
Ercümend Özkan’ın Kur’an Anlayışı
İktibas Dergisi Özel Sayı
Her konuda kendine özgü, kişilikli tavır ve davranışlarıyla geleneksel anlayışları yerle bir eden Ercümend Özkan, Kur’an’a yaklaşımlarıyla da dikkatleri çekmektedir. Kur’an’ın anlaşılması konusunda getirdiği özgün anlayışları, genç dimağlarda kıvılcımlar meydana getirmiş, onları Kur’an’ı okumaya ve anlamaya yöneltmiştir. Bu nedenle, geleneksel kültürdeki, anlamadığı dilden Kur’an okumak yerini anladığı dilden okumaya bırakmıştır. Kur’an, anlayarak okuyanlarına yeni ufuklar açmıştır. Büyüklerinin (atalarının) dedikleriyle değil Allah ve Rasûlünün buyruklarıyla hayatlarını düzenler olmuşlardır. İnsanlar için gönderilen hidayet kılavuzunu O,şöyle tanımlıyordu:
“Kur’an, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’e (a.s.) göndermiş bulunduğu vahiylerin kendisinde toplanarak meydana getirilmiş kitabın adıdır. Bu kitap, Allah tarafından korunmaya alınmış (15 /9 ) bir kitap olup, gönderilen vahiylerden herhangi birisi onda eksik değildir. Tekrar tekrar okutularak kalbine yerleştirileceği taahhüdü verilmiş (2 5 /3 2 ) ve gerçekten de bir kelime dahi eksiği kalmadan Rasûlü’ne belletilmiştir.Rasûlûllahda hem dikte ettirerek yazdırmış hem de yüzlerce Müslümanın yazarak, ezberleyerek muhafaza etmelerini temin etmiştir. Korumaya alman bu kitapta Allah’ın vahyettiklerinden bir şey eksik bırakılmadığı gibi vahyedilenden başkası da yoktur. Peygamberimiz (a.s.) tarafından satırlara ve sadırlara (gönüllere) böylesine eksiksiz nakşedilen Kur’an onun vefatından sonra Hz. Ebubekir tarafından kitaplaştırılmıştır. Zamanımıza kadar tevatüren gelen bu kitabın insan hayatındaki işlevi nedir?” diyen Ercüment Bey Kur’an’ın işlevini şöyle dile getiriyor:
“Bu kitap başta Allah’ın Rasûlü olmak üzere insanları doğru yola ulaştıran bir kitaptır ve nasıl düşünmeleri ve nasıl davranmaları ile ilgili esasları içermektedir. Kur’an, Müslümanların miyarı(ölçüsü)dır. Düşünce ve davranışlarının kendisine uygun olup olmadığına bakacakları ve sağlamasını yapacakları bir kitaptır. Hem bu kitaptaki esaslara göre düşünecek, davranacak, hem de düşünce ve davranışlarını bu kitaptaki esaslar çerçevesinde değerlendireceklerdir. Zira Kur’an Allah’a gerektiği gibi kul olmanın, olabilmenin kitabıdır. Bu kulluğu nasıl gerçekleştireceğinin kitabıdır.”
Ayrıca “Kur’an kendisine gönderilen kişiden itibaren ahlâk edinilmeye başlanmış; ve herkesin de ahlâk edinmesi istenilmiştir” diyen Ercümend Bey ahlâkı da şöyle değerlendirirdi: “Ahlâk, düşünce ve davranışlar bütünü için kullanılan bir kavram olup, asla bir cüz değildir. Bir bütünün, bir sonucun ifadesidir. İslam ahlâkı denildiğinde ise düşünce ve davranışların Kur’an’a dayandırılmış olması, Kur’an’ın çıkış rampası olarak kabul olunması demektir. Bu itibarla kişinin komşusuyla ilişkilerinden alış-verişine, aile ilişkilerinden namazına, toplum ve devlet ilişkilerinden diğer canlılara karşı tutumlarına kadar, hayatını kapsayan her şey veya her şeyin toplamı İslam ahlâkını oluşturur. Gerçekten Muhammed (a.s.)’ın ahlâkının Kur’an olmasının veya böyle tarif olunmasının anlamı da budur.”
Merhuma göre “Müslümanım diyenler için, öncelikle yapılması gereken şey, Kur’an’ı anlamaktır. Kur’an anlaşılmadıkça İslam anlaşılmaz. Kur’an anlaşılmadıkça Peygamber anlaşılmaz. Fert ve toplum düzeninin islamîleşmesi söz konusu olamaz. Zira düşünce ve davranışların İslamîleşmesi demek, Kur’an’a uygunluğu demektir. Bu uygunluğu oranında kişi veya devlet İslami niteliği kazanır. Kur’an anlaşılmalıdır ki fert ve toplum hayatında uygulama alanı bulabilsin. Yani teori, hayat pratiğinde! kendini gösterebilsin. Anlaşılmayan bir şeyin hiçbir anlamı yoktur. Anlaşılmayan ve bu yüzden uygulanmayan ve uygulanamayan bir gerçeğin kimsenin gözünde gerçek değeri yoktur. Zira değerler kendilerinin anlaşılması oranında anlam ifade ederler.
Bu sebepledir ki: “Ahlâkı Kur’an olan bir elçi ve yaşayan Kur’an haline gelen arkadaşlarının bulunduğu coğrafyada, Kur’an çok büyük bir anlam ifade ediyor; yaşayanlarını başarıdan başarıya koşturuyordu.” Çünkü Kur’an açıktı, anlaşılıyordu, yaşanıyordu. Kur’an’ı anlamak kolaydı. Allah dinini kulları için kolaylaştırmıştır. Kullarına götürebileceklerinden fazla yük yüklememiştir. (2/286) Rahmetliye göre: “Sonraki yıllarda insanlar Allah’ın dinini hem de Allah adına dini anlaşılmaz kılmak için ne lazımsa yapmışlardır. Anlaşılmadığı oranda da yaşanamaz hale getirilmiş; sonra da bu din kendi elimizle Müslümanların fert ve toplum hayatında, hayatı düzenleyen esaslar olmaktan çıkarılmış ve toplumdan uzaklaştırılmıştır.” Ercümend Bey bu konuyu Sünnetullah açısından ele alarak şöyle değerlendirmektedir; “Siz ki ondan uzaklaşmışsınız elbette o da sizden uzaklaşacaktır. Bu toplumsal yasadır ki buna özel ıstılahında “Sünnetullah” diyoruz.
“Ancak Kur’an tarihin bir döneminde anlaşılmış ve yaşanmış. Hem öyle yaşanmıştır ki tarihin hiç bir döneminde kaydedilmeyen başarıları ortaya koymuş; gücün hakim olduğu toplumda hakkı hakim kılmıştır. Güvensizliği güvene, şirki inanışları tevhide, Allah için ölmeyi yaşamaya tercih eder hale gelmişlerdi. O nlar insandı, bizler de… Onlar anladılar da bizler neden anlamayalım?” diyen Ercümend Özkan’a göre Kur’an’ı anlamanın önüne bir takım engeller konulmuştu. Bu engellerin birincisi Kur’an hakkındaki düşüncelerdir diyor ve şöyle izah ediyor:
“Kur’an, Allah’ın kullarına gönderdiği yine O kulların anlayış seviyesinde bir kitaptır (12 /2 , 54 /17). Bu demektir ki, isteyen kullar bu kitabı anlayabilir. Bu kitaptaki kurallara göre düşünebilir ve yaşayabilirler. Bu kitabın anlaşılması, böyle bakılması ile mümkündür. Daha başından bakışımızın olumsuz olması elbette okuyacağımız şeyi anlaşılmaz kılacaktır. Asırlardır Müslümanlar Kur’an’ı yüceleme uğruna, onu anlayamayız ve erişemeyiz gözüyle baktıkları içindir ki, bu kitap onların kafalarından ve hayatlarından çekilip gitmiştir. Yerini doğunun ve batının hurafeleri doldurmuş, hurafelerle dolan bu kafalar ise hem lâik, hem Müslüman olmayı mümkün görür hale gelmişlerdir. Kur’an’ı anlayan biri için bunları söylemek mümkün müdür? Zira hem Allah’a kul olacak, hem de Allah’ı fert ve toplum hayatını düzenlemekten uzak tutacak ve sen karışma diyecektir.!”
Ercümend Bey’e göre ikinci engel ise Allah’ın elçi seçtiği kimsenin gerçeğine uygun olarak tanınmamasıdır. Allah elçisine “Ben de sizin gibi bir insanım, sadece bana vahyolunuyor de” (18 /1 10 ), buyurarak O’nun da bizim gibi insan olduğunu belirtmesine rağmen, O hep insanüstü görülmeye, gösterilmeye çalışılmıştır. O’nun normal bir insan olmasından dolayı ilk başlarda “Sen de bizim gibi bir insansın yiyip içiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor, üstelik bizim gibi arapça konuşuyor, sonra da bunları bana Rabbim vahyediyor diyorsun. Halbuki, yanında meleklerden muhafızların, içinden ırmaklar akan bahçelerin, altından, inciden köşklerin olmalı değil miydi?” diyerek kabul etmeyen araplar zaman içinde Müslüman olduktan sonra bu sayılan olağanüstü vasıflarla peygamberi bulutların üstüne çıkararak onu erişilmez biri olarak tanıtır olmuşlardır. Yüz erkek kuvvetinde olan, her şeyi bilen, kendi yüzünden kâinatın yaratıldığı, ölmeyip hâlâ aramızda dolaşan biri olduğu masalları gündemi kaplar olmuştur. Böyle olunca da onun anladığını anlamak, onun yaptığını yapabilmek mümkün görülmemiştir.” diyen Ercümend Özkan’a göre:
“Ulaşılması mümkün olmayan Allah’ın elçisi örnek olmaktan çıkartılıp yerine daha ulaşılabilir, erişilebilir olanlar konulmuştur. Bir şey iki türlü örnek olmaktan çıkartılır. Birincisi, onu örnek olmaya değer bulmayarak, İkincisi ise erişilmez bir şahsiyet olduğunu kabullenerek, işte bu İkincisi, sevgi, hürmet ve yüceleme uğruna asırlardan beri Müslümanları bitirmiş, düşünce ve davranışlarını mahvetmiş, hurafelere boğulmasına sebep olmuştur. Kur’an’dan, İslam’dan uzak kalınmasının altında yatan gerçek budur.”
O ‘na göre bir diğer engel ise Kur’an’la aramıza giren bin dört yüz yıllık kültürdür. Bu kültür Kur’an ayetlerinin anlamlarını bize saptırarak getiriyor. Bu sapma açısını gerektiği gibi hesaplayıp ona göre anlamaya çalışmalıyız. Örneğin: “Elem neşrah leke sadrek” (9 4 /1 ) ayetinin anlamı geleneksel kültürün arkasından bakıldığında çocuk yaşta Muhammed (a.s.)’ın çölde açık bir kalp ameliyatı geçirdiği şeklinde görülürken, bu kültür aradan çıkarıldığında ise düşünüp durduğu halde bir çıkar yol bulamadığı için göğsü daralan Muhammed (a.s.)’a Rabbi tarafından yol gösterilerek O ‘nun göğsünün açıldığı, ferahlatıldığı> olayının mecâzen anlatıldığını görüyoruz. Benzeri b ir ’olayı da Mûsa (a.s.)’ın Tur vadisinde Peygamberlik görevi ile görevlendirildiği zaman “Rabbişrahlî sadri…” 2 0 /2 5 ) (Ey rabbim göğsümü genişlet tahammül gücümü artır) buyurarak yükünün ne denli ağır olduğunu ihsas ettirmişti. Geleneksel kültür, Kur’an’ın indiği yıllarda anlaşıldığı gibi anlamaktan insanları alıkoymaktadır. Bu sebeple bu kültürü tümüyle reddetme yerine; teenni ile yaklaşılmalı ve mümkün olduğunca da Kur’an ayetleri bu kültürün gölgesinden kurtarılarak anlamaya çalışılmalıdır.”
“Ancak, Kur’an kıyamete kadar insanların sorunlarını çözecek esaslarla gönderilen kanunların İlâhi kaynağı olduğuna göre herhangi bir kavmi, dili, insanı, soyu veya herhangi bir örfü İslam’da peşin bir üstünlük veya aşağılık konusu yapmamıştır. Üstünlüğün yalnızca takva ile mümkün olduğunu ve bu yolun da herkese açık olduğunu bildirmiştir. (49/1 3) Daha da ileri giderek şunu söylemek gerekir ki insanların şu veya bu asırda dünyaya gelmiş olmaları, dillerinin Arapça veya Türkçe olması onların aleyhlerine veya lehlerine bir hüccet teşkil etmez. Bu demektir ki, kesbî olmayan şeyler üstünlük veya aşağılık sağlamaz. Mesela her zaman dikkat etmeyen, konu ile ilgili olaylardan haberdar olmayan, dilin özelliklerine dikkat etmeyen, sağlıklı bir muhakeme yapmayan, Kur’an’ın esas esprisine riayet etmeyen onu anlayamaz. Peygamberimizin hayat seyrinden habersiz, karşılaştığı olayları bilmeyen Kur’an’ı anlamada güçlük çeker” diyen Özkan dördüncü engeli Kur’an ayetlerinin delâletlerini ibareyle sınırlamak (ibarede geçen zaman, kavim veya şahıslara hasretmek) olarak görüyor ve şöyle diyor:
“Kur’an’ın hiç bir ayeti o günün gerçekleriyle sınırlı olmayıp kıyamete kadar karşılaşılacak bütün gerçeklerle ilgilidir. Örneğin, “Meryem oğlu İsa’ya Allah’ın oğludur diyenler kâfir oldular.” (5 /1 7 , 7 2 /7 5 ) ayetinin delâletini yalnız Hıristiyanlara hasredenler hüsrandadır. Zira bu ayetin gerçek delâleti, Allah’a yarattıklarından bir şeyi O’na izafe etmenin küfür olduğudur. (4 3 /1 5 ) Pratikte bu şu manaya gelmektedir: Herhangi bir insan Allah’a O’nda bulunmayan bir sıfatı yakıştırırsa kâfir olur. Bu cümleden olarak “Üzeyir’e Allah’ın oğludur.” (9 /3 0 ) diyenler de “melekler Allah’ın kızlarıdır.”(6 /1 0 0 ) diyenler de, “bütün eşya insan ve kâinat Allah’ın boşlukta ki görüntüsüdür.” (Vahdet-i vücud anlayışı) diyenler de kâfirdir. Zira ayetin delâleti budur. Özellikle söylemek gerekirse, insanı kâfir eden, Allah’ın yarattıklarından birini O ‘nun parçasından olarak tasarlamaktır. Yapılacak şey Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya çalışmak, bunun yanında nazil olduğu toplumun özelliklerini bilmek, Rasûllallah’ın o konuda yaptıklarını bilmek, meseleleri bir bütün halinde değerlendirerek Kur’an’a uygun sonuçlar çıkartmaktır. Bütün hayırlı Halef ve Selefler de böyle yapmışlardır.
Bu bağlamda Ercümend Bey’in Kur’an’da nesih ile ilgili düşüncesi de şöyle idi: “Kur’an’ın nassları belli zaman ve mekâna ait sayılamayacağı gibi O ‘nun bir takım ayetlerini başka ayetlerle, hatta hadislerle neshederek (hükmünü kaldırarak) onu saf dışı etmemiz de mümkün değildir. Böyle bir anlayış Kur’an’ın genel geçerliliğine ve tedriciliğine aykırıdır. Örneğin Nisâ suresinin 15. ve 16. ayetleri eşcinsellik ve sevicilik fiillerinin (lezbiyenlik) nasıl çözümleneceğini ifade ederken, müfessirler bu ayetleri Nur suresi 2. ayetinin neshettiğini söyleyerek devre dışı bırakmışlar, sonra da bu fiillerle ilgili Kur’an’da hüküm yoktur diye işi başı boşluğa terketmişlerdir. Halbuki bahsi geçen ayetler zina ile ilgili değil fuhuşla ilgilidir. Fahşû, bütün aşırılıklar için kullanılan bir kavramdır. Bunu zina kavramı ile karıştırmak esastan yanlışa düşmek olur. Bu konuda bir çok örnek göstermek mümkündür. Ancak bu kadarıyla iktifa ediyoruz” diyordu.
Ercümend Bey bir fazla bilenle istişare etmemeyi de Kur’an’ı anlamada bir engel olarak görüyor ve şöyle izah ediyordu:
“Bilindiği gibi her insan hangi annenin kucağında büyümüş hangi insana baba demişse, onların dini üzerine yetişir. Kimse bu gerçekten kaçınamaz. Bu gerçek, insanın kendi aklını devreye sokmasıyla değişme sürecine girer. Kur’an’ı bizzat okuyan, onu anlamaya çalışan, başkalarıyla istişare eden, bunu defaatla yapan kimse yavaş yavaş önceden edindiği ana-baba dininden uzaklaşıp Kur’an’a yaklaşmaya Kur’an’daki dini din edinmeye başlar. Akliyeti, kavrayışı,bakış açısı başka akıllıların akıllarından da yararlanma yeteneği sonucu daha üstün seviyelere ulaşır ve kendi kişiliğini de bulur. Kur’an’da belirtildiğine göre “Her bilenden bir fazla bilen vardır.” Böyle olunca, bir insanın bildiklerini artırmanın yolu, o fazla bilenleri bulup bildiklerini kendi bildiklerine katma yoludur ki, aklı ikna olana ve bunu da kalbinin tatmin olmasına kadar, sürdürmesidir” derken hadiselerin tesbîtinde illet beraberliklerini doğru tesbit etmeye dikkatleri çekerek şöyle izah ediyor:
“Çoğu zaman insanlar bunu kolayca yapılabilen bir şey sanmalarına rağmen zamanımızda illet beraberliğini tesbit edebilen insan çok azdır. Yanlış mantık kurallarıyla hareket etmenin insanı çıkmaz yerlere götüreceğini akıldan çıkarmamak gerekmektedir. Örneğin, insanların nelere kâdir olup olmadığı konusuna bakarken konuyu mecramdan çıkartıp Allah’ın nelere kâdir olup olmadığına dönüştürmek insanı esaslı yanlışlara götürür. Gayb’ın bilgisi sadece Allah’ta iken buna kimseyi muttali etmemiş olduğu halde konuyu esastan saptırarak Allah dilerse falanı da bilgi sahibi edemez mi demek elimizde hiçbir delilimiz de yok iken bizleri esaslı bir çıkmazın içine sokar. Burada Allah’ın neler isteyip yapabileceğini değil, ondan gayrinin nelere kâdir olabildiği üzerinde durulmaktadır. Kimin neye kâdir olduğunu ve illet beraberliğini çok iyi teşkil etmek gerekmektedir. Bu tesbiti yanlış yapanlar vahiyle-ilhamı, ilhamla-hayâli barıştırdıklarından; hayallerinin mahsulü olan şiir ve felsefelerine “Bu, alemlerin Rabbinden indirilmedir” diyebilmişlerdir.
“Sabırla koruğun helva olabileceğini sık sık tekrar eden Özkan, insanın aceleciliğini de Kur’an’ı anlamada bir engel olarak görür ve şöyle izah ederdi:
“Bu acelecilik insana her alanda olduğu gibi Kur’an’ı anlama alanında da büyük yanlışlar yaptırabilir. Bu acelecilikten sakınılmalıdır. Kur’an’ın tertil ile okunmasını tavsiye eden Rabbımızın (7 2 /4 ) vahyine kulak vererek onun üzerindeki düşüncemizi de Kur’an’ın bütünü ile oluşturmalıyız. Günümüzde yaygınlaşmaya başlayan, Kur’an’ı anladığı dilden okuma faaliyetleri insanımızın aceleciliği ve parça parça ederek ayetleri bulundukları anlamdan kopararak anlamaya çalışmaları yüzünden, büyük yanlışların yapıldığı görülmektedir. Bundan kurtulmanın yolu ayetleri bulundukları ortamdan koparmadan bütünüyle kavramaya çalışmaktır ki Kur’an’la ilişkisi bulunmayan yanlışlara düşülmemiş olsun “diyen Özkan şöyle devam ediyor:
“Temennimiz odur ki insanımız inanmak ve yaşamak yolunda, akletsin, fıkhetsin, Allah’ın rızasını kazanmak ve onun dinini anlayıp yaşamak uğrunda insanların levminden (kınamasından) korkmasın. Bu korku Kur’an’ın gerçek anlamına yaklaşmasına engel olur. Zira insanlar ne der korkusu Kur’an’ı anlamaktan, insanı men eder. Kur’an’ı anlamaya çalışan ve bunu Kur’an’la başarmaya çalışan birinin önüne çıkan bu anlayışın yerleşik kültürle çatışması, insanları korkutmaktadır. Allah korkusunun dışındaki bütün korkular düşünmenin tahammül edemediği bir şeydir. Zira korkuyla düşünülemez, korkan düşünemez, düşünürken korkusuz olmak gereklidir. Ne derler, ne yaparlar endişesi insanı düşünülmesi gerekenden uzaklara alıp götürür. Ve insan düşünemez olur. Düşünmeden akletmeden de hiç bir şey anlaşılmaz. Halbuki Allah Kur’an’da “… Hala akletmeyecek m isiniz?’! “Hala anlamayacak mısınız?”, “Hala düşünmeyecek misiniz?” ifadelerini tekrar tekrar vurgulamaktadır. Çünkü aklederek iman edilir. Aklederek doğrular yanlışlardan ayırt edilir.”
Ercümend Bey elli yedi yıllık ömrünün büyük bir kısmını tevhidi anlayışa ve Kur’an’i çizginin tavizsiz takipçiliğine adamıştır. Merhumun Kur’an anlayışının en açık ifadesi yaşamış olduğu hayatıdır. Bu yolda çok insan eskitmiş, çok memur emekli etmiştir. Ama kendisi “Su testisini su yolunda kırmış”, ailesini, rahatını, malını ve canını davasının önüne geçirmemiştir. Bir insanı küfrün azgın dalgalarına karşı durduran şey herhalde O ‘nun Kur’an’ın mesajını çok iyi anlamış olmasından başkası olamazdı.
“Gevşemeyin, üzülmeyin; gerçekten inanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.” (3 /1 3 9 ) ayetini kendisine şiar edinerek, başını tevhid bayrağı gibi dik tutmuş; zulüm, işkence, hapis, gözaltı, sürgün ve halkın levmi ona boyun eğdirtememişti.Bütün varlığıyla insanları Kur’an’a, Kur’an’ı anlamaya çağıran Ercümend Özkan, Tevhid mücadelesinin İbrahimlerine iltihak ederek Rabbına kavuşmuştur. Böyle bir insan için ne yazsak ne söylesek azdır.
“insanları Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ben de Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir…? ” (4 1 /3 3 ) diyen Rabbımızın emrini tekrar ederek onu…Rahmetle anıyoruz… Ruhu şâd olsun…
Kaynaklar :
- iktibas Dergisi Cilt 1 -13
- inanmak ve Yaşamak S. 23-36-53-63
- Soruşturma 2 S. 81-103


