Yazılar

Rusya’nın Suriye’den Kısmi Çekilme Kararı Ve “İslam Ordusu” (?!)

‘Dünyada ve içinde yaşadığımız coğrafyada neler oluyor?’ sorusuna cevaplar arar, gelişmelerle ilgili analizler yapmaya çalışırken bazı hususlara dikkat etmemiz gerektiğini zaman zaman hatırlatmaya gayret ediyoruz.Ama yaşananlar göstermektedir ki çok az insan ‘hakikat arayışı süreci’ni ciddiye almakta, düşünsel netlik ve ilkesel duruş konusunda ısrarlı ve tutarlı bir çizgi takip etmektedir…

Malum, uluslararası ilişkilerle ilgili değerlendirmelerde dönemsel fotoğrafları esas alarak bir yerlere varma imkanı bulunmamaktadır.Şüphesiz dönemsel gelişmelerinde bir anlamı, stratejik hesaplara bir etkisi vardır.Ancak küresel ve bölgesel güç dengelerini dikkate alan “sistem analizi” yapılmadan doğruya ulaşmak zordur. “Sistem analizi” yapılırkende bazı hususlara dikkat etmek gerekmektedir.Bir kere analiz yapılırken, abartılı yaklaşımlardan, komplocu çıkarımlardan uzak durulmalı, her şeyin üstünde bir iradenin varlığı ve bu iradenin koyduğu kanunların idrakiyle doğru arayışı sürdürülmelidir.Söz konusu gerçekliklerle bağlantılı olarak, küresel ve özellikle bölgesel düzlemde eski yapının çökme sürecine girdiği, yeni düzen arayışlarının temel dinamiklerinin giderek netleştiği tarihi kırılma noktalarından birini daha yaşadığımız gerçekliğini unutmadan konuya yaklaşmak durumundayız.Aksi taktirde, yaşananları doğru okuma imkanı olmayacağı gibi dönemsel/konjonktürel olanla ilkesel olanı ayırtedebilme, bunların temel stratejik yaklaşımlarla ilintisini kurabilmekte zorlanırız.Nitekim son yıllarda yaşananlarla ilgili değerlendirmeleri, yorumları dikkatle incelediğimizde, özellikle bizim insanımızın bu konuda yeterince özenli davranmadığını çok net olarak görebiliriz…

Artık yeni bir döneme girmiş durumdayız.2. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzende olduğu gibi küresel ve bölgesel düzlemde belirleyici olarak nitelenen güçlerden hiçbiri, tek başlarına oyun kurucu ve bu oyunu hayata geçirici konumda değiller.İzafi olarak çok kutuplu bir dünyanın tezahürleriyle karşı karşıyayız.Bir başka ifadeyle “iktidar”ın el değiştirme sürecine girmiş bulunuyoruz.Bu çerçevede, örneğin, ABD, Asyapasifik ile “Ortadoğu”yu birlikte yönetmekte zorlanıyor. Şüphe yok ki bunda küresel ve bölgesel düzlemlerde ekonomik ve siyasi güç kaymalarının ortaya çıkardığı yeni dinamiklerin etkisi büyük.Ama dikkat edilmesi gereken başka etkenlerde söz konusu…Keza 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin siyasi ve askeri baskısını üzerinde hissettiği bir dönem yaşamış olsalarda Avrupa, ekonomik olarak ciddi bir atılım yapmış AB’ni oluşturacak bir güç temerküzü oluşturmayı başarmış ve bu birliği ileriye taşımaya çalışmıştı.Ne var ki artık kendi sorunlarını çözmekte bile yetersiz kalmakta, eski dünyanın dinamikleriyle hareket eden AB, giderek kan kaybetmektedir…Rusya da petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayalı stratejik hesaplarının açmazlarıylada olsa son zamanlardaki hamleleriyle gündemde yer almakta, ama ciddi sıkışmışlıkla karşı karşıya bulunmaktadır…Diğer küresel ve bölgesel güç adaylarıda bu çerçevede mutlaka doğru tanımlanmalı…

Hiç şüphesiz yeni düzen arayışlarında, ideolojik kaygılar ve medeniyetler arası çatışmalar öne çıkmakta.Enerji kaynakları, enerji yolları ve diğer rekabet alanlarındaki çekişmelerin arkaplanında, medeniyetler çatışması, özellikle Müslümanların gelecek tahayyüllerinin kritik önemi hep göz önünde tutulmaktadır.

Bu bağlamda, Müslümanların yaşadığı coğrafya ve bu coğrafyada, değişen dünya ve bölge dengeleriyle birlikte önü açılan Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonu küresel güçler ve onların yerel partnerleri açısından kritik bir anlam ifade etmektedir.Ve Yeni Türkiye, bölgedeki değişim ve dönüşüm sürecinin inişli-çıkışlı seyrinde hızla bölgesel etkinliğini arttırmaktadır.Burada, yeni konumu ve misyonunun kendisine sağladığı ağırlık ve geniş hareket alanını küresel sistemin içinde kalarak, “sistem-içi” aktör olarak Yeni Türkiye, kendi ideolojik çizgisinde iyi kullanmakta, zaman zaman sınırlarını zorladığı da iddia edilmektedir.Hatırlanırsa, değişim ve dönüşüm süreciyle birlikte çevre ülkelerle hızla iyi ilişkiler geliştiren Yeni Türkiye, yaşanılan fetret/kaos dönemiyle birlikte bazı küresel odaklar ve bölge ülkeleriyle ciddi sorunlar yaşamaktadır.Lakin, dikkatli bir gözle bakıldığında, tüm dönemsel olumsuzluklara ve ciddi sıkıntılara  rağmen Yeni Türkiye, bölgedeki yeni denge arayışı sürecinin ana çizgisini kaybetmemiş, istikrarlı bir şekilde misyonunun gereğine uygun pozisyonlar almıştır.

Yaşanılan fetret/geçiş döneminde zorlu sınavlarla karşı karşıya kalan Yeni Türkiye, daha önce çok iyi ilişkiler kurduğu  özellikle Suriye’de beklemediği sıkıntılarla karşı karşıya kalmış, ama ana çizgisinde devam etmeyi bilmiştir.Aynı zamanda Suriye’deki gelişmelerle birlikte, İran ile de olumsuz bir dönem yaşamaktadır.Bu dönemde AB ile ilişkileri zayıflayan, Rusya ile çok önemli stratejik projelerde ortak olan, en önemliside uygulamaya koyduğu “Çözüm Süreci” ile önemli bir adım atan bir Türkiye görmekteyiz.Çözüm Süreci ile ilgili olumsuz değerlendirmelere karşın Yeni Türkiye, bölgedeki ilerleyişinde ayakbağı(bukağı) olan üretilmiş Kürt Sorunu ve bu sorun zemininde ortaya çıkarılıp önü açılmış bir örgütün dönemsel strateji değişikliklerinden kaynaklı ciddi sorunlar yaşıyor olsada konuyu yeni bir düzleme taşıma anlamında önemli bir adımda atmıştır.

Ne var ki bölgedeki dönemsel krizler ve bunların tetiklediği gelişmeler Yeni Türkiye’yi, Irak-Suriye ekseninde örtülü bir savaşla karşı karşıya getirmiştir.Bu düzlemdeki çıkar çatışmalarının yansımaları ise başta stratejik müttefiki ABD olmak üzere AB ülkeleriyle ciddi sorunları gündeme taşımıştır.Bu arada, Batı düşüncesini referans alan Yeni Türkiye, sistem içindeki pozisyonunu korumaya özen göstererek;BM, ABD, AB ve NATO’yu, bir anlamda eski dünyayı sorgulamaktanda geri durmamıştır.Yeni dünya ve bölgede devam eden yeni düzen arayışlarında (Ilımlı)Laik-Demokrat Türkiye, NATO üyesi, Batılı bir devlet olarak, yeni konumu ve misyonuna uygun taleplerde bulunmaktadır.Müslümanların yaşadığı coğrafya, Türk dünyası ve tarihsel-kültürel derinliğe sahip olduğu coğrafyalarda da etkinliğini hızla artırmaktadır.Sessiz ve derinden İslam İşbirliği Teşkilatı ve devletten devlete ortak istihbarat ve güvenlik yapılarının kurulmasında önemli ve kritik görevler üstlenmektedir…

Bölgede eski statüko çökmekte ve yerine kurulacak düzenle ilgili strateji savaşları giderek yoğunlaşmaktadır.Bölgenin yeniden yapılandırılmasına müdahil olan küresel güçler, stratejik hedeflerine varabilmek için her yola başvurmaktalar.Geçmişte olduğu gibi klasik savaşların yerini hibrid savaşlar almakta ve bu mücadelede küresel güçler yeni bir oyun ile çok daha sofistike bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.Buradaki en göze batan farklılık küresel  terörle mücadele nutukları atan güçlerin kullanacakları terör örgütlerini bir başka terör yapılanmasıyla meşrulaştırma çabalarıdır.Aslında terör, ilkesiz ve ahlaktan yoksun niteliğiyle geçmiştede bir yöntem, rakiplere mesaj verme yolu olarak kullanılmaktaydı.Lakin bu kez küresel güçler ve diğerleri, önce terör örgütlerinin önünü açıp onlara lojistik destek sağlamakta.Sonra bir taraftan kendi desteklerine sahip ve kirli ilişki içinde oldukları bu örgüt üzerinden tedip etmek istedikleri devletleri sıkıştırmakta, diğer taraftanda bu terör örgütü üzerinden ihtiyaç duydukları terör yapılarını meşrulaştırmak için kullanmaktalar.Böylelikle stratejik hedefleri ve taktik hamleleri için gerekli savaşçıyı/kara gücünü bulmaktalar.Halbuki sözkonusu terör örgütleri, kısa vadede kullanışlı yapılar olarak görülselerde bir süre sonra küresel tehdit olarak tüm devletlerin şikayet ettikleri profesyonel tetikçiler halini almaktalar…Örneğin ABD, küresel teröre karşı birlikte savaştığını iddia ettiği “stratejik müttefiki” Yeni Türkiye’ye yönelik eylemler yapan PKK’nın Suriye kolu olan PYD’yi diplomatik dilin imkanlarıyla meşrulaştırmakta ve Suriye’deki operasyonlarında “kara gücü” olarak kullanarak dönemsel çıkarlarının gereğini yapmakta hiçbir beis görmemektedir.

ABD’nin Suriye politikası dönemsel gerekçelerle giderek belirsiz bir hal alarak pasif bir niteliğe büründükçe PKK/PYD vb. taşeron terör örgütlerinin hareket alanı genişlemekte, dönemsel olarak güçlü bir görüntü vermektedirler…Bu arada Rusya, içinde bulunduğu zor şartlara rağmen katil Esad’a, dolayısıyla onunla birlikte hareket eden malum terör örgütlerine hava desteği verdi.Gerektiğinde lojistik imkanlarına da katkıda bulundu.Keza AB ülkelerinin en azından bir kısmı, mülteci sorunu nedeniyle Yeni Türkiye’ye mahkum olacaklarını bile bile PKK/PYD ve türevlerine desteklerini arttırarak devam ettirdiler…Yeni Türkiye’de sistem içi çatışmalar ve bazı yapısal sıkıntıları değerlendirerek mevcut yönetimi bazı adımlar atmaya zorlamakta da bir beis görmediler…Ne var ki tüm bu baskılara karşın Yeni Türkiye, kendisine dayatılan dönemsel politikalara katılmadı, kendi çizgisinin ana hatlarını muhafazada ısrarcı davrandı.Bununla da yetinmeyerek, değişen dünya ve bölge dengelerinin kendisine açtığı alanı kullanmaya, belirli bir “ideolojik” çizgide destek ve çıkış arayarak stratejik hedeflerinden vazgeçmediğini ortaya koydu…Aynı zamanda Irak-Suriye ekseninde yoğunlaşan ve tüm bölgenin geleceğini ilgilendiren strateji savaşları bölgedeki bir çok ülkenin kaygılanmasını, geleceğe yönelik hesapları doğrultusunda yeni hamleler yapmalarına neden oldu…

Peki tüm bu gelişmelerin nedeni neydi? Daha önce yere-göğe sığdıramadıkları, “Ilımlı İslam” çizgisiyle bölgesel çıkarları ve hakimiyetleri açısından vazgeçilmez gördükleri, “Radikal”/ilkesiz şiddeti yöntem olarak seçen unsurlara karşı tek panzehir, güvence olarak addettikleri Yeni Türkiye’ye yönelik bu konjonktürel tavrın amacı neydi? Erdoğan üzerinden Yeni Türkiye’ye yönelik algı yönetimi çabalarının içeride ve dışarıda destek bulması, terör örgütlerine destek çıkan ABD’nin iki eski büyükelçisi de dahil olmak üzere malum odakların karalama çabaları nasıl okunmalıydı?

Dikkat edilirse bu tür propagandaların, algı yönetimlerinin, kabul edilebilir temel mutabakatlarla bağdaşır hiçbir yönü yoktur.Dolayısıyla bu tür yöntemlerle Yeni Türkiye’nin Suriye ve bölge politikasından duyulan rahatsızlığın ortaya konulduğunu düşünmek hiçte yanlış olmayacaktır.Bu açık gerçekliğe rağmen anlaşılması zor bir durum da, Erdoğan üzerinden ve belirli amaçlara yönelik algı yönetimi kabul edilemez boyutlara ulaştırılıp adeta Yeni Türkiye dövülürken ‘AKP içinden çıkan, partinin merkez yönetimi ile ayrılıkları ve çıkar çatışmaları olduğu anlaşılan malum çevreninde’ Türkiye’nin Suriye ve bölge politikasını eleştiri tarzlarıdır…

REFERANSI İSLAM OLMAYAN DEVLETLERİN ORTAK GÜCÜ!:”İSLAM ORDUSU”

Irak-Suriye ekseninde yoğunlaşan strateji savaşları ve bölgeyi yeniden yapılandırmayla ilgili farklı yaklaşımlar bölgede ciddi kaygılar oluşturdu.Suriye’deki dönemsel gelişmeler söz konusu kaygıları arttırdığı gibi bir kez daha hatalı okumaların anlamsızlığını ortaya koydu.Ancak, bahse konu gelişmeler, Yeni Türkiye başta olmak üzere bir çok bölge ülkesinin güvenliğini tehdit eder hale geldi.Bu arada sessiz ve derinden yürütülen, ama henüz sağlam bir temele sahip olmayan bir oluşum gündeme geldi: “İslam Ordusu”(?!) Bu kavramın gündeme adeta düşmesini, hiç şüphesiz küresel ve bölgesel düzlemdeki köklü değişikliklerin, dolayısıyla yeni denge arayışlarının dönemsel bir sonucu olarak okumak, şimdilik doğru olacaktır.Yani böyle bir gelişmeyi görmezden gelmek, hafife almak ne kadar yanlışsa, “İslam Ordusu”nu, ‘Yeni Türkiye’nin bağımsız politikalarının bir sonucu’ olarak değerlendirmek ve buradan amacını aşan yorumlar yapmakta o kadar yanlış olacaktır.Evet, gerek “ideolojik” gereksede stratejik boyutuyla “merkez ülke” konumunu herşeye rağmen devam ettiren bir Türkiye gerçekliği var, ortada.Ve Yeni Türkiye, bölgeyle ilgili, hesapları olan iç ve dış odakların dikkate almak durumunda olduğu veya vazgeçemeyeceği bir ülke.Küresel ve bölgesel güçlerin kayda değer büyük bir kısmı da,  tüm çekincelerine karşın Yeni Türkiye’yi böyle görmekteler…Duygusal ve reaksiyoner gerekçelerle şu gerçekliği ıskalamadan Yeni Türkiye’yi tanımlamak zorundayız.Değişen bölge ve dünya dengelerinin Yeni Türkiye’ye  açmak durumunda kaldığı alan, yeni dünyayı inşa etmek isteyen odaklar başta olmak üzere küresel güçlerle varılan zımni mutabakatın bir tezahürüdür.Kendisine açılan bu alanı sonuna kadar kullanmak isteyen Yeni Türkiye’nin “stratejik aklı”, biliyor ki Batılı değerlerle Müslümanların değerlerinin telifi/uyumlulaştırılması esasına dayalı ideolojik çizgiden sapmadıkları sürece “merkez ülke” konumlarını koruyacaklardır.Ama farkındadırlar ki bu sapkın/eklektik ideolojik çizgisinin stratejik önemine rağmen Yeni Türkiye, henüz ‘oyun kurucu’ bir güçte değildir.

Değişim ve dönüşüm sürecinin bölgedeki seyri, malum nedenlerle kesintiye uğratılıp Suriye’deki gelişmeler beklenen rotasından çıkarıldığında, Mısır’da gündeme gelen ve henüz alt yapısı oluşmadığı, bölge ülkeleri ve küresel güçlerce bir mutabakatın henüz sağlanmadığı anlaşılan değişim ve dönüşüm, henüz netleşmeden geriye döndürülmek istenildi.Bölgedeki sürece itirazı olan güçler yaşanılan gelişmelerin açmazlarını aşmak üzere IŞİD/DEAŞ gibi bir örgütün önünü açıp, lojistik destek vererek oluşturdukları kaos ortamından yararlanarak kendi çıkarlarının gerektirdiği taktik ve stratejik hamleleri bir biri peşi sıra uygulamaya başladılar.Söz konusu gelişmeler Suriye’deki süreci güçlü bir şekilde etkilediği gibi Yeni Türkiye’yi de köşeye sıkıştırdı.Bununlada kalmadı, gelişmeler, Mısır’daki askeri darbeye destek veren Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini de zor durumda bırakacak gelişmelere doğru evrildi…Öyle ki DEAŞ’ı kontrol eden güçlerin hamleleri bölgenin tamamını tehdit eder olmaya başladı.Bu arada ABD’nin dönemsel politikalarının belirsizliği, İran’ın fırsattan istifade konjonktürel gelişmelerin girdabında, kendi ilkeleriyle ters düşen hamleleri, Suriye başta olmak üzere bölgede tam bir kaos ve çatışma ortamı oluşturdu.ABD’nin bilgisi dahilinde Rusya’nın da, DEAŞ ile mücadele sütresi arkasına sığınarak Suriye’ye girmesi bölgedeki belirsizliği had  safhaya taşıdı.Türkiye’nin güneyi, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD çizgisinin sözde denetiminde bir koridor oluşturma çabalarının bir uzantısı olarak Halep’e yönelik saldırılar ve diğer gelişmeler, Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkelerini (ve IBKY-Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni) Yeni Türkiye’ye daha da yakınlaştırdı.Ortak güvenlik ve gelecek kaygılarının artmasına neden oldu.Bu gelişmeler, haliyle, “stratejik ortağı” ABD’nin dönemsel hamleleriyle çok zor duruma düşen Yeni Türkiye’nin çıkış arayışını hızlandırdı.Yeni konumu ve misyonu gereği, mecbur kaldığında bile “askeri güç” kullanmasının risklerinin farkında olan Türkiye’ye nefes aldırdı.Söz konusu “ortak güç”ün gerektiğinde DEAŞ ile mücadele amaçlı (kara gücü dahil) devreye girebileceğinin gündeme gelmiş olması bile Türkiye için önemliydi.Küresel güçlerin PKK/PYD kontrolünde Türkiye’nin güneyinde bir koridor oluşturma çabalarını Rusya’nın desteklemesi gelişmelere yeni bir boyut kazandırdı.Sonrasında Suudi Arabistan liderliğindeki ülkelerle ABD’nin temasları, “İslam Ordusu” konusunda ABD yetkililerinin sessizliği; Rusya ile Suudi Arabistan arasındaki temaslarda, Suriye’nin geleceğinin yanında muhaliflerin durumu ve PYD’ye verilen destek ve petrol fiyatlarınında müzakere edilmesi gözlerden kaçmadı.Zira bu temaslar, Rusya’nın Suriye’ye girmesinden sonraki gelişmelerin yeni bir çizgiye doğru evrilmesinin işaretleriydi.

Bu arada, Yeni Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda sessiz ve derinden adımları konuyla ilgilenenler tarafından bilinmekteydi.Müslüman coğrafya  ile, ve dolayısıyla İslam İşbirliği Teşkilatı ve devletten devlete ortak güvenlik ve istihbarat yapılandırmalarında görev alan Yeni Türkiye, Afrika’yı da içine alan bir coğrafyada askeri üs, askeri eğitim faaliyetleri ve savunma sanayiindeki atılımlara ivme kazandırma konularında da çalışmalarını sürdürmekteydi.Azarbeycan başta olmak üzere Türk dünyası ile de enerji, güvenlik ve siyasi düzlemlerde stratejik yakınlaşmaları zorluyordu Türkiye…

Kral Selman öncesi Suudi Arabistan’ın dış politikasında “Siyasi İslam” tehlikesi önceleniyordu.Suudi Arabistan’ın Mısır’daki askeri darbe karşısındaki tavrı da İhvan-ı Müslimin’i terörist bir grup olarak değerlendirmesiydi.Kral Selman’ın tahta çıkmasıyla birlikte Suudi Arabistan dış politikasında önemli değişiklikler yaşandı.Bölgedeki önemli gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni şartlar, öncelikle Suudi Arabistan’ın Tahran ile ittifak ilişkileri içinde olan Arap ülkeleriyle ilgili tavrını değiştirdi.Lübnan Ordusu ve güvenlik kuvvetlerine verilen desteğin kesilmesinin hemen ardından Hizbullah, “terör örgütü” ilan edildi.Suriye’deki gelişmelerinde zorlamasıyla, Suudi Arabistan, Türkiye ile, gerektiğinde, muhaliflere destek için DEAŞ’a karşı kara operasyonları yapabileceğini belirli mahfillere duyurdu…

Hiç şüphesiz onlarca ülkeyi bir araya toplayıp eğitimli askerlerinden oluşan bir orduyu teşekkül ettirmek ve bunlara, ciddi bir organizasyon gerektiren bir tatbikat yaptırabilmek kısa sürede yapılabilecek bir proje değildir.Belli ki bu tür organizasyonların altyapısı bağlamında ortak istihbarat çalışmaları, askeri üsler ve eğitim amaçlı birlik bulundurma faaliyetleriyle paralel bir gelişmedir bu tatbikat.Ve bu süreç ABD başta olmak üzere küresel bazı güçlerden gizli yürütülmemektedir.Nitekim 200 bin kişiyle Suudi Arabistan’da tatbikat yapan “İslam Ordusu”nun bulunduğu şehre giderek Suudi Arabistan Dışişleri ve Savunma Bakanları ve diğer yetkililerle görüşen ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin ziyaretide Irak-Suriye eksenindeki gelişmelerden bağımsız olmasa gerektir.Rusya’nın Suriye’den çekilme kararından sonra İran’a giden Davudoğlu’nun, ‘bölge ülkeleri adına buradayım’ demesi de manidardır.

Ancak, “İslam Ordusu” gibi üretilmiş bu tür tılsımlı kavramlar, Müslümanların düşünsel ve özellikle siyasal duruşlarını ciddi olarak etkilemekte ve ilkesel çizgisinden uzaklaştırarak, ‘duygusal ve reaksiyoner’ bir zeminde hamasi söylemler üretilmesine vesile olmaktadır.Bir “İslam Ordusu” (?!) düşünün ki Kelimeyi Tevhid nidalarıyla tatbikat yapmakta orduyu meydana getiren tüm bileşenlerin bağlı olduğu rejimler, doğrudan ve/veya dolaylı olarak İslam’ın temel kitabı Kur’an ile çelişmekte, ‘Allah’ın hakimiyetini’ metafizik hakimiyetin ötesinde kabul etmemekteler.Ya da şeklen hayatın bazı boyutlarında İslam’ın gereğini yaptıkları iddiasıyla küresel küfür ve şirk güçlerinin vesayetinde bölgedeki misyonlarını yerine getirenlerin Müslümanlara zulmeden güçlerle, özellikle İsrail, ABD, İngiltere vd. ile derin vesayet ilişkilerini gizleme gereği bile duymamaktadırlar.

Bu bağlamda, aslında beklenilen, ama zamanlaması ile sürpriz olan Rusya’nın Suriye’den kısmi çekilmesiyle ilgili bazı hususları kısaca değerlendirmek, dönemsel gelişmelerin aldatıcı örneklerinden birini gündeminize taşımakta gerekmektedir…

Rahatlıkla ifade edebiliriz ki Rusya’nın Suriye’den kısmi çekiliş kararında, bu ülkenin ekonomik olarak sıkışmışlığı ve petrol fiyatlarındaki ani ve spekülatif düşüşün önemli etkileri bulunmaktadır.Bu çok net görülen gerçekliklerle beraber, Rusya’nın, Müslüman coğrafya ile ilişkilerinin seyri ve bu sürecin özellikle orta ve uzun vadede iç güvenliğini etkileyecek olması da çekilme kararının dikkate değer gerekçelerindendir.Akıllı davranan bir Rusya’nın Müslüman coğrafya ile düşmanlığının uzun sürmesi ve derinleşmesini isteyebilmesi mümkün değildir.Bu açık gerçekliğe rağmen, bir süre önce Putin’in kendisinden beklenen liderlikle uyuşmayan yanlış hesaplarla ve ABD’nin bölgede bıraktığı boşluktanda yararlanarak Suriye’ye girmiş olması o gün ciddi bir hataydı.Bugün tekrar değerlendirildiğinde çok büyük bir hata olduğu rahatlıkla söylenebilir.Her ne kadar Putin, diğer alanlardaki sıkışmışlıklarından kurtulmak, bazı avantajlar elde ederek bölgedeki varlığını tahkim etmek gibi düşüncelerle Suriye’ye girse de yaptığı bunca katliam ve geleceği olmayan katil Baas yönetiminin ömrünü uzatmak dışında oradaki varlığını tahkim etmekle avunurken kayıpların faturası henüz önüne gelmemiş durumdadır…

Rusya Suriye’den kısmi çıkış kararıyla birlikte Avrupa ülkeleriyle Ukrayna’da yaşadığı sıkıntılara, Suriye’deki sivil hedefleri bombalayarak bölgedeki göç sorununu derinleştirerek yeni sıkıntılar eklemiştir.Şimdi de AB ile iyi ilişkiler kurmak, kendisi için stratejik öneme sahip Yeni Türkiye ile bozulan ilişkileri düzeltmek için yollar aramak durumundadır.Bu gelişmeyle birlikte Rusya’nın Müslüman coğrafya ile daha sağlıklı bir zeminde ilişkiler geliştirmeye ihtiyacı olduğu da çok açıktır…Tüm bu açık gerçekliklere rağmen Rusya’nın Suriye’de hedeflerine ulaşarak çekildiğini, gerektiğinde tekrar Suriye’ye dönmesinin zor olmayacağı yönündeki iddialar ise, eğer son zamanlarda moda olan Yeni Türkiye karşıtı bir okuma değilse, eski dünyadan beslenen odakların malum hatalı okumalarının bir devamı olarak kabul etmek lazımdır.

Rusya’nın Suriye’den çekilme kararından hemen sonra PYD’nin özerk bölge ilanı, buna karşı tepkilerin yanı sıra PKK/PYD çizgisine karşı Suriye’deki “Arap Aşiretleri Ordusu” teşekkül ettirilmiş olması da doğru anlaşılmalıdır.Aynı zamanda IBKY lideri Barzani’nin PKK/PYD çizgisinin vahim hamlelerini açıkça eleştirmesinin yanı sıra bölgedeki Müslüman Kürtlerin de “Selatin Orduları” ile PYD’nin bölgedeki taşeronluğunun olumsuz yansımalarına karşı savaşacaklarını deklare etmeleri önemsenmelidir.Ta işin başından bu yana bölgedeki Müslüman Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin, Suriye’deki gelişmelerin seyrinden rahatsızlık duydukları bilinmekteydi.Söz konusu rahatsızlığın artık somut sonuçlarıyla karşımıza çıkıyor olması doğru okunmalıdır…

Ezcümle, son yıllarda, özelliklede geçtiğimiz beş yılda bölgemizde önemli gelişmeler yaşanmaktadır.Hassaten Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler, bölge ülkelerinin geleceği  açısından stratejik öneme sahiptir.1. Dünya Savaşı sonrası sınırları şekillendirilen Sykes-Picot, 2. Dünya Savaşı sonrası değişen güç dengelerine paralel olarak revize edilmişti.Arap baharı, değişim sürecinin fetret dönemine girmesi ve oluşturulan kaos ortamı, bölgenin yeniden yapılandırılması sürecinin gereği strateji savaşları…Bölge ülkeleri ve Avrupa’da patlayan bombalar…Artık bölge dengeleri arayış sürecinde tarihi bir eşik aşılırken ateşin sadece Müslüman coğrafyayla sınırlı kalmayacağı, bu kirli;ilke ve ahlaktan uzak savaş yöntemlerinin insanlığı, özelliklede Müslüman kimliğini ‘öldürüyor’ olması ciddi olarak sorgulanmalı değil mi?..

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir