
Filistinliler Topraklarını İsrail’e Sattılar mı?
Bu meseleyi anlayabilmek için tarihte biraz gerilere gidip meselenin tarihi arka planını doğru bir şekilde görmede ve bu günleri doğru anlamlandırmada çok büyük faydası olacaktır.
Filistin, Arap (Müslüman), Yahudi, Hristiyan ve daha birçok etnik ve dini kökenden insanın bir arada yaşadığı bir coğrafyadır. Ne zaman ki, diaspora Yahudilerinin buraya göç etmeleriyle birlikte karışıklıklar yaşamaya başlamıştır. Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulabileceği fikri, 1897’de Basel’de düzenlenen Birinci Siyonist Kongresinde resmen ilan edilmiştir.
Bu dönemde Filistin, Osmanlı Devleti’nin toprağıydı. Teodor Herzl, Osmanlı Devleti’nin dış borçlarının ödenmesine karşılık Filistin’in bir Yahudi yurdu haline getirilmesi teklifinde bulunmuş fakat II. Abdülhamid bu teklifi reddet etmiştir.
Hatta Osmanlı Devleti, tehlikenin farkına vararak, Filistin topraklarında planlanan Yahudi yerleşimini engellemek için 1871’de İrade-i Seniyye ile Filistin topraklarını miri araziye çevirdi ve II. Abdülhamid, Filistin toprakları da dahil olmak üzere bütün Osmanlı topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını yasakladı. Ancak bölgede Osmanlı hakimiyeti uzun sürmedi.
İttihat ve Terakki cemiyetinin 27 Nisan 1909 da Padişah Abdülhamit’i tahttan indirmeleri ile Siyonistler amacına ulaşmış, kendilerine toprak satışları ve göçler konusunda izin verilmişti. Çok geçmeden ülkenin huzurunu ve iç karışıklıkları gerekçe göstererek bu uygulamalardan vazgeçen İttihatçılar göç ve toprak meselesini daha karışık bir hale getirmişlerdir. Özellikle 31 Mart Vakasından sonra azınlıklar bağımsızlık ve Osmanlı Devleti’nden ayrılmaya yönelik faaliyetlerini artırmışlardır. Bunun yanında Siyonistlerin Filistin’de koloni kurmaya yönelik çabaları da planlı bir şekilde devam etmiştir.
Filistin’i mandası altında bulunduran İngiltere bir yandan bu göçleri ve burada kurulacak Yahudi devletini teşvik ederken diğer yandan da bölgenin düzenini sağlamaya çalışmıştır. Göçlere ve Yahudi devletine en önemli ve büyük destekleri İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un 2 Kasım 1917 tarihinde Lord Rothschild’e hitaben yazdığı “Balfour Deklarasyonu” isimli deklarasyondur. Bu deklarasyon Yahudilere Filistin’de ulusal bir vatan temini konusunda İngiltere’nin çok önemli desteğini sağlamıştır. Eskiden beri burada yaşayan Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler üzerinde üçüncü bir devlet olarak Filistin’i yönetmeye çalışan İngiltere bu süreçte ekonomik olarak sıkıntılar yaşamıştır.
1917’de İngiltere’nin desteklediği Arap güçlerinin Osmanlı hakimiyetine son vermesinin ardından 1922’de Milletler Cemiyeti kararıyla İngiltere’ye bölgenin manda idaresi yetkisi verildi. Bu dönemde Yahudi ve Arap halkı arasında artan gerilim, yıllar içinde kanlı çatışmalara dönüştü.
Tüm dünya Yahudilerinin siyasi Siyonizm’in etkisi ile buraya geri dönmeye ve yerleşmeye başlaması ile İngilizlerin bölgedeki çıkarları yaşanan meseleleri öncekinden daha çıkmaz hale getirmiştir. 19. Yüzyılın başlarında tüm dünyada yaygınlaşan milliyetçilik hareketleri ile birlikte Yahudiler arasında da dine dayalı bir milliyetçilik şuuru oluşmuştur. Bu sayede tüm dünyada dağınık halde bulunan Yahudilerin çoğunluğunun siyasi Siyonizm çatısı altında bir araya gelerek Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma fikirlerini artırmıştır.
İngiltere’nin, Filistin meselesini önemsemesinin stratejik çıkarlardan başka sebepleri de vardır. Bu sebeplerden bir tanesi Fransa ve İngiltere arasında 16 Mayıs 1916 tarihinde imzalanan Sykes-Picot antlaşmasının Fransızlar açısından geçerliliğinden şüphe edilmesidir. Savaşta yıkılan Çarlık Rusya’nın yeni yönetiminin savaştan çekilmesini önlemek için Siyonizm’i kullanmak da İngilizler açısından oldukça önemlidir. Bir başka sebep ise Almanya’ya karşı Alman Siyonistleri kullanmaktır. Önemli sebeplerden bir diğeri de dini nedenlerdir. Hristiyanlara göre Mesih Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönmesi ve İncil’in yeniden yeryüzüne yayılması için yerine getirilmesi gereken şartlardan birisi Yahudilerin Filistin’e geri dönmesi ve orada eski İsrail Krallığı’nın kurulmasıdır. Bu nedenlerle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için özellikle manda idaresinde ellerinden geleni yapmışlardır. Arap liderler ve Siyonist Yahudiler ile birbirlerinden habersiz işbirliği yapan İngiltere ileride meydana gelebilecek bu çatışmaları düşünmeksizin iki grubu da desteklemekten, Siyonizme ve Yahudi devletinin kurulmasına öncülük etmekten geri durmamışlardır.
