Yazılar

Zalimler-Mazlumlar Ve Müslümanların Sorunlu Pozisyonları

Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki gibi bir ‘cephe ülkesi’ mi oluyor?Adım adım 3. Dünya savaşına doğru mu gidiyoruz? Türkiye Suriye’ye mi giriyor? Yeni Türkiye Suudilerin kuyruğuna mı takılıyor? Suriye’nin geleceğini ‘İslam Ordusu’mu belirleyecek? PYD kimleri temsil ediyor?PYD/PKK çizgisine daha esnek mi davranılmalı? Bazı “Müslüman Kürtler”in kafası PYD konusunda neden karışık? Yeni Türkiye’de mi Kürt düşmanlığı yapıyor?.. Bu ve benzeri sorular, ki çoğu doğru bilgilere dayanmayan manipülatif  sorular, bazı kesimlerin zihnini meşgul ediyor.Bizde bu ayki yorumumuzda, yukarıdaki sorulara Müslümanca cevaplarıda içeren, Irak-Suriye eksenindeki gelişmeleri ele alacağız.Ancak siyasi analizimize geçmeden önce, çoğu zaman yapmaya çalıştığımız gibi konuyla ilintili bazı gerçeklikleri hatırlatalım ki ne demek istediğimiz daha net anlaşılabilsin…

Dünya değişiyor.Bunun yansımalarıda sancılı ve kanlı bir süreci beraberinde getiriyor.Özelliklede Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda zulüm/katliamlar çok daha yoğun yaşanmakta, zaman zamanda kaygı verici boyutlara ulaşmaktadır.Bu durumun bizce iki temel nedeni var: Birincisi Müslümanların sorunlu tarihlerinde çok net tespit edilebileceği gibi ana kaynak/Kur’an’dan hızla uzaklaşan, indirilen din yerine tarihsel bir din anlayışıyla malül olmaları gerçekliği ile birlikte, bu coğrafyada statükonun çökmesi ve denge arayışları sürecinde Müslümanların kontrolü ve bölgeye hakimiyetin stratejik öneme sahip olması.İkincisi Müslümanların güç ve iktidar sahibi olamadıkları dönemlerin hepsinde olduğu gibi yeni denge arayışının bu dönemde de kaçınılmaz olarak küresel güç odakları ve onların yerel işbirlikçilerinin değişim ve dönüşüm sürecine “ideolojik” ve stratejik derinlikteki müdahaleleri…Hatta bu süreçlerin belirli bir aşamasında kendi aleyhlerinde bir gelişme sezdiklerinde, yine kendilerinin belirlediği ilke ve projelere ters davranmakta tereddüt etmemeleri .Ki bu yöndeki müdahalelerin çoğunda kalıcı ihtilaflar oluşturmak ve/veya varolanları derinleştirmek adına etnik ve mezhebi fay hatlarını canlı tutmakta yarar görmüşlerdir.Böylelikle bölgenin kendi kontrollerinden çıkma tehlikesi belirdiğinde bu fay hatlarından yararlanabilsinler…Ne yazık ki bu çok açık gerçekliğe rağmen bu kez de Müslümanların büyük bir kısmı, kaba zulmü ortadan kaldırma yolunda mücadeleyi ideolojik düzlemde  daha sofistike bir çizgide hareket etmede görmekte, küresel sistemin kendi felsefesi ve kavramlarıyla “devrim” yapacağını zannetmekteler.Kısaca siyasal veya düşünsel düzlemde yahut hem düşünsel hem de Resullerin mücadelelerindeki siyasal netliğe, ilkesel duruşa sahip olamadıkları için insanımızı kafası karışık olmaya devam etmekte, bir delikten birkaç kez sokulmaktadır.Maalesef bu hastalıklar; Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Acemiyle Müslümanların büyük çoğunluğunu kontrol altına almış, kuşatmış bulunmaktadır…

