
Selefilik Özelinde Vehhabi Düşüncenin Dünü Ve Bugünü
Selef kelimesi “öncekiler, önden gidenler” anlamına gelmekte.
“Allah, İslam’ı ilk önce kabul eden muhacirler, ensar ve iyilikle onlara uyanlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır…” ayeti beraberinde; “İnsanların en hayırlısı benim asrımdakiler, sonra onların peşinden gelenler, sonra da onların peşinden gelenlerdir…” hadisi şerifi, selef tanımının oluşumunda etken bir role sahip.
Ve selefilik dendiğinde akla ilk olarak Ahmed b. Hanbel (öl. 855) gelirken, sonrasında İbni Teymiyye (öl. 1328) ve İbn Kayyım el-Cevziyye (öl. 1350) ile devam eden bir düşünce geleneği gelmekte.
Selefiliğin metodunu kısaca; “nassı esas almak, Kuran hadis ve icmaya bağlı olup bunlar dışında herhangi bir yoruma kapalı olmak ve aklı sınırlı bir kaynak olarak kabul etmek…”olarak tanımlayabiliriz.
Ve nakilci bir bakış açısı beraberinde iman-amel birlikteliğinin öne çıkması…
Dinin aslına rücu etme düşüncesi…
Dinin, din dışı unsurlardan arındırılması ve asrı saaddetteki ilk haline döndürülmesi…
Her şeyin Kuran ve sünnet çerçevesinde mutlak olarak ele alınması, dinin bidatlerden temizlenmesi…
***
Ve bugün için “neo selefilik” başlığı, son dönem modern islami hareketlerin genelini ifade etmekte.
Bundan mütevellit, selefilik bir mezhebi oluşum olmaktan çok, çeşitli varyasyonları ile dini manada bir ihya hareketi olarak değerlendirilebilir.
İslam dünyasının, özellikle Osmanlının son iki asrında batı karşısında yenilgiler yaşayarak geri kalışı, asrı saadete dönüş söyleminin yükselmesinde ve genel kanaatin dinin yeniden ihya edilmesi fikrinin neşvünema bulmasında etkendir.
Tüm islam aleminde bu kanaat üzerinden fikir ve düşünce hareketleri filizlenmiş, son dönem selefi hareketlerin çeşitliliği bu minval üzerinden gerçekleşmiştir.
Osmanlının çöküşü ile birlikte Sünni dünyanın siyasal merkezi dağıldığı gibi dini-ilmi merkezi de kaybolmuştur.
Bu durum Müslümanların, bulundukları durumu sorgulamalarını ve yeni bir islamcılık hareketinin varlığını zorunlu kılmıştır. Bu arayışlara girenlerden Sıddık Hasan Han (öl. 1307/1890), Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Cemaleddin el-Kasımi (öl. 1332/1914), Mahmud Şükri el-Alusi (öl. 1342/1924), M. Reşid Rıza (öl. 1354/1935), Hasan el-Benna (öl. 1949), Mustafa Sibai (öl. 1384/1964), Seyyid Kutup (öl. 1386/1966), Mevdudi (öl. 1399/1979) ve Subhi Salih (öl. 1406/1986) gibi aydınların görüşleri birbirinden farklı olsa da dini ihya çabaları bağlamındaki yeni görüşlerinden dolayı isimleri Selefî düşünce içerisinde zikredilmektedir. (Sönmez Kutlu, Çağdaş İslâmi Akımlar (Ankara: 2014)
***
Son dönem selefi düşüncenin renklerinden biri de; 18. yüzyılda Muhammed b. Abdülvehhâb (öl. 1792) ile islam dünyasının gündemine girmiş olan vehhabilik fikri cereyanıdır.
Suudi Selefîliği Muhammed b. Abdülvehhab’ın başlatmış olduğu ve Suudîler ile anlaşarak Arap yarımadası ve çevresinde yayılmaya başlayan Vehhabilik hareketidir.
Selefîliğin tek temsilcisinin kendileri olduğunu savunmaktadırlar.
Önceliklerini tevhid, şirk ve ameli, akidelerinin çerçevesi olarak belirlerken, bidatler konusunda katı bir tutum sergileyarak, namaz kıldığı sürece mevcut otoriteye itaatin gerekliliğini savunurken demokratik yönetim şekillerine de uzak durmaktadırlar.
Bunu katı bir şekilde diğer bütün cemaat veya grupları ehl-i sünnet olarak kabul etmeyen bir düşünce yapısı takip ederken; devlet olmanın verdiği maddi destekle de zamanla Arap yarımadası, Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde yayıldığı görülmekte.
Bilhassa 1940’lardan itibaren petrolün sağladığı imkanlar Suud Devleti’ni sadece bölgede değil bir çok coğrafyada Selefi oluşumların hamisi/patronu haline getirmiştir.
Vehhabi matbuat, sistematik ve planlı olarak neşeedilmeye başlanmış, Selefi davetçiler psikolojik, eğitsel ve finansal olarak desteklenmiştir. Selefllik, belki de tarihinde ilk defa her düzeyde örgün ve yaygın öğretim süreçlerine dahil edilmiştir.
1920-30’lu yıllarda Mekke ve Medine’de kurulan Hadis/Davet okulları kurumsal modeller olarak geliştirilmiş, 1960’ta kurulan Medine İslam Üniversitesi ile birlikte Selefi ideoloji, yükseköğretim müfredatına bağlanmıştır. Bu üniversite, İslam dünyasının her tarafından öğrenci aldığı için, Selefi formasyonla yetiştirilen binlerce insan ülkelerine bu anlayışı taşımıştır.
İslam Üniversitesi modelinin önce Afrika’da muhtelif şubelerle çoğaltılması, daha sonra Hindistan, bilahare Pakistan, Endonezya gibi ülkelere de açılarak Suud’un himaye ve desteği ile eğitim hayatını sürdürmesi tüm islam coğrafyasında her düzeyde vehhabi selefiliğini beslemiş ve çoğaltrnıştır.
***
Vehhabi düşünce ağırlıklı olarak tevhid meselesi üzerinde durarak bidatlerle mücadeleye dayalı bir hareket metodu benimser.
Muhammed b. Abdülvehhab’ın (1703-1792) “Kitab-ut Tevhid” isimli eseri, Vehhabiliğin temel kitabı olarak bu düşüncenin yayılmasına etki etmiştir.
Muhammed b. Abdülvehhab, Muhammed b. Suud ile anlaşarak 1744 de ilk siyasi dini faaliyetlere başlatmıştı. 1803’de Hicaz bölgesinin kontrol altına alınmasıyla beraber Vehhabiliğin ilkeleri duyuruldu.
Ahmed b. Hanbel’in imanın söz ve amelden ibaret olduğuna dair ifadeleri, İbni Teymiyye’nin iman-amel birlikteliğine vurgu yapması, Muhammed b. Abdülvehhâb’ın da bu doğrultuda söylemleri bu ilkeyi vehhabiliğin en temel ilkesi olarak ortaya koydu.
Suudi Krallığının resmi mezhebi işlevi gördü ve ilk icraat olarak sahabe kabirleri düzeltildi, tarihi binalar yıkıldı, amel imandan sayılarak büyük günah işleyenler tekfir edildi.
Buna göre Allah’ın sıfatlarına Kur’an ve hadislerde haber verildiği üzere inanmak esastır ve müteşabih ayetleri tevil etmek caiz değildir. Monarşi, islami bir yönetim şeklidir ve namaz kılan devlet başkanına itaat etmek gerekir. Kabir ziyareti, tarikat şeyhinden istimdat ve şifa dilemek şirktir, şefaat sadece Allah’tan istenmelidir fikri temel inanç konuları olarak açıklandı.
Peçe, çarşaf, kadınların seyahatı, erkeklerin sakalı gibi fer’i meseleler üzerinde yoğunlaşıldı. Ve tütün haram hükmünde sayıldı…
***
Ve 21. Yüzyıl…
Suudi Arabistan’da Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın iktidara gelmesinden beri ülkede kapsamlı bir reform süreci başlatıldı.
Baba Kral Selman bin Abdülaziz’den tam yetkiyi devraldıktan sonra Suudi kraliyet ailesi içindeki rakiplerini safdışı bırakarak siyasi gücünü sağlamlaştırdı.
Başlattığı reformlara karşı çıkanları ve kendisini eleştirenleri otoriter bir şekilde susturdu.
Ve gelinen noktada belki Suudi toplumu bireysel birtakım özgürlüklere kavuştu kavuşmasına ama siyasal özgürlükler daha da kısıtlandı.
Yapılan reformlarla Suud toplumunda sosyal ve kültürel alanlarında daha canlı, daha özgür daha zengin bir ekonomi hedeflenmekte.
Bu minvalde ahlak polisinin yetkileri kısıtlanarak alkol, müzik, kadınların kıyafetleri gibi yasakların uygulanmasına göz yumulmaya başlandı. Sinema yasağı kaldırıldı ve kısa zamanda ülkede iki binden fazla sinema salonu yapılması öngörülüyor.
Kadınlar artık araba kullanabiliyor, bir erkeğin izni olmadan seyahat edebiliyor, iş yeri açabiliyor, spor müsabakalarına ve restoranlara erkeklerle aynı kapıdan girebiliyorlar.
Ve tüm bu sekülerleştirme müdahaleleri Vehhabi ulemanın muhalefetine rağmen gerçekleştirilmekte…
Kur’an ve hadis metinlerine sıkı ve literal bağlılığıyla bilinen Selefi ulema, bugünlerde oldukça esnek bir usul takip ederek, reformlara karşı olsa da sessizliğini korumakta.
Vehhabi ulema, adımlarını reel politiği gözeterek atmak, kararlarını buna uydurmak, yani dengeyi tutturmak mecburiyetindedir.
Çünkü Suud da İtaatsizlik afedilmez bir eylemdir…
Aslında geçmişten beri kralların usulsüz icraatları daima ulemanın fetvalarıyla meşrulaştırılageldi. Ve hiç bir dönem alimler yönetimde bir rol oynamadılar…
Onların sadece yapmaları gereken şey meselelerin gerekçelerinin kendilerine izah edilmesi ve sonra da ulemanın verdikleri fetvayla fiili durumu meşru hale getirmekten ibarettir.
Çünkü karşı çıkan, muhalefet yapan alimler şiddetle cezalandırılır.
Mesela Selman el-Avde, Sefer el-Havali gibi tanınmış isimler muhalif tavırlarından dolayı şiddetle cezalandırıldı. Görevlerinden alınmakla kalmadılar, yıllarca hapis yattılar.
Vehhabi müesses nizam hiç bir zaman çıkan aykırı seslere müsamaha göstermedi.
Bizzat İbn Baz gibi, Şeyh Fevzan gibi üst düzey alimler bu muhalif çıkışları ağır fitne ve bidat olarak değerlendirdiler ve din diliyle bu Selefi şeyhleri mahkum ettiler…
***
Bundan sonra vehhabiliğin seyir çizgisinin nasıl olacağı, Muhammed bin Selman’ın liberal bir politika izleyeceği varsayımından hareketle müesses Vehhabiliğin gücünü tedricen zayıflatacağı iddiasının ne derece gerçekleşeceğini önümüzdeki günler gösterecek.
Sonuç olarak Vehhabilik Muhammed bin Selman ile oldukça farklı ve yeni bir dinî jeopolitik inşaaya başladı.
Suudi Arabistan ın kuruluşunda kurucu krallardan bir şöyle demişti: “Kuşkusuz ben Selefî bir adamım. İnancım Selefîdir. Kitab ve Sünnet’in gerektirdiği bu yolda yürüyorum…”
Dolayısıyla Muhammed bin Selman yaptığı icraatlarla Vehhabiliğin ana esasları pek uymasa da Selefîlik, Krallığın her zaman ana ideolojisidir.
Merakımız, bundan mütevellit, vehhabilik sekülerleşirken bunun vehhabi ulemaca kitabına nasıl uydurulacağıdır…
İslamla sekülerliğin bir arada nasıl harmanlanacağı, ortaya ne menem bir selefiliğin devşirileceğidir…
Bekleyip göreceğiz…
Selam ve dua ile…


