Genel

Putlar, Aydınlar ve Oğuz Atay

Prof. Dr. İsmet Emre/Milat

Üç tip aydın var: Putları kıranlar, putları övenler, putları kuranlar… Put kırıcılar diriltir, put övücüler mayıştırır, put kurucular öldürür… Bir toplumda bunlardan hangisi çoksa, o toplum da öyledir. Aydınları içinde put kıranların sayısını çoğalan toplumlar dirilmeye, put övenlerin sayısını çoğaltan toplumlar sefalete hazırlansın, put kurucuların sayısını çoğaltanlar ise sessiz bir ölüme… Aydınını söyle, sana kim olduğunu, nasıl bir toplumda yaşadığını söyleyeyim. Bir toplum ki aydınları, hayatlarına bile mal olsa gerçekleri çatır çatır söyleyebiliyor, o toplumu kim durdurabilir, kim susturabilir maşeri vicdanlardan yüksele o gürültülü akışı?.. Bir toplum ki aydınları gece gündüz yanlışlarına rağmen iktidar şakşakçılığı yapıyor, düşmana ihtiyacı var mı? Bir toplum ki aydınları gözünün içine battığı halde gerçeği haykırmak yerine dilini tutuyor, o toplum ölmeden ölmüş değil midir? Bir toplum ki aydınları put kırma adı altında, el altından yeni putlar inşa ediyor, varolan putları süsleyip püsleyerek kitlelerin önüne getiriyor, o toplum için cenaze namazı kılma vakti gelmemiş midir? Aydınının yukarıdan ağzı kapatılan bir toplumun, aşağısına pamuk tıkama vakti gelmemiş midir?

Put, ilkel insanın, ilkel zihninin ilkel tapınma aracıdır. Bir dondurma eylemidir. Varoluşu dondurma, zihniyeti dondurma, hayatı dondurma… Put karşısında bilinç akmaz, akletmez, işlemez, varoluş alanı bulamaz. Öylesine, donuk bakar; öylesine, donuk yaşar; öylesine, donuk ölür puta tapan insan. Putçuluk çünkü bir dondurma eylemidir ve donukluk ölümün gölgesidir. Antik Yunan’ın nesneyi ve insanı dondurmak suretiyle bulduğu “heykel sanatı” tam da bundan dolayı vardır. Ölüme karşı yenilgi hissi, ölüm karşısındaki acziyet ve ölümün yaşam üzerindeki mutlak hakimiyeti insan iradesine ona karşı meydan okumanın bir yolu olarak varolanı, elinde olanı ve ölüme her an yenik düşme ihtimali bulunanı dondurarak geleceğe taşımayı öğretmiştir. Bu, sadece ölecek olan insanın değil, ölme potansiyeli bulunan bir davranışın, bir düşüncenin, bir öğretinin de “geleceğe taşınmak amacıyla” sarılıp sarmalanması, mumyalanması, iç organlarının çıkarılarak yüzey yapısının sözüm ona yaşamla buluşturulmasıdır ama put puttur işte, yüzey ne kadar parlak, jestler mimikler ne kadar canlı görünürse görünsün, dondurulmuş olan, ölü olandır… Heykel, ontolojik anlamda, bu yönüyle bir putperestlik fetişizmidir ve sanata dönüşmesi ancak sanatın alanına girenin yaşıyor gibi görünmesine dairdir. En hafifiyle ölüm karşısındaki acziyetin derinlerde yarattığı hüznün taşa dönüşmesi, en ağırıyla ölüm sonrasını örtmenin incelikli duvarıdır heykel sanatı. Ve elbette ölüm sonrasını silikleştiren, görünmezleştiren, reddeden bütün öteki uğraşlaş gibi sonuna kadar maddeci, sonuna kadar putçu, sonuna kadar Tanrı tanımazdır heykel…

Geçmişten bugüne nesnenin, insanın ve düşüncenin dondurulmasına müdahaleler daha başta, eleştirel zihniyetle doğmuş insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Gün gelir, sürü psikolojisiyle hareket ettiği için, aklını başkalarına, kolektif şuura kiraya vermiş insanların arasından, bütün bu donukluğu çözmek amacıyla biri çıkar ve putları kırar. Bu aşamadan itibaren insanlık biraz nefes alır, gözün önünü tıkayan çapağın silinmesi, dokunun üstündeki iltihabın sökülüp atılmasının verdiği rahatlık benzeri bir berraklıkla bakmaya başlar ve insanlığın parladığı bu kısa anlarda bireyden topluma, toplumdan bireye parlak, akışkan, esnek bir ışık yayılarak genel bir huzura yer aralar. Put kırıcılar, yerleşik kötü bütün dalgaları kıran, insanı özünden uzaklaştırıp hayvanlaştıran, en hafifiyle onu mekanikleştiren, makineleştiren ve otomota dönüştürerek duyarlılığını elinden alan neredeyse bütün mekanizmaları elinin tersiyle iter, yumruğuyla kırıp atar. Elbette bu süreçte sayısız dirençle karşılaşır, sayısız eza ve cefaya maruz kalır. Elbette bu süreçte, kendisi dışında kimse inanmaz ona, belki çevresindeki birkaç sadık dosttan başka…

Put kırıcı devrimcidir ve her an kendisi putlaştırılma adayıdır. Yazık ki kendisi istemese de oluşturduğu özgürlük ve huzur ortamı, kendisinden sonrakiler tarafından yine kendisi putlaştırılmak suretiyle önce dondurulur, bezenir, sonra ölü dokuların renklendirilmesiyle yeni bir puta dönüştürülür. Yazık ki böyledir. Kraldan çok kralcıdır kitleler ve en çok da put övücü çıkarırlar aralarından. Put övücülük kolaydır çünkü. Varolanı övmekten daha kolay ne var? Varolanı, alışılmış olanı, körleştireni övmenin bir faturası da yoktur üstelik.

Put övücüler, put kuruculardan daha tehlikelidir put kırıcılar karşısında. Belki biraz da bu yüzdendir ki put kırıcının mirasını put övücü alır, onu sündürür, genleştirir, bir noktadan sonra kopararak parçalara ayırır ve putu fraktal bir nesne olarak memleketin her yerine servis eder. Aşırı övgü nasıl sövgü içeriğiyle buluşursa put övücülüğün bir noktasından sonrası da put kırıcının put kurucuya dönüştürülmesidir. Ve yeni bir put kırıcı gelene kadar, kendini önce put övücü sonra da put kurucu ilan edenlerin saltanatı devam eder. Yeni bir put kırıcı gelene, bütün toplumu karşısına alana, bütün sorumluluğu üstlenene, bütün eziyete katlanana ve zamanında anlaşılmamaktan kaynaklı aşağılanana, horlanana, eziyet çekene hatta ölene kadar sürer gider bu döngü.

Put kurma tarihi, putu kıranların tarihidir aynı zamanda; putu kıranların put övücüler tarafından put kurucuya dönüştürülmesidir, kendisinin haberi olmadan. Böyledir, böyle olmuştur. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur.” derler.  Kraldan çok kralcılık kitlelere mahsustur. Put kırıcıdır peygamberler ve onların hemen ardından önce put övücüler birbirine girer, aradan daha tek bir asır geçmeden, mirasını paramparça ederler o özene bezene yaratılmış Tanrı kullarının harika mirasını. Enbiyalar, evliyalar, alimler, arifler, sanatçılar, edebiyatçılar, dehalar… hepsi devrimcidir bunların. Bir putu kırmak için gelirler, kırarlar, üzerine otururlar, ışığıyla dünyayı karanlıktan kurtarırlar. İnanç da ahlak da bilim de sanat da insanın içindeki karartıyı çekip alan, insanın zifir karanlığına ışık tutan bir içeriğe sahiptir. Ancak hiç olmayan ile mutlak olan nasıl bir yerde birleşiyorsa, mutlak ışık da mutlak karanlıkla birleşince, ifrat ile tefritin çengelleri birbirine takılır ve oradan donukluk çıkar. Putlaştırma, aşırılığın çocuğudur. Put, mutlak ölecek olanın mutlak ölmeyecek hissiyle yoğrulmasından ortaya çıkar. İnsanlar ölür, düşünceler de… Bırakın ölsünler. Ölüm olmadan doğum olur mu? Ölümü reddeden hücrenin vücudu yıkması değil midir kanser? Bir an için ölümü reddeden bir yosun türü bütün dünyayı kaplayıp hayatı felç edebilir, bir an için ölümü reddeden bir organ büyüyerek öteki bütün organları yok edebilir, kendisi ölene kadar büyüme hevesiyle… Hep yaşamak isteyen yaşatmanın düşmanıdır, yaşatmanın düşmanı yaşamın düşmanıdır.  Put, hep yaşatmak isterken yaşamı öldürür. Putlaştırılan düşünce, yeni düşüncenin önünü kapatır. Putlaştırılan sistem, yeni sistemin,  putlaştırılan insan yeni insanların önünü kapatır. Oysa doğanın ritmi ölümü, yaşamın bir hediyesi olarak tahayyül etmiştir. Doğum, yaşam ve ölüm çizgisinde olduğu gibi tazelik, mükemmellik ve çürüme de kendine mahsus bir döngüye sahiptir. Ve yaşamın büyüsü, mükemmelin tortularında parlar. Ölçü, bütün güzelliklerin omurgasıdır. Bütün aşırılıklar çirkin olur da övgünün gulüv derecesi güzel olur mu?.. Vakti geldiğinde peygamberler bile kenara çekilmeyi bilmişken, ölene kadar kenara çekilmeyi bilmeyen, öldükten sonra ruhundan put yapılan adamların gölgesi değil midir dünyayı da düşünceyi de ışıktan mahrum bırakan? Yıpranmış, hayata zor tutunan her ölü hücrenin yerini, kıpır kıpır, capcanlı, ışıl ışık hücreler aldığı için hayat devam ediyor. Bizim adımıza, bizim için ölen hücrelerimiz bizi zamana tutunduruyor. Neden bizim öğretimiz adına, bizim köhnemiş düşüncelerimiz ölüp yenileri için kapı aralamasın? Neden artık işe yaramaz düşünceleri, onların sahiplerini ısıtıp ısıtıp sunalım yeni belleklere, neden ölmüş olanı yaşıyormuş gibi yük edelim kendimize?  Eskimiş, artık bedene dar gelen elbiseleri çıkarıp atar, yenileriyle değiştirirken, neden belki zamanında harika işler yapmış düşünceleri ve onların sahiplerini dar geldiği halde gövdemizde taşıyıp kendimizi gülünç duruma düşürelim ki? Amaç çıplaklıktan kurtulmak, insan gibi kıyafet mi giymektir yoksa bir kez üzerine giydiğin elbiseyi bir ömür çıkarmamak mıdır? Velev ki dünyanın en güzel kıyafeti olsun, bedene dar gelmeye başladıktan sonra bırakın bedeni güzel göstermeyi gülünçleştirir daha da. Amaç düşünceler ve onların önderleriyle, savunucularıyla kendine yol bulmak mı, onlara mahkum olarak yanlış bile olsa o yollardan gitmek mi?

Oğuz Atay, ah, Oğuz’cuğum Atay’ım, sen ne yaptın, nelerin üstesinden geldin öyle? “Kral çıplak” dedin, “halimiz, ahvalimiz böyle…” Ah Oğuz’cuğum Selim’im, senden sonra neler gördü, neler yaşadı bu ülke…  Nefesinle üfleyerek kırdığın bütün putlar pazular tarafından onarıldı, yeni ve kırılmaz putlar inşa edildi, senden habersiz, sessiz sedasız, putlar yüreklere girdi. Hem de putları kıracağım diye gelip önce övenler, sonra kuranlar tarafından? Put övücüler, put kıranlardan yeni putlar kurdular, haberin var mı?..

Etiketler
Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir