
Endişe düşünce demekti, onu kaygıya kim gark etti?
Efkâr da fikrin çoğulu iken derin bir kahır anlamına tahvil oldu.
Sözcükler kendi anlamlarını benimsetmek noktasında insanları ikna edemiyorlar da sanki insanlar kendi anlamlarını sözcüklere dayatıyorlar gibi.
Evet, kelimeler de canlı organizmalar gibidir; gezerler, dolaşırlar, hasta olurlar ve ölürler.
Şu sıralar ikide bir kuytulardan, merdiven altlarından, asansör boşluklarından, gece karanlığından çıkıp gelen bir kelime var: Endişe!
Hâlbuki ilk gördüğümde hiç de o kadar korkulacak bir kelime değildi o.
Davamız vardı ve endişe sahibiydik.
Hatta en dişe dokunur endişe bizim endişemizdi.
Ya şimdi? Beynimizin kıvrımlarında kımıl kımıl hareket eden, kanımızda dolaşan, aklımızı kurcalayan, dilimize saplanan bir sözcüğe dönüştü.
Öyle bir sözcük ki istemediğimiz bir cümle kurar diye yanına bir başka kelimeyi getirmekten korkuyoruz. Aklımızdaki kelime başımıza gelsin istemiyoruz.
Şair Nef’i, “Tuti-i mu’cizegûyem” diye başlayan o meşhur gazelinin bir yerinde endişelerimizi giderecek şekilde şöyle söylemişti:
“Yine endîşebilürkadr-i dür-i güfarım / Rüzgâr ise deni dehr ise sarraf değil.”
Yani günümüzün diliyle şöyle diyor Nef’i: “Felek alçak dünya ise kıymet bilmez / İnciye benzer sözümün değerini yine düşünce bilir.”
Bununla da kalmaz şairimiz bir başka şiirinde “endişe”yi baş tacı eder:
“İhya eden endişeyi feyz-i nefesimdir / Endişe benim tıfl-ı dil-i nev-hevesimdir.”
“Düşünceyi canlandıran nefesimin bereketidir / Düşünce benim gönlümdeki genç taze sevgilinin yeni hevesidir.”
İnsanın davası endişesidir ki dünyada başlayıp ahiret yurdunda tamamlanır. Şayet “endişe” kelimesi derin korku ve mağlubiyet kaygısı anlamına kaymışsa bunun sebebi böyle bir dünya-ahiret sürecine şamil olduğu içindir.
Endişenin dava ile aynı anlamı içermesi “ahiret kaygısı”ndan mütevellit olmalıdır.
Düşünceye ve davaya aynı zamanda “kaygı” anlamının yüklenmesi öbür dünyaya dair olumsuz ihtimallerin derdi ile dertlenen bir kafa yapısına işaret etmek içindir.
Şayet düşünceniz ve ömrünüzü ilişkilendirdiğiniz bir davanız yoksa olumsuz ihtimallerini düşünüp dertleneceğiniz bir endişeniz de yok demektir.
Endişesizlik emek sarf edilerek elde edilen düşünceye yönelik bir derdi olmamaktır.
Endişe düşünmenin gereği olan şeyleri yapmaya zorlar insanı.
Para pul, mal mülk ve şöhret gibi dünyalık endişeleri olanları bunun dışında tutmak gerekir. Zira bu tür endişeler düşünce merkezli bir kaygıya dayanmazlar.
Dertlerinin merkezinde nefsi tatmin vardır.
Bizim Yunus’un dediği üzere: “Derdi dünya olanın dünya kadar derdi vardır.”
Derdin fazlalığı dünyaya ait kaygılardan neşet eder, derdin derinliği davaya yönelik endişeden.
Anksiyete malum kaygı bozukluğudur.
Endişe kaygının ait olduğu yerini bulması anlamında sağlıklı bir haldir.
Bütün yoklukları, arızaları, duraksamaları ve derin sessizlikleri kendi aleyhine bir hazırlık, korkuya dair bir ayak sesi olarak algılar derdi dünya olan anksiyete sahibi.
Dünyanın vereceği şeyler biter, yine de onun kaygısı bitmez.
Yine Koca Yunus’un, “Ben gelmedim dava için” derken söylemek istediği manayı kavrama noktasından kavramak lazım.
Bu dava dünyanın paylaşım savaşıdır, sonu gelmeyen kargaşasıdır. Endişe anlamına matuf bir dava değil.
Davayı da asli anlamına rücu ettirecek şey dünya anksiyetesinden kurtulmaktır.

