GenelMektuplara Cevap

Hac ve zekât konusunda İctihat yapıldı mı?

SORU: Kur’an dışında vahiy olmadığına inanıyorum. Bununla beraber benim sorum özellikle Hac ve Zekâtla ilgili vahiy gelmediğine göre Peygamberimiz bu konularda içtihat mı yapmış? Eğer içtihatsa bunların da diğer içtihatlardan farkı olmaması gerekir. Bu içtihatların mutlak kabul edilmesi çelişki değil
midir?

CEVAP: Hacc ve zekât konusunda vahiy yok derken kastınız nedir? Bu ibadetlerin farziyeti ile ilgili bir ayet yok mu demekistiyorsunuz? Hâlbuki bu gibi ibadetlerin farziyeti, malum olduğu üzere Kur’an’la sabittir. Allah-u Teâlâ onlarca ayette hac ve zekâttan bahsetmektedir. Özellikle Arap toplumu Hz. İbrahim ve İsmail (as) zamanından beri yakînen bilmektedir. Çünkü İbrahim (as) Rabbine şöyle yalvarmıştı: “Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile
beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor ve (şöyle diyorlardı:)Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizdede sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimiz göster, tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.”(2/ 127-128)

Rabbi ise şöyle buyurmuştu: “Bir zamanlar İbrahim’ Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut. İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin. Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Ev’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler. “(22/26-29)

Malum olduğu üzere İbrahim (as) Ortadoğu coğrafyasından gelen Peygamberlerin atasıdır. Oğlu İsmail (as) ile Arapların, İshak ve Yakub (as) ile de İsrail oğullarının atası olmaktadır. Bu demektir ki İslam’daki Hac ibadeti hem Araplar hem de İsrailoğulları tarafından bilinen bir gerçektir. Bu nedenle cahiliye yıllarında da hacc, toplumlarca icra edilmeye devam edilmiştir. Ancak Allah, insanların hevalarından kaynaklanan ilaveleri ve cahiliyeni kirini, yinelediği Elçi ve vahiylerle gidermiş, dosdoğru bir ibadet biçimini ortaya koymuştur. Haccın bütün şartlarını (menasikini) şu ayetlerle açıklamıştır:

“Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) eminolduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescidi Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun. Biliniz ki Allah’ın vereceği ceza ağırdır.” (2/196)

Haccın zamanını ve hacıların uyması gereken kuralları beyaniçin: “Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.”(2/197)

Hacılara nasıl davranılacağı ile ilgili olarak:

“Ey iman edenler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyere Kâbe’ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”(5/2)

Hac için beyte gelenlere Safa ve Merve ile ilgili durumu da şöyle bildiriyor:

“Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavafetmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.”(2/158)

Hacıların ticaretiyle ilgili ise şöyle buyuruyor:

(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz. Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah’tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır çok merhamet edicidir. Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.”(2/198 -200)

Hac ibadeti bu ayetlerin çizmiş olduğu çerçeve dâhilinde Peygamberimiz tarafından ifa edilerek nasıl yapılacağı gösterilmiştir. Herhangi bir konuda “Nass” bulunduğu sürece o konuda İçtihad yapılmaz, nassın hükmüne tabi olunur. Bu nedenle hac ibadetinin ifasıyla alakalı Peygamberimiz içtihat yapmamış, nassların nasıl uygulanacağını göstermiştir. Cahiliyenin kirlerini gidermiş, İhrama girmek için Mekke’nin il sınırlarını belirlemiş, ihramın uygulamasını göstermiş, tavaf, say, vakfe, cemrelere taş atma ve kurbanı kesip ihramdan çıkma eylemlerinin yer zaman ve şekillerini göstermiştir. Bunların ifasıyla alakalı (yanlış yaptığından dolayı) Rabbinden bir uyarı da almamıştır. Bu demektir ki yapılanda herhangi bir yanlışlık yoktur. Allah’ın rızasına uygun olarak görevini ifa etmiştir.

Peygamberler, diğer insanlardan farklı olarak hataları hayatta iken vahiyle düzeltilir. Böylece insanlığa hatasızbir örneklik sunulur. Haccın ifasıyla alakalı ilahi bir ikazın Kur’an’da olmayışı, ilahi iradeye uygun olarak anlaşılıp doğru örnekliğin ortaya konulmuş olduğunu göstermektedir.

Haccın menasiki ile alakalı olarak zikrettiğimiz ayetlerde hac ile alakalı yapılması istenenler bizzat belirtilmiş olduğundan, içtihada mahal bırakılmamıştır. Bu nedenle ayetlerde belirtilen ilkelere aynen ittiba edilmiştir. Haccın ilkel eri zamanın değişmesiyle değişebilecek şeyler değildir. İnsan fıtratının temel sabiteleri üzerine bina edilmiştir. Dünyanın dört bir yanından inanan insanları beş vakit namazlarında kıble edindikleri bir mekânda toplayarak bir eylemle birleştirmek, bir mekânda buluşturmak, bütün mahallikıyafetlerini soyup saygı elbisesine bürüyerek bir tekbirle secdeye vardırıp bir tekbirle kıyama kaldırmak, Beytullah’ın etrafında pervaneler gibi döndürmek her zaman insan fıtratı üzerinde aynı etkiyi meydana getirecektir. Çünkü insan fıtratı ve fıtratı hedef alan eylem hep aynı kalmaktadır. Kitlesel hareketlerin insan psikolojisi üzerindeki eğiticiliği inkâr edilemez bir gerçektir. Bu nedenledir ki bütün ideolojiler kendi taraftarlarını zaman zaman bir araya toplayarak kitlesel eylemlere yöneltirler. Toplu hareketlerin insana verdiği kıvamı hiçbir şey veremez. Bir de bunu dünya çapında düşünün. Renkleri farklı, dilleri farklı, ülkeleri farklı ama gayeleri bir, inançları bir, hedefleri bir olan insanların Allah lafzında birleştiklerine şahit olmak tarifi mümkün olmayan bir duygudur insan için. İşte bu eylemi kendi taraftarları için Âlemlerin Rabbi olan Allah düzenlemektedir. O, ne güzel düzenleyici ve ne güzel terbiye edicidir. Zekât konusuna gelince, zekât’ın iki boyutu vardır. Birinci boyutu her zaman ve zeminde değişmeyen varlıklı kimselerden alınıp Tevbe suresi 60. ayetinde bahsedilen şahıslara verilmesi konusu. İkinci boyutu ise zaman ve zemine göre varlıklı olmanın veya İslam’ın öngördüğü zenginlik sayılan şeyin/ miktarın durumu.

Birinci konu ayetlerle tespit edilip hükme bağlanmasına rağmen, ikinci konuda belirleyici bir ayet yoktur. “Şu miktar zenginliktir” denmiyor. Çünkü zenginlik olan şey zamana ve zemine göre değişebilen bir özelliğe sahiptir. İşin bu boyutu, yaşayan ekonomiyle alakalıdır. Ekonominin takip ettiği seyir çizgisi bazı değerleri değersiz hale getirirken, bazısını da değerlendirmektedir. Bu her ülkeye göre değiştiği gibi zamanla da değişmektedir. Örneğin Peygamberimiz zamanında zenginlik sayılan yaklaşık 96 gr altın ve 640 gr gümüş bugün zenginlik olmaktan çıkmıştır. Keza hayvanlardan belirlenen zenginlik unsuru 5 deve ve 40 koyunda öyle. Bugün ne beş devenin ne de kırk koyunun zenginlik adına bir değeri kalmıştır. İşte işin bu kısmı Allah tarafından zamanı yaşayan Müslümanların içtihadına bırakılmıştır. Bu nedenle Hz. Muhammed (as) yaşadığı dönemdeki nisabı/mallardaki zenginlik sayılan miktarı belirlerken İçtihad yapmıştır. Bu içtihat tabiatı gereği hayatın değişen şartlarına intibak ettiği sürece aynen alınıp uygulanırken; intibak etmediği zaman ve zeminlerde ise, aynı usul ve gaye ile yeniden İçtihad yapılarak hayata intibakı sağlanır. Bu konuda hiç kimsenin içtihadı değişmez değildir. Çünkü değişen ekonominin şartları onu da bir zaman sonra değişmeye mahkûm edecektir.

 

İslam’da bu ve benzeri olayların içtihadî olması asla tesadüfî değildir. Şârî’nin kullarına olan sonsuz merhametinin eseri olarak alınması gerekir. Allah-u Teâlâ kıyamete kadar yaşayacak olan bu dinin, her zaman ve zeminde uygulanabilirliğini bu yöntemle temin etmiştir. Dinin itikat, ibadet ve ahlakî konularında açıklık, aynilik ve değişmezlik esastır. Ancak ameli konul arda konuya taalluk eden açık bir Nass yoksa o konuda Kur’an’ın ilkelerine ters düşmemek kaydıyla içtihat yapılır. Müslümanların içinde bulunduğu müşkül böylece çözüme kavuşturulur. Bunun usulünü Kur’an vermiş (42/39) başta peygamberimiz olmak üzere müminler de bugüne kadar uygulamışlardır. Bunun ilk delili Bedir esirleriyle ilgili uygulamadır. Yapılan içtihatlar tamamen galip zandan ibarettir. Yapanı bağlar iken diğer kimseleri bağlayıcı değildir; dileyen alır dileyen bırakır. Ancak umumu ilgilendiren bir konuda devletin tercih ettiği içtihada gizli açık herkesin uyması zorunludur. Başka türlü kamu düzenini sağlamak mümkün değildir. Münferit konularla ilgili Ebu Hanife’nin şu sözü manidardır: “Bu Numan bin Sabit’in ulaşabildiği en son kararıdır; dileyen alır dileyen bırakır.” Ferdi ilgilendiren konularda her içtihadın durumu
böyledir. Bu demek değildir ki, din sadece içtihatlardan ibarettir. Yeniden hatırlatalım ki, sadece ameli konularda ve konuyla ilgili bir nâssın olmadığı yerde, adalet ve ehliyet sahibi kimselerce yapılmas halinde meşruiyet ifade eder. Hakkaniyet sahibi olmayan kimselerin hezeyanlarına ne Allah değer verir ne de müslümanlar.

İslam’da temel ibadetler bütün ümmetlerde ortaktır. Bunu en belirgin hikmeti Allah’a kulluğun kusursuz yerine getirilmesini temin etmek; aynı zamanda kulun fıtratının bozulmadan devamını sağlamaktır. Namaz için buyurulan: “Namaz insanı her türlü kötülükten ve aşırlıklardan alıkor”(29/45) ayetini ve oruç için zikredilen: “Sizden öncekilere farz kıldığımız gibi korunasınız diye size de farz kıldık”(2/183) ayetlerini düşündüğümüzde bu gerçeğe ulaşmamız mümkündür. Her zaman ve zeminde insan insandır. Allah’a kul bir insan olabilmesi için de bu iman ve ibadetlere ihtiyacı olacaktır. Bu nedenle önceki ümmetlerde de bu ibadetlerin varlığını görüyoruz.:

“Ve bir vakit İsrail oğullarından şöyle söz almıştık: “Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya, yakınlığı olanlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik yapacaksınız. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin.” Sonra pek azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hala da dönüyorsunuz! “(2/83) [İsa (as) beşikte iken kavminin karşısında şöyle konuşturuluyor]: Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı;
yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.””(19/31)

“(Resulüm!) Kitap’ta İsmail’i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı, resûl ve nebî idi. Halkına namazı ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi.” (19/54-55). “Ona (İbrahim’e), İshak’ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya’kub’u lütfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, dalma bize ibadet eden kimselerdi. (21/ 72-73)

Zekât ve sadakaların kimlere verileceğine dair açıklamalar ise şöyle dile getirilmektedir: “Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar. Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olup, “Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resûlü de. Biz yalnız Allah’a rağbet edenleriz”
deselerdi (daha iyi olurdu). Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pekiyi bilendir, hikmet sahibidir.”
(9/58-60)

Burada bahsedilen “Sadakat/sadakalar” ifadesi genel bir ifade olup verilenlerin hepsini içine almaktadır. Genel olarak sadaka herkesin kendi rızasıyla verdiği bir şey iken zekât bunların içerisinde özel bir yere ve uygulamaya tabidir. Alınacak zümre belli olduğu gibi, kendilerine verilecek kimseler de tek tek sayılmaktadır. Tevbe 60. ayeti bu bakımdan belirleyici bir ayet olarak görülmektedir.

Savaş veya genel bir felaket sebebiyle talep edilen yardımlarda sadaka olarak isimlendirilmektedir. Tebük seferi nedeniyle Müminlerden yardımları talep edilmiş, herkes gücü nispetinde katkıda bulunmuşlardı. Bu konuda bir şey bulamadığından az bir katkıda bulunanları kınayanları da Allah şöyle kınamaktadır: “Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır.”(9/79)

Müminlere Allah’ın rahmeti şudur: “Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”(9/103) Şimdi vahiy yok dediğiniz Hac ve Zekât konusunda zikredilen bunca ayetten sonra bu konudaki kanaatinizi yeniden değerlendirmelisiniz diye düşünüyoruz. Eğer kastınızı doğru anlamış isekbu konuları Kur’an’dan okumadığınız anlaşılıyor. Bunun tashihi için en kısa zamanda anladığınız dilden yazılmış bir Kur’an meali edinerek baştan sona anlayarak okumaya çalışınız. Kur’an bir müslüman için, açık, net, kısa ve anlaşılır bir ilmihal kitabıdır. Halimizin ilmini mutlaka bilmeye ihtiyacımız vardır. Aksi halde halimizi nasıl düzeltebiliriz? “İnsanların hayırlısı sözü dinleyip doğrusuna tabi olandır.” Hal böyle olunca Rabbimizin sözünden daha doğru söz olabilir mi?

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir