GenelYazarlardanYazılar

“GÜÇLÜ”NÜN HAKLI GÖRÜLDÜĞÜ BİR DÜNYADA -Yeni Güç Dengesi Arayışı Süreci…-

Değişik konjonktürdeki “İstikrar-İstikrarsızlık paradoksu”, nükleer silahların öne çıktığı durumlarda bir uluslararası ilişkiler dengesi anlamında okunmaktadır. İki veya daha çok ülkenin her biri “nükleer silaha sahip olduğunda”, aralarında doğrudan bir savaş çıkması ihtimalinin azaldığı hep tekrar edilir!.. Bu durumun küresel ve bölgesel değişim sürecinde gelinen aşamada, hala geçerliliğini koruduğu da iddia edilir. Ne var ki peşi peşine iki dünya savaşı, öncesi ve sonrasındaki küresel ve bölgesel dengelerle, son dönemdeki yeni denge arayışı sürecinin temel dinamiklerine ve yaşanan süreçlerin nitelik farklarına dikkat etmek gerekir.

Öyle ki yeni denge arayışı sürecinde, yükselişe geçen ve ciddi şekilde düşüş yaşayan küresel aktörlerin yeniden tanımlanması gerekmektedir. Keza değişim sürecinin açtığı alanı iyi kullanan ve bilhassa, -tarihi ve stratejik derinliğe sahip- bölgesel güçlerin, güvenlik ve gelecek kaygılarıyla yaptıkları hamleleri de yerli yerine oturtmak lazımdır. Zira yeni denge arayışı sürecinde gelinen kritik aşama, konuyla ilgili, hakikat arayış kaygıları olanlara bir kez daha göstermiştir ki önyargıdan sıyrılarak doğru tanımlamak, doğru anlamlandırmak ile “doğru okuyabilmek” mümkündür. Yaşanan süreçte, geriye doğru bakıldığında, hatalı tanımlamalar ve önyargılarla hatalı okumalar yapanların, isabetsiz öngörüleriyle malul oldukları açıkça görülür. İlkesel ve ahlaki bir duruşa sahip olmayan söz konusu “uzmanlar”, aynı zamanda, hatalarının da farkına varmadan –fasit bir döngüde- debelenip durmaktadırlar. Bu bağlamda dikkatli okunması gereken bir örnek olarak, -düşüş yaşayan bir küresel güç olan- ABD’nin, Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte sahaya yansımaya başlayan bölgesel ve küresel yeni denge arayışındaki kritik/stratejik adımlar verilebilir. Ve burada, bilhassa (Siyonist) İsrail’in, neredeyse yüz yıldır devam ettirdiği ve arka planında stratejik istikrarsızlık teorisinin yer aldığı hamlelerine ABD’nin verdiği destek doğru okunduğunda ne demek istediğimiz kolaylıkla anlaşılacaktır.

Bilindiği üzere küresel güç odaklarının (Siyonist) İsrail’i bölgenin kalbine monte etmeleri, sadece siyonistlerin küresel güç odaklarının manipüle etme gücüne erişmelerinin bir sonucu değildir. Aynı zamanda küresel yapıların/devletlerin bölgesel ve küresel hakimiyet ve çıkar hesapları da (Siyonist) İsrail’in bölgenin merkezine yerleştirilmesinde önemli etkenlerdendir. Ve (Siyonist) İsrail, ta kurulduğu tarihten beri, İsrail’in ve arkasında küresel devletlerin gelecek planları doğrultusunda bölgedeki istikrarsızlıktan yararlanarak hakimiyet alanlarını genişletmektedir. Nitekim, bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik bir aşamasında da ABD-(Siyonist) İsrail’in böyle bir genişleme planı Hamas’ın başarılı bir operasyonuyla ortaya çıkarılmıştır. Her ne kadar, “güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünya düzeni/düzensizliğinde iki yıl süren yoğun katliamlar, tam anlamıyla “soykırım”a dönüşmüş olsa da (Siyonist) İsrail başarılı olamamıştır. Yani ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgede uzun sürecek bir istikrarsızlığı devam ettiremeyecekleri görülmüştür. Ki bunun en önemli nedeni, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde gelinen kritik aşamadır. Böyle bir stratejik istikrarsızlığın hem ABD, hem de Çin’in stratejik çıkarlarıyla çeliştiğinin sahada belirginleşmesidir. Ticari savaşlarla kendini gösteren küresel güçlerin çıkar ve hakimiyet planları/stratejileri, aynı zamanda bölgesel güçlerle işbirliğini zorunlu hale getirmesinin sahaya yansıması da hesapların yeniden yapılmasını gerektirmiştir…

