GenelYazarlardanYazılar

Kendini Bilmeyen, Rabbini ve Haddini Bilir mi? 

Akletme yetisine sahip olduğunu kabul eden her insanın,  kendisinden başlayarak içinde bulunduğu âlemi tanımak ve anlamak için düşünmeye ihtiyacı vardır.  Aksi halde rabbimiz akletmeyenleri sevki tabii ile hareket eden davarlara benzetmektedir:

“Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine vekil sen mi olacaksın? “ “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan 25/43-44)

Hal böyle olunca kendimizin ne olduğunu düşünüp anlamak için, düşünme eylemine kendimizden başlamanın gerekli olduğuna inanıyoruz.

Düşünelim, dünyaya gelişimize sebep olan anne ve babamızın seçiminde bir dahlimiz veya tercihimiz var mı? Cinsiyetimiz, boyumuz, rengimiz, hangi coğrafyada, hangi ülkede, hangi ırktan, hangi tarihte dünyaya gelmemiz konusunda bir dahlimiz veya tercihimiz var mı?  Varılacak sonuç bellidir. Bunların hiç birisinde en ufak bir dahlimiz söz konusu değildir. Bunlarda olmadığı gibi; fiziki özelliklerimizin yerli yerinde yaratılmasında, her bir organımıza özgü özelliklerin verilmesinde, bunların yaşaması için çeşitli ihtiyaçlarla malul olmasında ve bu ihtiyaçların tabiatına uygun doyurulması için; havadan suya yiyecek ve içeceklerimizin doğal olarak yaratılıp hazırlanmasında bir dahlimiz yoktur.  Burada da bir tercihimiz,  dahlimiz söz konusu değildir.  Bunlarda olmadığı gibi her bir organımızın icra etmiş olduğu görevlerini yerine getirmede de bir dahlimiz söz konusu değildir.  Bütün bunlar ana rahmine düştüğümüz andan itibaren düğmesine basılıp start verilmiş, son nefesimizi verinceye kadar da icraata devam edecektir.  Birisinde çıkacak bir arızayı gidermek için dünyayı seferber etsek eski fonksiyonunu kazandıramıyoruz. Kabaca saymaya çalıştıklarımız rabbimizin buyurduğu gibi bütün bunlar, kendi nefsimizdeki/enfüsdeki ayetlerden sadece bir kısmı idi. Bir de afakta/bizim dışımızda olan ayetler vardır:

“Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz. Tâki, bu Kur’an’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?” (Fussılet 41/53)

Afaktaki ayetlerden; içinde bulunduğumuz dünyanın görünen ve görünmeyen boyutu ile yaratılıp hazır edilmiş olan nimetlerine bir göz atalım.  Her biri için konulmuş yasaları, verilmiş özelliklerini düşünelim. Bunların böyle tasarlanıp yerli yerine konulmasında bir dahlimiz bir emeğimiz var mı? Elmanın tadında, gülün renginde, bülbülün göksünde ki nakışta, sesinin melodisinin belirlenmesinde bir dahlimiz var mı?  Yerin –göğün,  güneşin –ayın  yaratılıp yerli yerine yerleştirilmesinde; yıldızların gezegenlerin rotasının ayarlanmasında, tabiata konulan kanunların  kusursuz işlemesinde,  mevsimlerin değişiminde ve her yerde mevsimine uygun nimetlerin yetişmesinde….  İla ahir saymaktan aciz kalacağımız bunca mahlûkatın yaratılıp, yeryüzüne yayılmasında da bir emeğimiz ve gayretimiz de söz konusu değildir.  Hepsini hazır bulup hazırdan istifade ediyoruz. Hazır bulduğumuz için de kıymetini bilip gereğince takdir edemiyoruz. Bütün bunları bizim hizmetimize sunan Allah Teâlâ’nın ne büyük bir yaratıcılığa tanzim ve tefriş ediciliğe, tezyin ve tertip ediciliğe, yaratıp yaşatmak için her canlının ihtiyacını tabiatına uygun olarak hazır edip takdim ederek hayatlarının devam etmesinin sağlandığını da gereği gibi takdir ve teslim edemiyoruz.

“O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden/ ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacına uygun olarak gıdalar takdir etti.”   “Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: «İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin.» dedi. Her ikisi de: «İsteyerek geldik» dediler.” (Fussılet 41/10-11)

Yaratıldığı günden beri yer ve gök, yaratana verdiği sözden dönmemiş asla isyan etmemiştir. Gecesi gündüzü, güneşi ayı, yazı kışı baharı ile mevsimleri birbirini takip edip görevini aksatmadan icra etmeye devam etmektedir. Rotası şaşmayan bu düzeni kimin kurduğunu bir gün olsun düşünüp takdir edebildik mi?  Ayın aydınlığını, güneşin ışığını ve ısısını tam kıvamında sunarak yediğimizden giydiğimize kadar her türlü ihtiyacımızı karşılayan nebatın bitmesine, meyvelerin ve tahılların yetişmesine olan katkısını düşünüp anladık mı?

“Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter -çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”

“Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyle iken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır.”(Rad 13/4-5)

İnsanın hizmetine sunulan nimetler bunlardan ibaret değildir. Etinden, sütünden, sırtından, gücünden, derisinden, tüyünden, kemiğinden, tırnağından istifade ettiğimiz hayvanlar yaratılıp emrimize amade kılınmıştır.  Onların sırtlarına binerek uzaklardaki işlerimizi görüyor yüklerimizi taşıtıyoruz.  Atların, develerin merkeplerin ve katırların üzerlerine binerek gönlümüzün gamını gideriyoruz. Bütün bunların şükrünün edası için ise rabbimizin tavsiyesi:

“Allah bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir.” “Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: ‘Bunları bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.’ ”  “Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf 43/12-14)

Yerde, gökte ve toprağın derinliklerinde bizim için yaratılmış nimetleri isim olarak saymaya kalksak aciz kalırız. Rabbimizin İnsana vermiş olduğu akıl nimeti ile bunların kadrini kıymetini anlayacak bir imkân verdiği gibi, bunların tümünden istifade edebilmenin yolunu da göstermiştir.  Bu sayede daha nice yeni imkânlara kavuşacağız,  nice güçler elde edeceğiz! Savaş araçlarından nakil vasıtalarına kadar, insansız uçan demir kuşlar, imha gücü yüksek kıtalar arası silahlara kadar çok büyük imkânlar elde edilmiştir. Bu gelişim burada duracak gibi de değildir. Kıyamete kadar devam edecektir. Durup düşünmeden, önünü sonunu hesap etmeden bulduğunu sınırsızca kullanmaya çalışan insanlık;  sonunda kendi eliyle felaketini başına getirecektir:

Başınıza gelen herhangi bir musibet,  kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.” “Yeryüzünde O’nu aciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz da yardımcınız da yoktur.” (Şura 2/30-31)

“İnsanların elleriyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde Fesat ortaya çıktı ki; Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki dönerler.” “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da daha önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğunu görün. Onların çoğu müşrik idiler.” (Rum 30/41-42)

Ayetin son cümlesine dikkat edelim!  Dünyayı fesada verenlerinin “çoğunun müşrik” olduğu vurgulanıyor. Bildiğiniz gibi müşrik, Allah ile birlikte bir ilaha daha inanan insan demektir. O her nekadar Allah’a inandığını söylüyorsa da, O’nu sadece yaratıcı olarak kabul edip,  asla hayata dair işlerine karıştırmazlar. Onun kendi kafasında ilahlaştırdığı bir başka ilahı daha vardır.  Bu ikinci ilahı birincinin aksine insana asla sınır çizmez.  Yasak koymaz. İstediğini elde etmesi için her yol meşrudur. Çok bencildir. Kendisinden başkasını asla düşünmemesi gerektiğini öğütler. Kendisinin kazanması için ne gerekiyorsa yapmasını telkin eder.  Yeter ki kendi kazansın da kim ne kaybederse etsin umurunda olmaz. İşte dünyayı ve insanlığı fesada veren anlayış bu ikincil olarak edinilen ilahın, müşrik kullarına yüklemiş olduğu doyumsuz istek, sınırsız kazanma düşüncesi  sayesinde ekin ve nesil bozulmuş ifsat edilmiştir!..

Kurtuluşumuzun reçetesi olarak; bu müşrik anlayışı bırakıp muvahhit olarak  tek bir ilah’a Allah’a dönmediğimiz sürece ne biz kurtuluruz ne de insanlık!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir