
Namaz konusunda verilen ruhsatlar nelerdir?
SORU: Benim, namaz kılarken oturma konusunda sorunlarım var. Bu nedenle namazlarımı sandalyede oturarak kılmak durumundayım. Özellikle iş yerinde bulduğum uygun bir mekânda namazlarımı eda etmeye çalışıyorum. Bu durumda ayakkabılarımı çıkarmadan sandalyede oturarak namazlarımı kılabilir miyim?
CEVAP: Elbette bu hal üzere namazlarınızı eda etmenizde bir sakınca yoktur. Ayakkabılarımızın çıkarılması namaz kılacağımız temiz mekânı veya seccadeyi kirletmemek içindir. Ayrıca ev ortamında ve mescitlerde de aynı gerekçeyle ayakkabılar çıkartılmaktadır. Sizin özel durumunuz sebebiyle seccade kullanmadığınız için ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yoktur. Cenaze namazlarında da namaz kılarken ayakkabılar çıkartılmadan kılınmaktadır.
Ayrıca arazi şartlarında namaz kılacak kimseler de üzerlerini kirletecek bir durum yoksa ayakkabılarını çıkartmadan namazlarını kılmalarında da bir mahzur yoktur. Rabbimiz kulları için su bulamadıkları yerde temiz toprakla teyemmüm etmeye, yolculuk esnasında binek üzerinde veya yaya olarak kıble şartına uymadan yürüdüğü istikamete doğru namazını kılabilme imkânını vermiştir. Hastalar ve özür sahibi olanlar için de güçlerinin yettiği şekilde ayakta, oturarak ve yanları üzerinde yatarak ibadetlerini yapmaları konusunda gerekli imkânı sağlamıştır.
Allah Teâlâ kullarını sahip oldukları güç ve imkânlar ile doğru orantılı olarak sorumlu tutmaktadır. Hiç kimseye gücünün üzerinde bir teklifte bulunmadığını bakara suresi 286. ayetiyle ifade etmektedir. İslam’da tüm mükellefiyetler güç yetme esasına dayanmaktadır. Bedeni ibadetlerde bedenin sağlık ve fiziki vüs’ati göz önünde bulundurulurken; mali ibadetlerde de sahip olunan mali imkâna göre sorumluluğun sınırlarını belirlemiştir. Hem mali hem de bedeni ibadetler de ise ikisi birden devreye girer. Örneğin hac ibadetinin farz olabilmesi için, yoluna maddi olarak gücü yettiği gibi, sıhhat olarak da o yolculuğu yapacak bedeni güce sahip olması gerekmektedir. Birinin eksik olması üzerinden sorumluluğu kaldırır.
Namaz konusunda verilen ruhsatlar:
Bu hususta iki değişik uygulamadan bahsedildiğini görüyoruz. Birincisinde
Namazlara ve orta namaza devam edilmesi; şayet korkarsanız yaya / yürüyerek veya binek üzerinde kılınmasından bahsedilmekte:
“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.
Eğer korkarsanız, yaya yahut binekte iken kılın, güvene erişince, bilmediklerinizi öğrettiği gibi Allah’ı anın.” ( Bakara 2/238-239)
İkincisinde ise durum daha değişik bir anlayış ile ele alınarak namazın kısaltılmasından, silahların yanlarına alınmasından ve asla gafil olunmamasından bahsedilmektedir. Tam bir savaş ortamı devamında verilmekte ve bir kısmı Peygamberimizle namaza dururken bir kısmının da silahlarını alarak düşmana karşı durması istenmektedir.
“Yeryüzünde savaşa çıktığınız zaman eğer size tuzak kuracaklarından çekiniyorsanız namazı kısaltarak kılmanızın sakıncası yoktur. Şüphe yok ki, kâfirler sizin açık düşmanlarınızdır.
Eğer sen mümin savaşçıların arasında bulunur da onlara namaz kıldırırsan onların bir grubu senin arkanda namaza dursun ve silahlarını yanlarına alsınlar. Bu grup secdeden kalkınca arkanıza (nöbet yerine) geçsin. Bu kez namaz kılmamış olan öteki grup gelerek arkanda namaz kılsın, bunlar da silahlarını ve teçhizatlarını yanlarına alsınlar. Çünkü kâfirler isterler ki, silahlarınızı ve kumanyalarınızı aklınızdan çıkarasınız da ansızın üzerinize baskın düzenlesinler. Eğer yağmurdan zarar görecekseniz ya da hasta iseniz silahlarınızı yere bırakmanızın sakıncası yoktur. Bununla birlikte uyanık ve tedbirli olunuz. Hiç şüphesiz Allah kâfirler için onur kırıcı bir azap hazırlamıştır.
Namazı bitirdikten sonra ayaktayken, otururken ve yere uzanmışken Allah’ın adını anınız. Tehlikeyi savuşturup güvene kavuştuğunuzda namazı tam olarak kılınız. Zira namaz müminlere, vakitleri belirli bir farzdır.
Düşman milleti kovalamakta gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar; oysa siz Allah’tan onların beklemedikleri şeyleri bekliyorsunuz. Allah bilendir, Hakîm olandır.” (Nisa 4/101-104)
(Ayetleri bu şekilde maksadına uygun meallendirme Seyit Kutub’a aittir.)
Burada bir birinden farklı iki durum söz konusu edilmektedir. Birincisinde savaştan, düşmandan söz edilmeyip normal bir yolculuk esnasında herhangi bir tehlikeden korkmak gibi bir durum söz konusu ve namazın kısaltılmasından bahsedilmez iken; ikincisinde savaş için çıkılan bir durumdan bahsedilmektedir. Bunun için kullanılan fiil “darabe” vurmak, dövmek, vuruşmak anlamlarına gelen bir kelime ile ifade edilmiş olması, tesadüf olmasa gerek. Bununla girişilen eylemin, bir savaş durumu olduğu ve düşman topraklarındaki bir harekâttan bahsedildiği gayet açıktır. Bunun için “Ve iza sefer tüm fil arz” demiyor. “Ve iza darabtüm fil arz” buyruluyor.
Bu güne kadar yapılan uygulamalarda bu ayrıntıdan bahsedilmeden, normal seyahatlerde bile “kısaltmanın illeti meşakkattir” diyerek namazları kısaltmaya devam edilmiştir. Allah Teâlâ özür durumunu bildirdiği oruç ayetinde ise:
“İçinizden kim hasta ya da yolcu olursa tutmadığı günler sayısınca sonraki günlerde oruç tutar. Oruca dayanamayanların bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir. Kim gönüllü olarak bundan daha fazlasını verirse, bu onun için daha hayırlıdır. Ayrıca, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”
( Bakara 2/184)
Burada yolculuk hali “se fe ra” kelimesi ile “ ev ala seferin” şeklinde ifade edilmiştir ve bildiğimiz normal yolculuktur. Ayrıca Bakara 2/185, 283; Nsa 4/43 de de bu anlamdaki yolculuk, aynı kelimeyle ifade edilmektedir.
Anlaşılan o dur ki, bildiğimiz normal seyahatlerimizde can korkusu, düşman korkusu yoksa namazlarımızı kısaltmak için bir sebepte yok demektir. Yukarıda bahsi geçen ayetleri yeniden okuyup taşları yerine koyduğumuzda bunun böyle olduğunu görmemiz mümkün olacaktır. İlmihallerde 90km ile şarta bağlanarak halledilmiş yolculuk anlayışını ve meşakkat illetini yeniden değerlendirmemiz gerekecektir. Çünkü namazı kısaltmanın illeti meşakkat değil, düşman korkusunun bulunması halidir. Güven bakımından bir endişenin olduğu yerde ise, yürüyerek veya binek üzerinde kıble şartı olmadan namazın eda edilebileceği imkânı getirilmiştir.
Her türlü ibadetimizi bulunduğumuz imkânlar çerçevesinde ifa edebilme ruhsatı ise genel olarak Bakara suresinin 286. Ayetinin verdiği imkân ile temin edildiği gibi, özelde hükmü ifade eden ayetle de gerekli düzenleme yapılmaktadır. Örneğin hasta ve yolcu olanların ilgili ayette oruç emrinden muafiyetinin bildirilmesi gibi. Allah’ı anmanın her hal ve kârda mümkün olduğunu da söyle açıklıyor:
“Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru» , derler.” (Ali İmran 3/191)
Bu din insan için gönderildiğine göre insan, her hal ve kârda bu dini yaşayacak ve yapıp ettiklerinden de Allah’a hesap verecektir. Hayat, tek düze giden bir çizgide seyretmiyor. Gençliği, ihtiyarlığı, sağlıklı olduğu gibi hasta, sağlam olduğu gibi, özürlü duruma gelmesi de söz konusu olabilmektedir. Bu herkes için olabilecek bir durumdur. Bu hayatın bin bir çeşit şartlarında da bu dini yaşayacak ve Rabbimize hesap vereceğimize inanıyoruz. Bu nedenle bulunduğumuz hal ve şartlarda da neler yapabileceğimizi bilmek ve yapmak zorundayız. Namaz gibi bir ibadetin Müslüman için terkini meşru gören bir hüküm yoktur. Bunun anlamı bulunduğumuz şartlar çerçevesinde bu ibadeti yerine getireceğiz demektir. Sadece unuttuklarımız ve hata en yaptıklarımızın bağışlanacağı ifade edilmektedir:
“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen Mevlamızsın, kâfirlere karşı bize yardım et.” (Bakara 2/286)
Bizi bizden daha iyi bilen bir Allah’a kulluk etiğimizin inancı içerisindeyiz. Ondan başkasına da yapıp ettiklerimizi beğendirmek gibi bir sorumluluğumuz olmadığını da biliyoruz. Biz bu çerçevede Rabbimizin rızasını kazanmak için elimizden geleni yapmaya çalışalım. Biz ondan razı olarak hükmüne ram olalım. İnanıyoruz ki O da bizden razı olacaktır. Bu anlayış bize irtifa kazandıracak, kulluktaki hedefimize ulaştıracaktır.
İşte bu nedenle namaz, günde beş defa kulu huzuru ilahiye durdurarak Rabbe hesap verme yeri ve zamanıdır. Bu anlayışla kılınan namazdır ki, insanda nasıl bir değişim meydana getirdiğini görmeye çalışalım:
“Kitap’tan sana vahyolunanı oku; namaz kıl; muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alı kor; Allah’ı anmak en büyük şeydir! Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.” (Ankebud 29/45)
“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabbinizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir. Çünkü O, kalplerde olan her şeyi hakkıyla bilendir.” (Zümer 39/7)