ABD/Japonya-Çin Gerginliği

Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde gelinen kritik aşamada, Japonya-Çin gerginliğini, -tarihi arka plana yaslanarak- bir Japonya-Çin savaşı olarak okuma hatasına düşülmektedir. Keza, “çok kutuplu” bir dünya dengesine doğru yol alındığı bir vasatta 3.Dünya Savaşı’ndan söz edilmesi de bizce sorunlu bir değerlendirmedir. Yeni denge arayışı sürecinde gelinen aşamada, “Pasifik’deki fırtına belirtileri”, “Japonya-Çin Savaşı”, “3.Dünya Savaşı” başlıkları, tam anlamıyla aceleci ve yüzeysel değerlendirmelerin tezahürleridir. Zira yeni denge arayışı sürecinin gelinen aşamasında, -henüz pozisyonu netleşmemiş büyük devletlerin sürece etkileri bir yana- karşımızda üç küresel güç bulunmaktadır. Bunların değişim sürecindeki konumları, misyonları ve en önemlisi de üstünlük ve açmazları ortaya konmadan isabetli analizler yapabilmek kolay değildir. Verili düzenin arka planındaki temel düşünce ve değerlerin hızla geçerliliklerini yitirdikleri bir süreçte, -“reaksiyoner doktrinleri” merkeze oturtarak- öngörülerde bulunmak hatalı okumaları beraberinde getirmektedir.

ABD’nin eski hükümranlığını devam ettirme çabası, -kısa bir aralıktan sonra- tekrar gündemdeki yerine oturtulmak istenilmektedir. Ve ABD’nin gelecek planlarının önünde, şimdilik iki küresel güç bulunmaktadır. Söz konusu güçlerden Rusya ile ilişkilerinde ABD, iddialı adımlar atmaktadır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Çin ile ABD’nin, hakimiyet ve çıkar mücadelesi, ticari savaşların ön planda olduğu bir düzlemde giderek yoğunlaşmaktadır. Ve küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin temel dinamikleri gereği, uzak olmayan bir süreçte, bölgesel krizlerde, bir şekilde, dolaylı olarak karşı karşıya gelmeleri mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla ABD’nin, -geniş anlamıyla- bölgemizde “yeni Türkiye”nin stratejik önemine paralel olarak, bölgesel yeni denge arayışı sürecinde kimi önemli mutabakatlara varması da ön yargılardan uzak bir şekilde okunmalıdır. Zira bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan “yeni Türkiye”nin de , -denge/dengeci politikaları terk etmeden- ABD ile ilişkilerindeki “yeni dönem”in tüm avantajlarını ve risklerini görerek adımlar atması dikkate değerdir. Aynı zamanda, -geniş anlamıyla- bölgede, denge arayışı sürecinin nereye doğru evrileceği konusunda da farklı değerlendirmelere alan açıcı adımlardır bunlar. Bilhassa Suriye’de yaşanan sürecin, jeo-politik ve jeo-stratejik düzlemde doğru analiz edilmesi, bu çerçevede, kritik öneme sahiptir.

Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olarak, Batı referanslı ideolojisi, (sözde) evrensel olarak nitelenen kavram, değer ve kurumlarıyla öne çıkan Türkiye, özellikle değişim ve dönüşüm sürecinin açtığı alanda, reel-politik düzlemde önemli hamleler yapmış bulunmaktadır. “Sistem içi” çıkış arayışı sürecinde, -tarihi ve stratejik derinliğine- atıfta bulunma imkanına sahip olan Türkiye, “yumuşak gücü”nü kısmen kullanarak kritik adımlara imza atabilmiştir… Aynı zamanda (geniş anlamıyla) “Ortadoğu”da olduğu gibi Avrupa savunma mimarisinin yeniden kurgulanmasında da öne çıkan bir NATO gücü haline gelmiştir. Aynı zamanda, bilhassa son dönemde, Trump ABD’sinin (geniş anlamıyla) bölgemizde, Türkiye başta olmak üzere vardığı, daha doğru bir ifadeyle mecbur kaldığı mutabakatlarla Ukrayna üzerinden Asya-Pasifik stratejisini netleştirmek amacında olduğu da bilinmektedir. Bu bağlamda Trump ABD’sinin ABD-Rusya ilişkilerinde kritik/stratejik değişiklere de imza atması ve Avrupa’yı ikinci plana düşüren hamlelerinin de yerli yerine oturtularak okunması gerekir. Keza küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde başat aktörlerin yanı sıra bazı büyük oyuncuların da Türkiye gerçekliğiyle yakinen ilgilenmeye başlamaları da malumdur. Öyle ki en son imzalanan, (sorunlu) Ateşkes ve Barış Anlaşması sürecinde Trump’ın, Türkiye gerçekliğini abartılı bir şekilde ifade etmesi kimilerince hatalı değerlendirmelerle okunmuş olsa da bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan Türkiye’nin farkında olanların sayısının her geçen gün arttığı da bir gerçekliktir.

Öyle ki çok yakın zamana kadar Batılı malum güçlerin vesayetindeki Türkiye’nin, “sistem içi” çıkış arayışıyla, bir şekilde, daha “otonom” bir ulus devlet olabilmesinden bahsedilebilmektedir. Ve bu durum, çeşitli nedenlerle, içeride ve dışarıda, hatalı tanımlamalar ve hatalı okumalar paralelinde birilerini rahatsız da etmektedir. Hele hele Türkiye’nin, değişim sürecinin açtığı alanda, imkan ve riskleri (reel-politik düzlemde) kendince tutarlı bir şekilde yönetmesinin ötesinde -tarihi stratejik derinliğine atıfta bulunması- bahse konu tedirginlikleri daha da arttırmaktadır. Halbuki Türkiye’nin görüntüsündeki bu değişim, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin temel dinamikleriyle paralel okunmalıdır. Türkiye’nin “sistem içi” çıkış arayışında, Batı referanslı ideolojik çizgisinin korunuyor olmasının altı çizilmelidir. Yani kimilerini tedirgin eden bu değişimin, “sistem içi” evrimci bir eksende devam ettiği gözden kaçırılmamalıdır…

SUDAN/AFRİKA’da Neler Oluyor!?

Kızıldeniz kıyısındaki stratejik konuma sahip Sudan’da kritik gelişmeler yaşanmaktadır. Ve Sudan’da yaşananları, küresel ve bölgesel değişim sürecinin belirli bir aşamasında, el-Beşir’in ihtilalle yönetime geçmesiyle birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir. Özellikle de, -ABD’nin strateji değiştirmesiyle- gündeme gelen “Kaos stratejisi” dönemiyle birlikte Sudan’da yaşananların bugünlere evrildiğini hatırlamamız gerekmektedir…

Bir askeri darbe ile işbaşına gelen/getirilen el-Beşir dönemi, ta başlangıçta, -Bilhassa “Müslümanlar” tarafından- hatalı tanımlamalar ve hatalı değerlendirmelerin yapıldığı bir dönemdi. Süreç içerisinde yaşanan gelişmeler, küresel güç odaklarının el-Beşir’i, şartlar gereği, hedefe koymalarına neden oldu. Bir süre sonra da Sudan’ın bölünmesi ve “Güney Sudan”ın oluşturulması gerçekleşti. Ama Sudan’daki iç çatışmalar, malum güçlerin arka planda olduğu çıkar ve hakimiyet çatışmaları devam edegeldi…

Sudan’ın bölünmesiyle ortaya çıkan “Güney Sudan”, bu ülkedeki petrol kaynaklarının büyük bir kısmına sahipti. Ne var ki malum güç odakları bunlarla yetinmedi. Kuzey Sudan’daki zengin kaynaklara da (başta altın olmak üzere) sahip olmanın ötesinde hedefleri olanlar, Sudan’ın hakimiyetini tamamen ele geçirmek niyetiyle operasyonlara devam etmektedirler. Gelinen aşama itibarıyla Sudan’daki iç savaşın önemli aktörlerinden biri olan Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK)nin, belirli hesaplar gereği el-Beşir yönetimi tarafından kurulduğu da bilinmektedir. Arka planda hangi güçlerin bulunduğu malum olan HDK, Sudan’daki mevcut hükümetle, hem de terör yöntemleri kullanarak savaşmaktadır. Ve Kuzey Sudan’daki altın rezervlerinin yoğunlaştığı bölgeyi ele geçiren (BAE ve İsrail) destekli HDK, altın ticaretini de büyük oranda BAE ile yapmaktadır. Özellikle Kuzey Sudan’ın el-Faşir bölgesinde, -Müslüman olsun ya da olmasın- Arap kökenli olmayanları vahşice katleden ve ırkçı bir terör örgütü olarak bilinen HDK, bütün Sudan’a hakim olmayı hedeflemektedir. Böylelikle arkaplandaki güçlerin, Kızıldeniz ve çevresini kontrol altında tutma hedeflerini sahaya yansıtmak niyetiyle hareket etmektedirler. Yani, son planda bölgedeki petrol, altın, uranyum ve diğer zenginliklere sahip olmanın da ötesinde, söz konusu güçler için Sudan, geniş bir “güvenlik ağı”nın bir uzantısı olarakta görülmektedir. “Ortadoğu”ya, Kızıldeniz’e ve bölgedeki deniz yollarına hakim olmayı amaçlamaktadırlar. Keza Somali’deki el-Şebab terör örgütü vasıtasıyla yürütülen iç savaşla da hedeflerine ulaşmak üzere hamleler yapmaktadırlar… Daha da ötesi, Sudan, Somali, Libya ve Yemen’deki hakimiyet savaşları, belirli bir dönemden sonra devam edegelmektedir.

Lakin, -küresel ve bölgesel yeni denge arayışı süreci’nin açtığı alanda- Türkiye, “sistem içi” çıkış arayışında elde ettiği avantajları kullanarak bölgede varlığını hissettirmekte, bu da malum güç odaklarının tekerlerine çomak sokan bir etki oluşturmaktadır. Söz konusu odakları en çok rahatsız eden de Türkiye’nin, “tarihi ve stratejik derinlikler”ine atıfta bulunmasının yanı sıra, olabildiğince “ilkesel ve ahlaki” bir ilişki/bir yöntem ile maruf olabilmesidir…

Ezcümle, kimileri ön yargılarıyla sahada yaşananları (reel-politik) hatalı okumakta ısrar ederlerken bölgesel ve küresel yeni denge arayışı süreci hızla devam etmektedir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir