
Hz. Peygamber ve eşleri vefat ettiğine göre ahzap suresi 6. Ayeti bugün nasıl anlamalıyız?
SORU: Elbette Kur’an evrenseldir, her zamana ve mekâna hitab eder, müminler için ölçüdür, hiç bir ayetini Rabbimiz sebepsiz inzal etmemiştir. Ancak Ahzap Suresi’nin 6. ayetinde gördüğümüz gibi, “Peygamberimizin (sav) eşleri müminlerin analarıdır ve peygamberimizin hanımlarıyla nikâhlanmak da büyük günahtır” buyrulmakta. Kendileri hayattayken sebebi ve maksadı anlaşılıyor. Ancak Peygamberimiz ve eşleri ahirete irtihal ettiklerine göre günümüzde yaşayan müminler bu iki hükmü nasıl anlamalıdırlar?
CEVAP: Kur’an tarihin bir döneminde yaşayan insanlara “hitap” olarak, kıyamete kadar yaşayacak olan insanlık için de eskimeyen bir “kitap” olarak gönderilmiştir. Bu nedenle ilk muhataplarını birebir ilgilendiren veya başta Peygamber (as) olmak üzere özel hitaplarının olması gayet tabiidir. Ayetin tamamı şöyledir: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah’ın Kitabına göre (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap’ta yazılı bulunmaktadır.” (33/6). Bu durumu üç şekilde mütalaa etmek mümkündür: Birincisi hükmün birebir uygulanmasıyla ilgili olan kısmı ki, ilgili şahısların vefatıyla bu boyutun uygulanılabilirliğinin imkanı ortadan kalkmıştır. Örneğin Peygamber eşlerinin vefatıyla bahse konu olan kısım ortadan kalkmış olmaktadır. O gün bu hüküm Peygamber (as) ve eşlerinin (r. anha) şahsına karşı ümmetin göstermesi gereken saygı, sevgi ve hürmetin sınırlarını ortaya koyarak Peygamber ailesinin hürmetinin bilinmesidir. İkincisi ise ahlakî boyutudur ki, kıyamete kadar bakidir. Bu aileye karşı Müslümanların göstermesi gereken saygı ve hürmet, salat ve selam (33/56), akidelerindeki yeri (canlarından daha çok sevmek 33/6) ve toplumsal hayatımıza ilgili çıkaracağımız dersler ve öğütler bakımından süreklilik arz etmektedir. Bir diğer boyutu ise Peygamberlerin şahsına özel bir takım ilahî hükümlerin konulmuş olmasıdır. Örneğin: Peygamberimizin evliliğinin dört kadınla sınırlanmamış olması, (33/50) hanımlarının müminlerin anneleri olması (33/6), peygamber eşleriyle evlenmenin müminlere ebediyen haram kılınması (33/53), peygamber eşlerinin yapacağı bir yanlışa veya salih amellere verilecek karşılığın iki kat olması (33/30-31), peygambere özgü gece namazı (17/79), peygamberlerin tebliğ ile ilgili yapacakları bir hatanın cezasını anında dünyada iken görmeleri (69/44-46) gibi.
Bu uygulamalarda da yine bizim toplumsal hayatımızla, siyasi hayatımızla, aile hayatımızla ilgili alacağımız dersler ve öğütler vardır.
Ayetin bağlamına baktığımız zaman cahiliye döneminden kalma birtakım anlayışların değiştirilmesinden, bunun toplum hayatındaki uzantılarından ve ilahi hükme göre olması gerekeni bildirdikten sonra, peygamber ile müminlerin arasında olması gereken anlayışa parmak basarak, canlarından önce peygamberin canını aziz bilmeleri ve Peygamberin eşlerini de anneleri olarak görmeleri gerektiğini bildiriyor. Bu ise yeni bir toplumsal anlayış getirmektedir. Bu anlayışın temeli “inananlar kardeştir.” (49/10) ayetiyle atılmıştı. Şimdi ise: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır” hitabıyla iman bağından doğan “manevi ailenin”, ebeveyni peygamber ve şerefli eşleri, evlatları da kadınıyla erkeğiyle tüm Müslümanlar olmaktadır. İslam bu anlayışla Devlet-Millet kaynaşmasını en yüksek düzeyde gerçekleştirmiş olmaktadır. Her Müslümanın, bu ailenin bir ferdi olarak elinden geleni ardına koymadan, kendi canını Allah elçisinin canına siper ederek aile şerefini korumaya, yüceltip yükseltmeye çalışması, imanî bir sorumluluktur. Müminlerin Allah sevgisi ise, her sevginin üzerinde ve daha kuvvetlidir. (2/165)
Allah Kuran’da insanlar arası akrabalığı iki şekilde ifade ediyor. Birisi nesepten doğan soy-sop ve kan bağı ile oluşan yakınlık, diğeri ise ortak akideden, imandan doğan yakınlıktır ki, Nuh (as)’a verilen cevapta bu açıkça ifade edilmektedir: “O senin ailenden değildi” (11/46). Burada Allah, aynı inancı kabul edenleri bir aile olarak takdim etmektedir. Birincisini maddi, ikincisini de manevi aile yapılanması olarak değerlendirmek mümkündür.
Günümüzde Devlet-Millet ilişkisi tanımlanırken de aynı anlayışı görmekteyiz. Türklerdeki devlet telakkisinde de “devlet babadır.” Devleti temsil eden kimse hep milletin “babası”, vatandaş da onların evladı gibi kabul edilmiştir. Olayın manevi olarak görünen manzarası budur. Ancak İslam’da bu tanımlama gerçek olarak özde iken, çağdaş telakkilerde ise sadece sözdedir. Çünkü, çağdaş anlayışlarda insanları birleştiren bağ, menfaat bağıdır. Karşılıklı menfaatin bitiği yerde her şey biter. Bunun içindir ki, seçimler yaklaştığı zaman siyasiler, bütün güçleriyle milletin yaralarını sarmaya koşarlarken, seçimden sonra bu anlayıştan eser kalmaz. Gelecek seçime kadar sarılması gereken yeni yaralar açmaya gayret gösterirler. İslam’da ise bu bağ geçici menfaat bağı olmayıp kalıcı olan akide bağı ile bağlanmıştır. Yaptığı her işte imanının sesine kulak vermek zorundadır.
Ayetin ikinci kısmında ise: “Akraba olanlar, Allah’ın Kitabına göre, (mirasçı olma bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap’ta yazılı bulunmaktadır.” (33/6) buyrulmaktadır. Medine’ye hicretin ilk yıllarında Ensar ve Muhacir birbirleriyle kardeş ilan edilerek sahip oldukları her şeyi kardeş payı olarak paylaşmışlardı. İlerleyen zaman içerisinde durumu düzelen İslam toplumundaki bu uygulamayı miras konusunda değiştirerek, bundan sonra nesep bağına göre mirasın paylaşılacağını bildiriyor. Bunun ayrıntıları miras ayetlerinde vardır. İstisna olarak dostlara uygun bir vasiyet yapılabileceği de bildiriliyor. Böylece olağanüstü durum sona erdirilerek olağan durum ilan ediliyor.
Uygulamanın bu kısmında da çağlar boyu yinelenecek bir örneklik vardır. Toplumun karşılaştığı benzer durumlarda herkesin elindeki imkanları kardeşleriyle paylaşmalarının örnekliği sergileniyor. “Komşusu aç iken tok olarak sabahlayan bizden değildir” sözünün burada hatırlanması söylemek istediğimiz maksadı açıklayıcı olacaktır.