Bu dönemde, İngiltere Filistinlilere büyük bir emlak vergisi koydu. Sonra bunu artırdı. Yani bir evin fiyatı 100 bin pound ise vergisi 500 bin pound oldu. Filistinliler bunu hâliyle ödeyemedi. İngilizler o toprakları Yahudi yerleşimlere satmaya başladı. Arazilere el konulması 1948’e kadar sürdü. İsrail devletinin el koyduğu topraklar Filistin topraklarının yüzde 6’sıydı. Peki geri kalan topraklara ne oldu?
Filistinliler yerlerinden Siyonistler tarafından zorla, yıldırma politikasıyla sürüldüler. Dalet Planı diye bilinen, (Dalet Planı (veya D Planı), Terör örgütü Haganah tarafından 1948 Filistin Savaşı sırasında, gelecekte kurulacak İsrail Devleti’nin sınırlarını güvence altına almak ve toprak kontrolünü sağlamak amacıyla hazırlanan Siyonist askeri stratejidir. Mart 1948’de devreye sokulan bu plan, Nekbe olarak bilinen kitlesel Filistin göçünün ve tehcirin temel taslağı olarak kabul edilir.) Siyonistlerin 1947’de silah zoruyla Filistin topraklarını ele geçirdiği bu plan 1949’a kadar sürdü. Planın arkasındaki isim de daha sonra başbakan olacak olan David Ben Gurion’du. Gerçek budur. Bu plan sonucunda, Yüzlerce Filistin köyünün haritadan silinmesine, bir milyona yakın insanın mülteci konumuna düşmesine (Nekbe) yol açan kitlesel zorunlu göçlerin ve çatışmalar bugüne kadar süre geldi…
İngiltere, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile bölgede bir Yahudi ulusal yurdu kurulmasını her yönüyle desteklediği bugün çok daha iyi bilinmektedir. Bu dönemde sistemli bir şekilde başlatılan Yahudi göçleri ile bölgedeki demografik yapı değişti. Yahudi Ulusal Fonu ve diğer Siyonist kurumlar, 1940’lara kadar olan süreçte genellikle büyük toprak ağalarından (sıklıkla bölgede yaşamayan Lübnanlı aileler) arazi satın aldı. Zamanla Yahudi nüfusunun artması ve toprak oranının yükselmesi bölgedeki Filistinliler ve Yahudi toplulukları arasında çatışmalara yol açtı.
Çatışmaların artması üzerine İngiltere bölgeden çekildi ve sorun Birleşmiş Milletler’e devredildi. BM, 1947 yılında Filistin topraklarını bir Arap devleti, bir Yahudi devleti olarak bölmeyi ve Kudüs’ü uluslararası statüye kavuşturmayı öngören Taksim Planı’nı kabul etti. Bu plan Araplar tarafından reddedildi. Nekbe (Büyük Felaket): 14 Mayıs 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan etti. Bu durum, Araplar ve İsrail arasında Birinci Arap-İsrail Savaşı’nı başlattı. Savaşın sonucunda İsrail, sınırlarını BM planının öngördüğünden çok daha öteye genişletti…
14 Mayıs 1948’de bağımsızlığının ilanıyla İsrail ordusu, Filistin topraklarının büyük bir bölümünü ele geçirdi. Arap-İsrail Savaşı’ndan günümüze dek geçen 75 yılda bölge, sayısız direniş hareketi ve çatışma ile birlikte tarafların karşılıklı ateşkes, anlaşma ve çözüm süreci girişimlerine şahit olsa da barış sağlanamadı. Bölgedeki hâkimiyet anlaşmazlığı nedeniyle süren çatışmalar hala devam ediyor.
“Filistinli Arapları yerlerinden çıkarmak için yıldırma politikaları uygulamaya devam eden İsrail hükûmeti, 30 Mart 1976’da bu kişilere ait binlerce dönüm araziye el koydu. Filistin halkı işgali protesto etmek için genel grev düzenledi. İsrail güçlerinin, Dir Hana beldesinde grevle birlikte protesto gösterileri düzenleyen Filistinlilere ateş açması sonucu da 6 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. 1976 olayları İsrailli yetkililerle Filistinli kitleler arasında ilk çatışma olması sebebiyle büyük önem kazandı.” (Anadolu Ajansı. 30 Mart 2016. Ula Ataullah)
Buraya kadar kısaltarak özet mahiyetinde anlattığımız tarihi arka plan bize şunu göstermektedir ki, Filistinlilerin bilerek ve isteyerek (çok az bir kesim hariç) topraklarını sattıklarını söylemek, vatanlarını işgalden kurtarmak için mücadele verenlere en azından haksızlık yapılmış olur. Bu iddiayı ortaya atanlar Filistin topraklarının işgal edilmesini, toprakların para için satılmış olmasına bağlıyor ve Filistin halkının yaşadığı zorlukların “onlara müstehak” olduğunu da beraberinde dile getiriyor. Filistin halkının topraklarını para karşılığında İsraillilere sattığı söylentisi, özellikle seküler kesim tarafından yıllardır anlatılagelen bir iddiadır fakat ispatı çok zordur. Kaldı ki, toprakların para karşılığında satılması, azıcık vicdanı olan biri için bugün yaşananları meşru bir zemine taşıyabilir mi?