Hatırlanacağı gibi, bu satırlarda, insanımızın etnik ve/veya mezhebi temelli sapmaları konusunda zaman zaman örnekler verilmeye çalışılmakta ve bu örneklerde isim verilse bile konuyu kişiselleştirmemeye çalışarak Müslümanların genelde yapageldikleri yanlışlara dikkat çekmek üzere bazı misaller gündemimize taşınmaktadır.Bu analizimizde de konuyla alakalı bir tipolojik yaklaşımı satırlarımıza taşıma gereği duyduk.Bölgedeki değişim ve dönüşüm sürecinde, hassaten Irak-Suriye eksenindeki gelişmelerde karşımıza çıkan bu örnekte hatalı okumaların tipik hali.Hem de kendisinden bu kadar açık bir hatalı okumanın beklenmediği bir şahıstan.Her ne kadar “Ilımlı İslam” çizgisi üzerinde yaşanan genel savrulmanın dışında kalmasada bu şahıs, etnik temelli savrulmaları aşmış bir zihin yapısıyla maruf.Ne varki bir çok kesimin savrulduğu Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler bu ve benzeri kişilikleri de, geçmişte yaşadıkları “psikolojik travmanın” tezahürleriyle konuları ele alan bir zemine savurmuş gözükmekte.Aslında kendisi yanlış soru soran ve bu suallere yanlış yanıtlar veren biri olarak, kendisininde yakın durduğu Yeni Türkiye yöneticilerine güya yol göstermekte. “PYD’ye mutlak kötülük sembolü olarak davranmak, içte de dışta da Türkiye’nin hayrına değil.Tez elden bundan vazgeçilmeli “ demektedir.Gerçekten bu kadar yaşanılanların yanında değişim sürecinin devam ettiği Irak-Suriye eksenindeki gelişmelerin en kritik aşamasında, bu şahıs(lar)ın, Müslüman Kürtlerle hiçbir ideolojik ve kültürel bağı olmayanların ya da belirleyici kimliği, Marksist ideoloji ve radikal laiklik anlayışı olan bir örgütten, PKK-PYD çizgisinden az da olsa “hayır” bekleyebilmesi çok manidar olsa gerektir.”Rojava devrimi” safsatasıyla Kürtler üzerinde etkili olmaya çalışan, ancak Barzani’nin çok net açıklamalarıyla cibiliyeti ortaya çıkan bu örgütün bölgede ne yaptığı, kendi indi hesapları uğruna bölge insanına nasıl baskı kurduğuda ortada.Kendilerine tabi olmayan Suriye’deki Kürtlerede her türlü baskıyı, zulmü uygulayan, yapısal olarak itiraz edenleri de Baas rejimi ile işbirliği içinde katleden, büyük bir halk kesimini de tehcire zorlayan, güya DEAŞ işgalinden kurtarılan bölgelere geri dönmek isteyenlerin büyük bir kısmına izin vermeyerek demografik düzenlemenin parçası bir örgütten bahsediyoruz.Bir terör örgütünü diğer bir terör yapılandırılmasıyla meşrulaştırma çabalarının yoğunlaştığı bölgede Baas rejimi, ABD, Rusya, AB ülkelerinin tetikçiliği, taşeronluğu, gerektiğinde “kara ordusu” olmayı maharet sayan bir örgüt…Ve bu örgüt üzerinden Kürt devleti kurulabileceğini ve bunu da birilerinin engellemesinin doğru bir politika olmadığı sonucuna varabilmek için insan zihninin ciddi önyargılarla kuşatılmış olması lazımdır.Hiç şüphesiz bu durum kendi toplumuna yabancılaşmış, radikal laik-Kemalist Türklerden “hayır” bekleyen Türk, Baascılardan “hayır” bekleyen Arabın akıl tutulmasıyla benzerlik göstermekte ve bu bizim insanımıza yakışmamaktadır…

Tarihin bu kırılma noktasında, geçmişteki tüm yaşananlar ve bunların bölgedeki kardeşlerimiz üzerindeki travmasına karşın Müslümanların etnik temelli düşünmeleri, bunu şöyle veya böyle seslendirmelerinin hiç kimseye yararı yok.Çok açıktır ki etnik ve mezhebi yaklaşımların, geçmişe göre daha sofistike yöntemler kullanan zalimlerden, küfür ve şirk odaklarından başka kimseye bir yararı yok.

Artık, sistem analizi yapmak yerine dönemsel yorumlarla gelişmeleri izah etmeye çalışmanın, her defasında hatalı olduğu görülmesine rağmen, pişkinlikle yeni olayları aynı hatalı yaklaşımlarla yorumlamanın ve en önemliside hatalı tanımlar üzerinden analiz yapılarak bir yerlere varılamayacağı artık insanımız tarafından anlaşılmalı.Eski dünya-yeni dünya, eski Türkiye-yeni Türkiye bağlamındaki tartışmalarda, üzerinde hareket edilen temel felsefe ve kavramların özde aynı olduğu gerçekliğine rağmen, farklı modellerin doğru bir okumaya tabi tutulmaması, iç ve dış dinamikleriyle ve arkaplanlarıyla doğru analiz edilememesinin çıkmaz bir sokak olduğu görülmeli.Sistemin/rejimin temel nitelikleri yerine onu yöneten/temsil eden kadroların farklılıklarından bir yere varılmaya çalışılması gerçekten anlaşılır gibi değil.Ve bu ve benzeri hatalı okumalar, hatalı tanımlamaların tarihi bir dönemeçte nelere mal olduğu açık değil mi?İnsanımızın kafa karışıklıkları, zihinsel kuşatmaya maruz kalmış olmalarının açık tezahürleri insanımızın yanlış bir çizgide yol aldığını göstermiyor mu?

Bu bağlamda ABD’nin bölge politikasıyla stratejik müttefiki Yeni Türkiye’nin hassasiyetlerini dönemsel olarakta olsa, dikkate almaması iki müttefik arasındaki sorunları yorumlarken ana zeminden uzaklaşmak ciddi sapmaları beraberinde getirmektedir.Eski Türkiye’nin parametreleri ve refleksleri üzerinden ABD, AB bir konuya karşı çıkıyorsa, hele bölgede Rusya da varsa Türkiye gibi ülkelerin haddine mi ki kendi temel çıkarlarını koruma hamlesi, güvenlik kaygılarının gereğini yapmak üzere söylem ve eylemde bulunmak… Ya da hamasi söylemlerle mevcut şartlarda olmayacak hayaller kurmak… Ne yazık ki sözkonusu olan esasta temel yanlışlar içeren okumaların, tartışmaların içinde “Müslümanlar”da yer almaktadır.Küresel ve bölgesel bloklaşmaların içindeki sorunlu pozisyonlarıyla; “İslam devleti” iddiasının altını doldurmak bir yana hızla küresel sisteme geri dönen, ulusal devlet refleksleri gösteren İran merkezli değerlendirmeleriyle… “Ilımlı laiklik” ekseninde yeniden yapılandırılma sürecinde epeyce mesafe kateden Yeni Türkiye modelini doğru okumamakta ısrar eden değerlendirmelerle…Evet, sistem içinde net bir duruşla, uzun bir süre kaba zulmün baskısına maruz kalan insanımızın, değişen dünya ve bölge dengelerinin açtığı alanda “kaba zulme” karşı sesini yükseltmesi önemsenmeli .Ancak, yapılacak mücadelenin ilkeleri, ideolojik zemininin gözden kaçırılmaması gerektiği de hiç akıldan çıkarılmamalı.Aksi taktirde Müslüman kitlelerin beklentileriyle ulaşacakları hedef arasında düşünsel ve siyasal düzlemde derin farkların oluşması kaçınılmaz olacaktır…

Evet, 7 Haziran seçimleri öncesinde başlayan algı yönetimi çabalarıyla ivme kazanan PKK/PYD’yi meşrulaştırma girişimleri bu yapıların siyasi uzantısı HDP’yi barajı aştırma kampanyasına dönüştü.7 Haziran seçimleri sonrasında ortaya çıkan siyasi tablo ile gelişmelerin seyrinin hiçte uyumlu olmaması aslında bölgedeki değişim süreciyle doğrudan ilintiliydi.Söz konusu algı yönetimi ve Yeni Türkiye’yi kendi çıkarlarına uygun politikalara razı etme, en azından etkisiz kılma amaçlı sıkıştırmalar, 1           Kasım seçim sonuçlarıyla kısmen yavaşladı.Yeni siyasi vasat aslında planladıkları şeyleri yapmaları için uygun olmamasına rağmen bölgesel gelişmelerin yansıması olarak Türkiye’de PYD-PKK çizgisi Hendek siyasetini uygulamaya koydu.Aslında bu kalkışma, özyönetim ilanlarıyla sütrelenen bu iç savaş teşebbüsü, sözkonusu örgütlerin kendi savaşları olmaktan çok taşeronluk yaptıkları küresel ve bölgesel güç odaklarının adına yürütülmekteydi.Bölgede “Beyaz Toroslar” ile simgelenen eski dönemin devlet algısının yeni dönemle birlikte hızla yıkılması ve Çözüm sürecinin tüm handikaplarına rağmen bölge insanındaki yansımaları etkili olmuştu.Ancak Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler PKK-PYD çizgisi, Marksist Sol, Fethullah Gülen ekibi ve arkaplandaki güç odaklarının politikalarının gereğini yapmaktaydılar.Bölgede tüm Müslümanlara, doğu-güneydoğuda Müslüman Kürt halkına yapılan zulümler artık devletten çok bu örgütler eliyle gerçekleşmekteydi.Ve zaman içinde bu ‘zorunlu’, ama her yönüyle akıl dışı hamleler, belki arkaplandaki güç odaklarının beklentilerini kısmen karşıladı.Ne var ki bu süreçte PKK-PYD çizgisi son zamanlarda bölgede elde ettiği moral üstünlüğü Yeni Türkiye’ye kaptırdı.Bahse konu yapıların zorlamalarla oluşan toplumsal tabanlarının erime süreci hızlandı…Aynı zamanda Yeni Türkiye ile birlikte PKK-PYD çizgisinin yanına Talabani ve Goran hareketini de alarak IBKY ve Barzani’ye de operasyon yapmaları da dikkatli bir şekilde irdelenmesi gerekmektedir.Yeni Türkiye, bölgede ısrarla yeni konumu ve misyonuna uygun hareket etmesi, bölgede uyguladığı politikalarla eski Türkiye imajını silmesinin yanında son terör olaylarında, sivil-militan ayrımını titizlikle uygulaması bölge insanı nezdinde olumlu karşılandı.Ve örgüt Çözüm süreci boyunca kaybetmeye başladığı moral üstünlüğü, 7 Haziran öncesi kapsamlı bir algı yönetimiyle geri alır gibi gözüksede son gelişmeler örgütün bölge insanıyla ilişkisini korku temeline indirgedi.

ABD’NİN KONJONKTÜREL İTTİFAKLARI STRATEJİK ORTAKLARINI ZORLUYOR!

Yeni Türkiye’nin Irak-Suriye eksenindeki küresel aktörlerinde yer aldığı savaşın bu aşamasında ciddi düzeyde sıkıştığı çok kritik kararların eşiğinde olduğu çok açık.Ancak dönemsel olan bu sıkışıklığın iki temel nedene dayandığını hatırlatırsak konuyu daha soğukkanlı bir şekilde değerlendirebilmemiz mümkün olacaktır.Bunlarda birincisi, ekonomik ve siyasi düzlemde sıkışan Rusya’nın bu cendereden kurtulabilmek ve diğer bölgelerdeki stratejik hedeflerindende uzaklaşmamak adına Suriye’de/Ortadoğu’da varlığını güçlü bir şekilde gösterme ihtiyacı duyması.Ve tabi ABD’nin pasif ve dengeci politikalarının buna alan açması.İkincisi, ABD, gerek iç dengeleri, gereksede başkanlık seçimi arefesindeki bu dönemsel pasif politikasının gereği olarak bir terör örgütü olan PYD (aslında üstü kapalı PKK) konusunda stratejik müttefiki Yeni Türkiye ile ters düşmesinin sonuçlarını ciddiye almaması.Daha açık bir ifadeyle bunun bölgedeki dengeleri nasıl etkileyeceği hususunda aymaz bir yaklaşım sergilemeye devam etmesi.

Hatırlanacağı üzere, Suriye’deki değişim sürecinin başlangıcında ABD, Yeni Türkiye ile paralel düşünmekle kalmamış, müttefikinin Suriye’ye doğrudan müdahale etmesi konusunda teşvik bile etmişti.Ne var ki Yeni Türkiye, yeni konumu ve misyonunun da dayatmasına paralel olarak bunun stratejik olarak yanlış olduğunu görerek dönemsel avantajlarını dahi tepmişti.Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra ABD, Irak-Suriye eksenindeki politikasını değiştirdi.Irak ve Suriye’deki değişim sürecinin uzaması, bu arada muhalif güçlerin daha da ılımlılaştırılması çabalarını öne çıkardı.Bunun yanı sıra bölgedeki etnik ve mezhebi fay hatlarını canlı tutmak adına Irak’ta, bir süre sonrada Suriye’de boşluk oluşturdu.Bu tür politikaları ile ABD, birilerinin mezhepçi/yanlış politikalarını cesaretlendirdi.Bu Irak’ta, henüz oturmamış sistem içinde kargaşa, Suriye’deki mücadeledede vekaletler savaşını doğurdu.Bu arada Yeni Türkiye ile uygulama teşebbüsünde bulunduğu eğit-donat programı ABD’nin bilinçli engellemeleriyle başarısız oldu.Ve nihayet, dönemsel çıkarlarını ısrarla ön planda tutmakta yarar uman ABD, müttefiki Yeni Türkiye ile özellikle PYD-PKK çizgisi konusunda çok açık bir ayrı duruş sergiledi.Küresel gücün kendine güveni, tepeden bakışıyla(ukelalığıyla) devam eden bu kritik ihtilaf İncirlik Mutabakatıyla kısmen hafifler gibi gözüksede, ABD’nin alan açmasıyla Rusya’nın Suriye’ye girmesi her şeyi değiştirdi.Rusya’nın bölgedeki boşluğu değerlendirerek agresif hamleler yapması ise hem rejimi, hem de PYD-PKK çizgisini güçlendirerek Türkiye’nin güvenliğini bir çok boyutuyla tehdit etmeye başladı.Bu gelişmeler, aynı zamanda, AB ülkelerini de  tedirgin eder boyutlara ulaştı.Mülteci sorununun oluşturduğu baskı Yeni Türkiye’yi zorlamanın ötesinde AB ülkelerini telaşlandırması nedeniyle yeni gelişmelere yol açtı…

ABD ile Yeni Türkiye arasında PYD konusunda, aslında Suriye’nin geleceğiyle ilgili zamanlama ve stratejide belirginleşen farklılık öyle bir düzeye ulaştı ki artık son raddeye gelen Yeni Türkiye tepkisini açıkça dillendirmeye başladı.Değişen bölge ve dünya dengelerinin kendine açtığı alan ve Ortadoğu’daki vazgeçilmezliğinden güç alan Yeni Türkiye’nin Cumhurbaşkanı; “Ey ABD, Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?” diye sorma noktasına geldi.Buna ABD’nin cevabı ise ciddiyetsiz bir düzlemde ve gücün belirleyici olduğu dünyada, “dönemsel çıkarlarım bunu gerektiriyor, yersen” seviyesindeydi.

Peki, içeride ve sınır boyunda olduğu gibi bölge politikalarında da kendini tehdit altında gören, Ortadoğu ve Afrika’da güçlü bir vizyona sahip gözüken Yeni Türkiye, bu aşamada neler yapabilir?Sıkışmışlıkları ve avantajları nelerdir?..Eski Türkiye zihniyeti ve bunların seslendiricileri olan monşerlerin dediği gibi, ABD ve Rusya, AB ülkeleriyle paralel hareket ederek PYD-PKK çizgisiyle ilişkilerini Batı’ya göre yeniden düzenlemesi mi gerekir? Yoksa değişen dünya ve bölge dengelerinin kendisine açtığı geniş alandan yararlanarak eskiye göre çok daha fazla olan avantajlarını kullanarak bir çıkış üretebilir mi?Daha açık bir ifadeyle dönemsel/konjonktürel bir niteliğe sahip bu krizi yöneterek misyonuna uygun yürüyüşünü devam ettirebilir mi?..

Ortadoğu’da statükonun çöküşü, kanlı bir süreçle devam etsede yeni denge arayışlarının geri döndürülemeyeceği artık bir gerçeklik.Böyle kritik bir süreçte bu yeniden yapılanma sürecinin ideolojik merkezi, model ülkesi Yeni Türkiye, dönemsel sıkışıklıklarına rağmen dikkatli gözlerden kaçmayan çok stratejik avantajlarada sahip.Hiç şüphesiz Yeni Türkiye, başta Ortadoğu olmak üzere birçok bölgede ağırlığı olan bir ülke/devlet.Bunun yanı sıra, her ne kadar müttefiki/stratejik ortağı ABD ile dönemsel nitelikli ciddi sorunlar yaşıyor olsada bu iki müttefikin bölgeyle ilgili önemli mutabakatları, orta ve uzun vadeli stratejik paralellikleri  de sözkonusu.Bu stratejik ortaklık, bazen gerek dönemsel gelişmelerden, ABD içindeki güç dengelerinden ve değişen dünyadaki ekonomik ve siyasi güç kaymalarının ağırlığından etkilensede bu bir gerçeklik.Dolayısıyla bölgedeki strateji savaşlarının orta ve uzun vadeli projeksiyonlarında bu iki müttefikin, Irak-Suriye eksenindeki yeniden yapılanmanın temel esaslarına paralel hareket etmeleri kaçınılmaz gözüküyor.Irak-Suriye eksenindeki yeniden inşa sürecini Rusya ve İran’ın stratejik hesaplarına terk etmeyecekleri ise çok net ve bunun, ABD ve AB menfaatlerine  aykırı olduğu taraflarca bilinmekte.Aynı zamanda orta ve uzun vadede İsrail’in yeni konumu ve misyonu, dolayısıyla yeni şartlardaki “güvenliği” küresel güçleri ilgilendirdiği gibi Yeni Türkiye’yide düşündürmektedir.Konuya hamasi duygularla yaklaşanların temennilerinin aksine ABD ve İsrail ile Yeni Türkiye’nin ilişkileri çok daha derindir.Ama bu yeni dünya dengeleri düzleminde anlaşılmalıdır.Nitekim Türkiye ile İsrail’in yakınlaşması, dönemsel olarak sıkışmışlığı ve Rus tehdidinden çekinmesinin belirlediği bir süreç değildir.

Uzun süredir devam eden uğraşlar, Yeni Türkiye-İsrail ilişkilerinin bölgenin yeni dengeleri zemininde yeniden güçlendirilmesiyle ilgili “sessiz adım”lar, Irak-Suriye ekseninde gelinen kritik aşama ve bunun hemen akabinde bölge dengelerinin netleştirilmesi sürecinin ivme kazanacak olmasından kaynaklanmaktadır.Şüphesiz bu çabalarda Doğu Akdeniz’deki rezervler başta olmak üzere enerji konusuda çok önemli bir etken olsa da asıl kaygı bölgedeki yeni denge arayışları ve bunda ABD-Yeni Türkiye-İsrail ilişkilerinin kritik bir öneme sahip olmasıdır.Bu aşamada, dönemsel olarak Suudi Arabistan’ında bölgede etkin rol oynamak istemesi ise Körfez ülkelerinin gelecek kaygıları ve bu ülkelerin Yeni Türkiye ile kurdukları ekonomik, siyasal ve askeri ilişkilerin giderek derinleşmesinin bir sonucudur.Yeni Kralla birlikte Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği Körfez ülkelerinin büyük çoğunluğunun geldiği çizgi, bu ülkelerde etkin olan küresel güçlerin bilgisi dahilinde, bazende gelişmelerin zorlamasıyla Yeni Türkiye ile ilişkilerin hızla derinleşmesi yönündedir.Son zamanlardaki gelişmeler, özellikle İran’ın küresel sisteme geri dönme süreci bölgede “İslam Ordusu” ve bu ordunun bileşenleri arasında hangi ülkelerin olduğunu doğru okumayı zorunlu kılmaktadır.Bu çerçevede Suudi Arabistan liderliğindeki bir ordunun müttefik kuvvetlerin DEAŞ ile mücadelesinde kara unsuru olarak yer alabileceğinin konuşuluyor olması da manidardır.Aynı zamanda Ürdün’de İngiliz güçlerinin tatbikatının zamanlamasıda dikkat çekici bir gelişmedir.Tüm bu gerçeklikler, Yeni Türkiye’nin tek başına Suriye’ye gireceği yolundaki spekülasyonları, Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın kuyruğuna takıldığı yönündeki absürd iddialarıda boşa çıkarıcı nitelikte olduğu çok açık.Ayrıca Suriye’de Rusya-İran-Baas rejimi işbirliğinin kazandığı , diğerlerinin kaybettiği iddiaları da aceleci ve bölge gerçeklerini dikkate almayan dönemsel bir temenniden ibarettir.Zira ABD’nin bölgedeki kararsızlığı yeni başkanlık seçimine kadar devam edecek gözüksede bu bölgedeki strateji savaşlarının sonucunu tayin edemez.Ve bu strateji savaşları sadece Irak-Suriye ekseniyle sınırlı değildir.Devamında bölgenin yeniden yapılandırılamasının yanı sıra Doğu Avrupa’daki (Ukrayna…) gelişmeleride etkileyecektir.Bu arada orta ve uzun vadede daha da netleşecek olan Asya-pasifikteki gelişmelerle bu savaşın ilintisini kurmamak mümkün değildir.

Suriye’de yaşananlar her geçen gün dahada içinden çıkılmaz bir hale dönüşüyor gibi gözükmekte.Sivil katliamların yoğunlaşarak devam etmesi, rejim güçlerinin hava bombardımanlarına  Rusya’nında eklenmesi, karada rejim askerlerinin yanındaki İran askerlerine PYD-PKK militanlarınında destek vermesi sahadaki dengeleri kısa vadede değiştirmekte.Ancak Yeni Türkiye’nin, başta ABD olmak üzere müttefiklerini de zorlayan sıkışmışlığı ve bu durumun bölgede ciddi güvenlik kaygısına neden olması bazı gelişmeleri hızlandıracak nteliktedir.Suriye’ye giriş gerekçesinin aksine Rusya’nın DEAŞ mevzileri yerine muhalifleri vurması ise bölgede göçü hızlandırmakta.Bu durum ise her zaman “insan hakları” teranesi ile dünyanın önüne çıkan Batı’nın iki yüzlülüğünü bir kez daha ortaya koyarken aynı zamanda Almanya liderliğindeki AB ülkelerini telaşlandırmaktadır.Haliyle bu gelişmeler Yeni Türkiye ve müttefiklerinin elini güçlendirmekte, “Güvenli bölge”, “Uçuşa yasak bölge”, projelerinin hayata geçirilmesini sağlayacak dinamikleri etkinleştirmektedir.Bu arada Yeni Türkiye’nin angajman kuralları ve terörle mücadele bağlamındaki Suriye’ye yönelik “Obüs”/top atışlarının malum güç odaklarının arkaplanda yer aldığı Ankara ve Diyarbakır Lice’deki askeri servis araçlarına yönelik sofistike terör eylemleriyle Suriye’deki havanın iyice ısındığı anlaşılmaktadır.

Bölgede yaşanan katliamları, hiçbir ahlaki ve ilkesel kural tanımayan strateji savaşlarını doğru okumak zorundayız.Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan herkes şahitliğini doğru yapmalı, ‘bir kavme olan kininiz sizi haksızlığa sevketmesin’ ilkesel emrine uygun davranmak zorunda olduğunu unutmamalıdır.Bunu yaparkende Resullerin ilkesel duruşlarında yol gösterici örnekler olduğu hatırlanmalıdır…

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir