Muhammed! Öyleyse sen sadece Allah’a dayan ve güven! Çünkü sen, doğruluğu apaçık ve kesin bir hakikat yani Kuran üzeresin. Şu da bir gerçek ki, sen ölülere duyuramazsın, bir de bu çağrıya sırtını dönen sağırlara da işittiremezsin.” (Neml-79-80) Bu ve buna benzer ayetlere yüce Kuran’da oldukça fazla rastlanmaktadır biz bu kadarıyla yetinelim istiyoruz.

Kuran’ın ifadesi, küfrü, inkârı “Hayat’ın karşısına koymakta ve onu ölüm olarak değerlendirmekte ve kalbin iman etmeye yetenekli olmasını “hayat” kabul etmektedir. Ve kutsal ifadeler, bu Kuran’ın görevini, peygambere indirilerek kendilerinde hayat olanları diğer bir ifadeyle canlı olanları uyarmak ve böylelikle uyarının bir fayda sağlaması amaçlanmaktadır. Yani şu apaçık Kuran, yeryüzünde canlı olan herkesi uyarsın diye. Bu ayet bana En’am suresinin on dokuzuncu ayetini hatırlatmaktadır: “ Bu Kuran; bana sizi de, ulaştığı kimselerinde uyarmam için vahyolundu” (En’am 19) Bu Kuran’ın uyarılarından ancak kalbi diri, basireti açık canlı ve diri olanlar faydalana bilir. Gönderiliş gayesi ve hedefi yaşayan insanları uyarmak olan Kuran belirli bir süre sonra bu amacından uzaklaştırılarak ölüler diyarıyla irtibatlı hale getirilmek suretiyle diriler ile olan irtibatına ne yazık ki son verildi. Kuran’ı hayatlarının dışına atan Müslüman coğrafya bunu yaparak kendilerini de hayatın dışına atmış oldular. Meseleyi daha yakın zamanlara dönerek açıklamamız gerekir ise:

Bin yedi yüzlü yıllardan itibaren belki bu tarihi daha gerilere götürmekte mümkün ancak Fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkan sekiler din anlayışı vatan, millet, toprak, kan ve milliyetçilik gibi hissi duyguları ön plana çıkararak kutsal ve vahyi olan her şeye savaş açtı. Artık insanların dine ihtiyaçları kalmamıştı. Hatta din ilerlemeye ve gelişmeye engel olarak görüldü ve hemen acilen terkedilmesi gereken lüzumsuz hatta gereksiz bir kurum olarak tarihin tozlu raflarına kaldırıldı.

Evet, İnsanlık yeni dinini bulmuştu artık o gözleriyle görmediği laboratuvar ortamında denenmeyen ve tecrübe edilmeyen hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Bilim artık onun yeni dini ilahları ise bilim insanları! Olmuştu.  Artık söze Allah şöyle buyuruyor peygamber şöyle buyuruyor yerine Aristo, Eflatun, Sokrates şöyle buyuruyor diye başlıyorlardı. Allah’ın elçilerinin yerlerini ise o toplumun liderleri almıştı. Kutsal olandan hızla uzaklaşan insanlık “ İnsan insanın kurdudur.” Gibi azgın ve sapkın anlayışı esas alan yönetim biçimlerine teslim edilmişti. Bu yeni toplumun anlayışına göre güya “Din zorunlu hatta gerekli bir müessesedir. Ancak onun yeri vicdanlardır.” Yani din vardır ancak hayata ve dünya işlerine kesinlikle karıştırılmamalıdır. Bütün bunlara rağmen yeni anlayışlarını halkın nezdinde meşru hale getire bilmek için dini bir takım ritüellerinde kullanılmasını menfaatleri gereği görmezden gelebilmişlerdir. Bununla da arzuladıkları emellerine ulaşmışlardır.

Halkı Müslüman coğrafya ne yazık ki, her alanda sefilleri oynamakta. Ne siyasette, ne ekonomi de ne de ticarette ne bilim ne de diğer alanlarda varlıklarının emaresi bile okunmamaktadır. Bir zamanlar dünyada gündem oluşturan bu halk ne yazık ki şimdi Allah ve inananların düşmanları tarafından oluşturulan gündemle zamanlarını geçirmekteler.

Güya gelişmiş olan ülkeler! Gelişmekte olan ülkeler ve geri kalmış ülkeler diye sınıflandırdıkları ve özelliklede halkı Müslüman olan toplulukları hem fikren hem de ekonomik olarak midelerinden kendilerine bağımlı hale getirmişlerdir. Siyasi askeri ve ekonomik desteklerini çektikleri bir ülkenin hayatta kalmasını imkansız hale getirmişlerdir. Bundan dolayı hiçbir Müslüman ülke bu zalimlere karşı mücadele edecek gücü kendilerinde bulamamaktadırlar. Kendilerinin oluşturdukları ekonomik ve askeri oluşumlarla dünyaya hükmetmektedirler. Bütün bunlar biliniyor, yazılıyor çiziliyor ancak iş çare üretmeye gelince bu konuda yazıp çizenlerin dilleri tutuluyor. Batı ve batılın temsilcileri Hristiyan çekirdek devletleri olan Almanya, Fransa vb. devletler esas alınarak ABD. Kontrolünde dünyadaki hakimiyetlerini devam ettirmektedirler. Buna mukabil dünyada çekirdek bir İslam devleti yok. Bunu en son olarak Osmanlı imparatorluğu temsil etmiş ve bu gücünü kullanarak altı yüz yıl dünyaya hükmetmiştir. Bu gün acilen bütün yetki ve esaslarını yüce Kuran’dan alan bir dünya İslam devleti kurulmalıdır ki bu kötü gidişata son verile bilinsin. Aksi halde Mehdi ve Mesih bekleme tembelliği ile oyalanmaya devam ederiz de kıyamet ansızın kopar ondan sonra duyulan bir pişmanlığın kimseye faydası olmaz. Benden hatırlatması. Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir