Genel

Yeryüzünün beka sorunu! Dünyanın beş krizi

Ercan Yıldırım / Yazar-Açık Görüş

Tüm krizler birbirinin hem nedenini hem neticesini oluştururken kapitalist dünya sisteminin mutlak güç vasfını belirleyen, ihtiyaçları giderme, çatışmaları organize etme, sürekli yenileyerek aynı kalma gibi yetenekleri içten içe aşınıyor. Çünkü krizler maddi imkanlarla sindirilse, bastırılsa, saptırılsa da Batı aklının kurduğu dijital tekno-medeniyet anlam üretemiyor. Büyük Gazali’nin dediği gibi “İnsandan korktuğumuzda ondan kaçarız, Allah’tan korktuğumuzda ona yaklaşırız”. Günümüz insanı ve hatta Müslümanlar korkma fikrini eleştiriyor, insanın kimseden korkmaması gerektiğini salık veriyor. Haliyle Allah’tan korkma ve dolayısıyla ona yaklaşma bir tutum olmaktan çıkıyor.
Sorunsuz, krizsiz, savaşsız, çatışmasız dünya tahayyüllerine karşı yeryüzünde zulüm, adaletsizlik, kavga, buhran hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Dünya zaten ilişkisellik, karşıtlıklar, iyi ve kötü gibi onlarca dikotomiyle varolur.

Dünya buhran demek

Dünya enikonu buhran, kriz, mesele demektir; insan varoluşu dünya ile anlam kazanır. Dünya ve içindekiler lafzı oksimorondur… Yeryüzü dünya değildir; doğayı manalandıran, coğrafyayı, taşı, toprağı, suları dünyalaştıran insandır. İnsan-oluş akıl-benlik-şuur-irade ve eylemle gerçekleşir. Özünde ihtiyaçlar, hayatta kalma kaygısı, yaşamak için her şarta uyum sağlama yetisi, sabit bir doğasının bulunmaması, kendi varlığı için ‘başka’sını gözden çıkarabilme pratiği öncelikle bir toplulukta bulunma zorunluluğunu akabinde tekil varlığı-ailesi-topluluğu için her tür başka ile çatışabileceğini gösterir insanoğlu.

‘Bu seferki’ hep farklıdır

Tarih felsefesi bakımından dünya ister çizgisel bir ilerleme kaydetsin ister döngüsel bir tekrar içinde formları yeniden üretsin özünde, aslında, neticesinde krizlerle, buhranlarla; insan-lık salgınlardan afetlere, gıda yokluğundan siyasi çatışmalara kadar mahiyeti aynı aktörleri, özneleri, kadroları farklı bunalımlarla varolmuştur. Ortaçağ düşüncesinden Aydınlanma felsefecilerine iki dünya savaşının mahsulü varoluşçulara kadar herkes yeni bir dönüm noktasından, başlangıçtan “bu seferki” krizin, yıkımın hatta yaklaşan yeni insanın, yeni düşüncenin, yeni siyasal alanın çok farklı olduğundan bahseder. Bilhassa milenyumla beraber dijital tekno-varoluşun kendini belli etmesiyle hakikaten farklı bir savaş, felsefe, ihtiyaçlar listesi, insani beklentiler skalası oluşmaya başladı. Elbette buna özgü krizler, buhranlar, sorunlar da başgösterdi. Belki tarihin belli dönemlerinde hakikaten anlam krizleri çıktı, siyasi ve iktisadi buhranlar, çıkmazlar gibi… Sağlıktan gıdaya kadar çaresiz kaldı insanlar ama ekolojik ya da dijital kriz çok yeni. Bunlar dönemin yapısına uygun yeni sorunlar.

Anlam krizi, dijital kriz, iklim-sağlık-gıda krizi, iktisadi ve siyasi krizler, şu an insanı, devletleri ciddi biçimde etkiliyor.

1. Anlam krizi

Anlam insana gelmez, anlamı insan verir.

İnsanın anlam verme kapasitesi iyiden iyiye kayboldu, anlamı dijital alışveriş sitesinden seçilerek alınabilecek bir meta gibi algılıyoruz. Halbuki manalandırma yeteneği insan-oluş’un temel eylemlerinden biridir. Nesneyi anlamlandırma gayretinin ötesinde manayı eşyadan, üretilen hayat tarzından ve tüketim metaından almaya ayarlı insan varoluşu yaşayan, canlı bir nihilizmle başbaşa kaldı. Bu beraberinde eşyanın sahibi olduğu zannını da kuvvetlendirdi; nesneleri, doğayı, bütünlük bakımından yeryüzünü sahiplenme güdüsü basit gerekçelerle yıkılınca insana olan itimat da ortadan kalktı.

Hedonizm, keyf, arzular, tutkular, tüketme, daha iyisine sahip olma gibi hassalar günümüzün yaşamında üretilmedi, icat edilmedi, ortaya çıkmadı; insani varoluşun mahiyetine içkin bu nefsî yetiler ilk günden beri vardı. Mesele arzuları ve tutkuları ihtiyaçlarla ahenkli kılabilecek bir organizasyon oluşturamamakta… Neoliberal doktrin arzuları ve tutkuları sürekli diri tutmaya yönelik işlediğinden insanın sahip olma güdüsünü, ihtiyaçlarıyla sınırlı arzu barometresini zirveye çıkardı; o en yüksekteki arzuları tatmin edemeyince insan anlamdan, anlam üretme yeteneğinden de oldu.

İnsanların maske takmaya gösterdiği özenin, dolu yağarken arabasının üzerini örtme çabasının gerisinde kalması, nesne merkezli varoluşun temel belirleyenlerindendir. Bu yalnız Türkiye için sözkonusu değil, mültecilere, yabancılara, Müslümanlara gösterilen tahammülsüzlüğün bir tarafında kaynakları, üretimi paylaşmama hedefi bulunuyor.

Kendiliğin zararları

Özne insani zaafları kabullenmek istemiyor; makine-oluş tarzında, belki siberg gibi işleyişinde aksaklık yaratmayacak mükemmeliyet aranıyor. Küresel insan herkesin kendisini anlamasını, dinlemesini, onaylamasını, ilgilenmesini istiyor. Dediklerinin anında olmasını bekliyor; düzeni, hayatın temel dinamiğini sihirli lamba gibi algılıyor, istediğinde imkanların önüne yayılmasını bekliyor. Kısıtlı emeğe karşı yüksek başarı ve kazanç arzusu “herkes bana karşı” histerisini doğuruyor. Dost bildiklerim… diye başlayan yakınmalar ihtiyarla ergeni birleştiriyor. Kibirli davranırken başkalarının kendisine samimiyet gösterisinde bulunmasını, kendi mütehakkim yaşayışına karşı kendine erk gösterilmesin talebini dile getirmekten çekinmiyor.

Temelsiz bir özgüven özneyi belirliyor; kendilik inşası, kendiliğin keşfedilip gösterilmesi üzerine geliştirilen felsefe küresel insanı ciddi manada dönüştürdü. Kendilik, müşterek yaşamayı besleyip nahif ve alçak gönüllü bir varoluşu koruması gerekirken yıkıcı özgüveni besledi.

Anlam üretmeyi sağlayacak ihtimamı yaşama stilinde geliştiremedik, gayelilik problemi, Farabici mutluluk arayışı, hüzün ve kederden kaçma tiradları, aczi acziyet göstergesi zannetme, insanın hadîs varlığına kinle yaklaşma, geçicilik fikrini varoluşun normalinden çıkarma girişimi anlamsızlığı çoğaltıyor.

İnsan için aslolan “her ne suretle olursa olsun” hayatta kalmaktır; manalandıramadığı dünyayı fert bu sefer düşmanlıklarla kodlamaya, başka’sını imha edecek tehdit gibi görmeye başlıyor. Ortalama ömrün uzamadığı, hastalıkların çaresinin bulunmadığı gerçeği varolan anlamı da yok ediyor; ikili dünya fikri, ahreti dolayısıyla hesap verilirliği görmezden gelme tutumu, imtihan olmayı, hastalıksız, sorunsuz ve zengin yaşam sürme ideali anlamsızlığı üretiyor, çoğaltıyor. Büyük Gazali’nin dediği gibi “İnsandan korktuğumuzda ondan kaçarız, Allah’tan korktuğumuzda ona yaklaşırız”. Günümüz insanı ve hatta Müslümanlar korkma fikrini eleştiriyor, insanın kimseden korkmaması gerektiğini salık veriyor haliyle Allah’tan korkma ve dolayısıyla ona yaklaşma bir tutum olmaktan çıkıyor.

Saf anlam olmaz, bir şeyin anlamı olur, bir şeyle mana kazanılabilir; yenilenmeden, oluş’a açılmadan anlam üretilmez. Yeryüzünün, insanın bu krizi tam da Müslümanlara, İslam’a hitap ediyor, olma’ya karar verdiğinde Müslümanlar, dünyayı, çağını anlamlandırmayı tekrar başararak kendini ortaya koyabilir.

2. Dijital kriz

Anlam kriziyle birlikte okunması gereken bir başka bunalım da dijital tekno-medeniyetin ürettiği zihniyette kendini gösteriyor. Kamusal ve özel hayat alanının bütünüyle ortadan kalktığı dijital tekno-medeniyet bünyesinde diji-gözetim, diji-kapatma, diji-faşizm, diji-yurttaşlık gibi pek çok imkanı ve insana mugayir yönelimi barındırıyor.

Dijital tekno-medeniyetin imkanlar dünyası klasik evrenden elbette çok farklı; insan hayatını “kolaylaştıran” bu mümkünler dairesi aynı zamanda egemenlerin, devletlerin, erkin temel hedeflerini gerçekleştirebilmelerini de sağlıyor.

Bir kere ağa, network’e, sisteme bağlı olmadan yaşamak artık mümkün değil. Yalnız bankacılık, finans sektörlerinin dijitalleşmesiyle küresel burjuvaziden bağımsız varolabilme ihtimali ortadan kalkmıştı, şimdilerde hes kodu, aşı kartı, e-devlet, kimlik kartlarının çipli hali insanları yürüyen dataya dönüştürdü. Aplikasyonların, bankaların, uygulamaların “kişisel bilgilerini kullanma” talebi, izin verilmediğinde “hizmetten yararlanamama” “alternatifi sunması” modernizmin öznesini çaresiz bir nesneye adeta köleye dönüştürdü.

Yeni faşizmler

Dijital kölelik yalnız çipli hayat, gps takibi, hts kaydı en basit hizmetlerin bile dijital kanallardan verilmesi ile gerçekleşiyor. Buna son yıllarda artık “irtibatı kesme hakkı” gibi küresel bir hukuk kavramı da girmek üzere… Gün içindeki rutin mesaiden geldikten sonra iş bitmiyor, işyeriyle münasebetler kesilmiyor; Whatsapp, e-mail, görüntülü konuşma ve toplantı ile akla takılan sorular, yeni sorunlar gece yarısında bile kişinin peşini bırakmıyor. Öğretmenseniz sınıf grubunda bir bilgilendirme sonrası aynı soruyu cevap verildiği halde tüm velilerin hususen tekrar tekrar sormasının, şefin gece aklına gelen bir siparişi öylesine hatırlatmasının önüne geçemiyorsunuz…

Diji-faşizmin bu yönelimlerine karşı bireysel haklar üzerinden yeni kavgalar, “özgürlük talepleri” de doğacaktır muhakkak. Tabii video çekme üzerine kurulu sosyal medya uygulamalarının insanları düşürdüğü sefil, süfli, denî hal, insanın binbir yüzünün sergilenmesi, bir gün içinde pek çok varoluşun, rolün aynı bünyede sergilenmesi zenginlikten çok kişilik bölünmesiyle de ilgili… Kafaları dağıtmak için girilen sosyal medya karakteri dağıtmaya başlayınca çoklu varoluş insan gerçekliğini açığa çıkarmaktan çok örtebiliyor. Topluma, şahıslara yine eş-dost-akraba ve “keşfet”ten gelen video faşizmi, küresel bazda bilhassa Trump döneminde siyasallaşmıştı.

Pek çok küresel şirket reklam vermeyerek, sosyal medya paylaşımlarını kısıtlayarak, hesabı dondurarak, eşcinsel yönelimleri teşvik ederek aleni faşizm uygulayabiliyor; dijital krizin insan boyutunun ötesinde yine küresel medeniyetin bireyleri, ülke yönetimlerini, sosyolojiyi, zihinleri belirleme, yönlendirme tutumu artarak devam edecek kesinlikle.

Gıdaların tekno-üretim süreçleri, küresel kontrol ve gözetim, diji-diyet, gen temizliği, gen uygulamaları, ömür uzatma girişimleri, genetik savaşlar, viral harpler dijital krizin gün geçtikçe derinleşeceğini gösteriyor.

Tekno-hüman dönemine girdik, insanlar yapay zekaya, robotlara yenilmezler, insan varolduğu sürece etrafını kendine adapte eder sadece formları değiştirir; kıskançlıklar, menfaatler, dini duygular, romantik fikirler, ütopya, olguculuk… hasılı insanı insan yapan ne varsa bundan sonra dijital kanallardan gerçekleşecek, hepsi bu!

İnsan hayatta kalmasını sağladığı müddetçe reaya-serf de olur elektronik kelepçeyle de yaşar, tekno-organik yaşam formu siberg durumuna da düşer!

3. İklim-gıda-sağlık krizi

Müsilaj dijital tekno-medeniyetin yeni normali… Her oluş’un, her yeni dönemin, ilacın, aracın, politikanın bir yan tesiri de mutlaka çıkar. Aydınlanmacı modernist zihin tabiatla münasebeti azami verim üzerine kurdu; doğaya hiçbir şey vermeden oradan yüksek çıkar elde etme stratejisi geliştirdi.

Doğa da insan ve toplum gibi bir tasarım nesnesi şeklinde algılandı.

Sanayi İnkılabı’ndan sonra belirgin bir doğa ilgisi görünse de artık tabiatın yıkımından geri adım atılamayacak evredeyiz. Sanayinin, teknolojinin yok ediciliğine doğal alanın daraltılması da eklendi. Kaynakların sınırlı mı sınırsız mı olduğu tartışması bir tarafa tabiatın, çevrenin tahakküm aracı kılınmasına karşı bir hassasiyet oluşmadı değil. Fakat günümüzün dijital tekno-medeniyeti çevre üzerindeki tasarrufundan vazgeçmeyecek gibi görünüyor… Üstelik insanlar “doğaya kaçarak” son naturel sahaları da işgal etmeye hazırlanıyor.

Doğa sevicilikle yeni bir işgalin alt yapısı, bilinci de uyanmış durumda.

Dünyada hastalıklar ve salgınlar hep oldu, küçük bir çizikten enfeksiyon kaparak ölümlerin yaşandığı kadim çağlardan bu yana vebadan koleraya türlü salgınlar da görüldü. Penisilinin keşfinden antibiyotiklere kadar her tekno-şifa insan ömrünü uzatmanın bir aracı gibi görüldü. Fakat tüm zamanlarda, teknik imkanlar konfor kadar kendi hastalıklarını, mikroplarını, virüs ve bakterilerini de üretti. İnsan varlığa çobanlık edebilecekken yeni hastalıkların oluş’a gelmesini bırakın bilgisine ulaşmayı sezemedi bile. Bugün kaygı verici olan hastalık, salgın, afetler kadar varlığın bu meziyetlerini kavrayamayan insanın durumudur.

Bugün dijital tekno-medeniyet biyoçeşitliliği öldürüyor, türler yok oluyor, sularda asitler çoğalıyor, okyanuslar daralıp deniz flora ve faunası tükeniyor, buzullar erirken sel ve heyelan nedeniyle toprak çekiliyor, insanlar premoderndeki gibi yine doğayla baş başa kalıyor; çünkü dere yataklarından kumlar, çakıllar alınıyor, sera gazlarının salınımına temiz su kaynaklarının enerjide kullanılması ekleniyor, hayvanların derelerle kendi ortamlarıyla bağlantıları kesiliyor, tabiat kapitalist sektörlerden biri haline getiriliyor.

Bugün başta Akdeniz pek çok yerde palazlanan enerji savaşlarına tabiat savaşları da eklenecek… Karbon ekonomisi, temiz su, yeterli gıda gittikçe imkansızlaşıyor, teknolojinin çevrede daha az kullanımı, ülkelerin tek tek çevre hassasiyeti geliştirememesi yeryüzünün beka sorununu katlayacak. Buna sekiz milyarı bulan demografi sorununu, nüfusun kalabalıklığına karşın azalan doğum oranlarını da eklemek gerek.

Dünyanın iklim-sağlık-gıda krizi doğanın kendi haline bırakılmasıyla son bulabilir. İlk tohumun toprağa atılıp işlenmesiyle insan tabiatı kullanmaya başladı fakat onu kendinden bildiği müddetçe çevre krizi çıkmadı. Doğa kendi haline bırakılırsa yani turizmin, zenginleşmenin bir aracı algılanmaz, organik tarım gibi kandırmacalar, gıda ve tarımda küresel şirket tekelleri oluşmaz, kimyasal saldırısına maruz kalmazsa kendini birkaç yılda toparlayabilir.

Doğa doğurganlığını kaybetmediği sürece umut kesilmez; dijital tekno-medeniyet o doğurganlığın kökünü kurutmaya niyetlenmediği sürece otantiği yakalama ihtimali her zaman var.

4. İktisadi kriz

Dünyada finans çevrelerinin raporlarına bakılırsa salgın döneminde milyon dolarlık zengin sayısı artmış, toplamda dünya nüfusunun yüzde 1’i yeryüzündeki metaın yarısına sahipmiş. Elbette tahmin edileceği gibi küremizdeki nüfusun dörtte üçü ise fakir, yoksul, yoksun…

Yeryüzündeki cari iktisadi kriz gelir dağılımındaki dengesizlikle ilgili değil; dünya zaten azınlıktaki zenginlerin üzerinde yükseliyor. Mesele 1970’lerde belirlenen neoliberal doktrinin kapitalist merkez ülkeleri de ulus devletleri de küresel şirketleri de tam memnun edememesinde…

2008 krizinden sonra kurtarılan küresel şirketlerin maliyetenin vatandaşlara yüklenmesi ulus devletleri zor durumda bıraktı. Devlet kapitalisti Çin’in İmparator ABD’yi geçme aşamasındaki ekonomik varlığı, tedarik zincirlerinin her an kırılabilme ihtimali, üretim üslerindeki maliyet artışları, oligopol sahalarının kurulamaması aktüel sorunlardan…

Afrika’nın düşük maliyetli üretim üssü haline gelmesi, enerji kaynaklarının ciddi çatışma potansiyeli yaratması, üretim fazlalıklarının ekonomik darboğaz nedeniyle eritilememesi iktisadi buhranı derinleştiriyor. Küresel bazda halkların sürekli kriz içinde kalması, neoliberal sistemin insanları sorunlarıyla baş başa bırakması, sosyal devlet, refah devleti politikaları taleplerini artırıyor.

Asıl sorun insanların yürürlükteki kapitalist sisteme alternatif geliştirme bilincinin şekillenmemesinde. Bu da burjuvanın istediği gibi at koşturmasını sağlıyor. Sorun kapitalizmin merkezinde, Batı merkezli finansın daralması yakın gelecekte ciddi çatışmaları zorlayacak.

Trump’ın ticaret savaşları ilk yoklamalardandı, Çin’in iktisadi modeli, Rusya’nın askeri kapasitesi siyasi krizi tetikleyerek çatışmaya götürecek.

5. Siyasi kriz

İngiliz dünya sistemi imparatorluklar döneminin ürünüydü; finans kapital ve ulus devletler evresinde iki cihan savaşı Amerikan dünya sistemini inşa etti.

Protestan ahlak, dini dışlamayan üretim ve sermaye temerküzü rejimi, ABD toplumundaki çoğulculuğu tekleştiren demokrasinin evrenselleşmesini getirdi. İki bloklu dünya Soğuk Savaş sayesinde belirgin bir “düzen” kurdu. Bu düzen her türlü rahatsızlığa rağmen etkin bir kontrol mekanizması geliştirdi.

Soğuk Savaş liberalizmin zaferiyle tarihi sonlandırırken ABD hegemonyası kendine yeni düşmanlar, ötekiler, kaldıraçlar aradı. Medeniyetler Savaşı 11 Eylül düzenini kurmaya niyetlendi ama başarılı olamadı. Avrupa entegrasyonları bitirdi.

2008 neoliberal iktisadi kriz, siyasi buhrana evrildi, duvarlar yükselmeye, jiletli teller gerilmeye, göçmen-yabancı-İslam düşmanlıkları ile fetret evresi geçiştirilmeye çalışıldı. Tabii bu popülizmleri de beraberinde getirdi, Trumpizm bu dönemin simgeselleşmesidir.

Ulus devletler bu evrede kendi halklarıyla karşı karşıya gelirken bir taraftan postmodern çoğulculuk eksenli bir taraftan güçlü devlet ikilemiyle karşı karşıya kaldı. Çipras, Macron gibi amorf figürlerin otokratlaşması dönemin ruhunun sonucuydu. Putin, Şi Cinping türü yeni liderler de İmparatorluk miraslarını canlandırma çalışmasına girişti.

Soğuk Savaş ile boşluğa düşen dünya sistemi yeni doktrinini kuramadı.

Ortadoğu’da İsrail merkezli siyaset, Mısır-Suud-İran üçleminin yarattığı bunalımlar, Afganistan, Afrika’nın bölüşülmesi, Akdeniz’deki hükümranlık gibi fiili vaziyete… Çin’in yükselişi, Biden’ın gelişi yeni Soğuk Savaş söylemleri, çokkutuplu iki başlı dizayn, Avrupa’nın pür Çin ve Rus karşıtı tutum takınmaması, NATO’nin 2030 stratejisinin uygulanabilirliği, ekonomik çıkmazların ve salgın krizinin yurttaşların devletlerle münasebetini kötüleştirmesi, ulus devletlerin ontolojik gerekçelerinin bozulması eklenince dünyadaki siyasi kriz çok daha şedit, derin ve yaygın hal alıyor.

Tüm krizler birbirinin hem nedenini hem neticesini oluştururken kapitalist dünya sisteminin mutlak güç vasfını oluşturan, ihtiyaçları giderme, çatışmaları organize etme, sürekli yenileyerek aynı kalma gibi yetenekleri içten içe aşınıyor. Çünkü krizler maddi imkanlarla sindirilse, bastırılsa, saptırılsa da Batı aklının kurduğu dijital tekno-medeniyet anlam üretemiyor.

Kapitalizmi vazgeçilmez kılan manalandırma kapasitesiydi, o eşik aşıldı. Bundan sonra anlamlandıran kazanır!

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir