
SURİYE’NİN BÜTÜNLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ: FIRSATLAR-RİSKLER
Küresel ve bölgesel değişim/yeni denge arayışı sürecinin kritik bir aşamasında olunmasına rağmen -son 13 yılda yaşananları yerli yerine oturtabilirsek- Suriye’deki hızlı değişim sürecini doğru okuyabilmemiz mümkündür. Yeter ki süreci, sürecin aktörlerini doğru tanımlayalım, doğru anlamlandıralım. Aynı zamanda söz konusu kritik süreçteki farklılaşmaları, konum ve misyon değişikliklerini, çeşitli nedenlerle hatalı değerlendirmeyelim… Ne var ki gelinen aşamadaki Suriye gerçekliğini ve bölgemizdeki yeni denge arayışı sürecindeki hızlı değişimi, güçlenen ve zayıflayan dinamikleri hatalı okumakta ısrar edenler yine sahnedeler. Ve öncelikle 7 Ekim sonrası yaşanan katliamlar ve soykırımın, ‘“güçlü”nün haklı görüldüğü’ bir dünya düzenini tüm boyutlarıyla deşifre etmesinden sonraki gelişmelerle birlikte küresel ve bölgesel güçlerin sorunlu, kimilerinin de beklenenin çok gerisindeki duruşlarıyla, söz konusu hatalı okumaları izah etme çabalarının yetersizliği ile karşı karşıyayız.
Geçen ayki yorumumuzun başlığı/mesajı, ‘“Devlet” Ne Diyor!?-Devlet Bahçeli’nin Dilinden Yeni Türkiye Ne Diyor!?’- idi. Ve bu başlıktaki anlamıyla “Devlet”in, 2014-2015’lerde gündeme geldiği anlaşılan bir planının kamuoyuna deklare edilmesi söz konusuydu. Ve konuyu ta başından bu yana takip edenler için olmasa da toplumun büyük bir kesimi açısından bu, sürpriz bir gelişmeydi… Suriye’deki hızlı değişim de, tıpkı geçen ayki ‘“Devlet” Ne Diyor!?’ başlığındaki gibi büyük bir kesim için sürprizdi…
Peki, Suriye’deki gelişmeler bugünkü duruma nasıl evrildi? Küresel ve bölgesel düzlemde neler yaşandı? Kısaca hatırlayalım ki yaşanan süreci doğru bir zemine oturtabilelim.
Pandemi ve sonrası gündeme gelen küresel (Gıda ve Enerji) krizi bahse konu dönemde önemli sonuçlar ortaya çıkardı… Hemen akabinde, -İngiltere ve ABD’nin tetiklediği- Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş başlatıldı… En vahimi de 7 Ekim’deki Aksa Tufanı Harekatı ile ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgeyle ilgili planının deşifre olmasından sonraki yaşananlardır. (Sözde) Medeni Batı’nın gerçek yüzünü de ortaya koyan katliamlar ve Soykırım süreci başlatıldı. Gazze’de başlayan katliamlar, daha sonra genişleme eğilimi gösterdi… Ve kendilerini İslam ile tavsif edenlerin neredeyse tamamının acziyetini, gerçek yüzlerini ortaya serdi bu katliam süreci. “Müslümanlar”ın bir güç olmadığı gerçekliği daha da belirginleşti. ‘“Güçlü”nün haklı görüldüğü’ bir dünyada hak ve adaleti sağlayacak, “mazlumdan yana zalime karşı” bir “güç”e/düzene ihtiyaç, bir kez daha seslendirildi. Aynı zamanda ABD/Batı’nın gerçek yüzü, daha yoğun bir şekilde gündeme geldi…
Bütün bu gelişmeler, ABD’nin bölgeyi yeniden kontrol altında tutma planının, Tunus, Libya, Mısır’dan sonra sürecin Suriye ayağındaki strateji değişimi ile birlikte bölgemizde yeni bir döneme girmesinin sonuçlarıydı. Bu süreç, aynı zamanda, ABD-Türkiye ilişkilerindeki derin sorunların, bir şekilde sahaya yansıması, ABD’nin strateji değişiminin (Kaos Stratejisi’nin), Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarını arttırması anlamına da gelmekteydi. Ve yeni Türkiye’nin söz konusu kaygıları giderecek bir duruşu sahaya yansıtabilmesi de pek mümkün görülmüyordu. Lakin beklenilmeyen bir şekilde, küresel ve bölgesel değişim sürecinin önüne çıkardığı fırsatları kullanabilen, hatta denge politikalarıyla “sistem içi” handikapların bir kısmını aşarak önemli hamleler yapan bir Türkiye ile karşı karşıya kalındı. Ve bölgemizdeki yaşananların açtığı alanı iyi kullanan, Rusya ile ABD arasında bir denge/dengeci politikalarla yeni Türkiye, güvenlik ve gelecek kaygılarını gidermeye yönelik stratejik adımlar atmaya başladı. Ve bu süreçte bölgesel güç olma yolunda önemli mesafeler katetti… Türkiye’nin bu hamlelerine karşın (tartışmalı da olsa) kendisini İslami referansla tanımlayan İran ise bölgede yaşanan değişimleri ta başından beri doğru okuyamadı. Daha da ötesi güvenliği ve geleceği açısından kritik öneme sahip olan “Stratejik Direnç Hattı”nı korumak adına ciddi hatalar yaptı. Aynı zamanda İran’ın hataları sadece politikalarıyla da sınırlı kalmadı. “Mücadele/savaş yöntemleri konusundaki hatalarında da ısrar etti… Dolayısıyla farklı ideolojik referanslara sahip İran ve yeni Türkiye’nin bahse konu dönemdeki politikaları ve mücadele yöntemleri “Müslümanlar” arasında tartışıldı. Ne var ki bu tartışmalar, “hatalı tanımlamalar ve hatalı beklentiler” düzleminde devam ederken, biz de dergi olarak, “sistem dışı” duruşumuzu koruyarak bahse konu tartışmalara katıldık. Konuyla ilgili olarak, Dergimizin Eylül-2012 sayısındaki “Suriye’de Yaşanan Kanlı Değişim Süreci ve Müslümanlar” başlıklı yazımızı, “Alıntılar” bölümünde bulabileceğiniz gibi diğer yazılarımızı da İktibas dergisi arşivinde bulup değerlendirebilirsiniz.
Bahse konu yazılarımızda, sistem-dışı duruşumuzu koruyarak yapmaya çalıştığımız reel-politik okumalarımızda küresel ve bölgesel değişim sürecinde, -ideolojik duruşunda bir değişiklik olmasa da- yeni Türkiye’nin, tarihi ve stratejik derinliğine atıf yapan “sistem içi” çıkış arayışını değerlendirmiş ve yeni Türkiye’nin, kendi içinde tutarlı ve isabetli hamlelerini reel-politik okumalarla insanımızın dikkatlerine sunmuştuk. Benzer şekilde, İmam Humeyni sonrası hızla irtifa kaybeden İran’daki siyasilerin hatalı politikaları ve hatalı stratejilerine dikkat çekmiştik. En vahimi de İran gibi iddialı bir devletin, mücadele/savaş yöntemlerinde ilkesellik ve ahlakilikten uzaklaşmasının kötü yansımalarına dikkat çekerek vusatımızca uyarmaya gayret etmiştik. İmam Humeyni dönemindeki İran-Irak savaşı sırasında Irak, herhangi bir ilkesel ve ahlaki kaygı taşımadan İran şehirlerini, yerleşim yerlerini bombalarken, İran radyosunda yayımlanan bir duyuru ile Irak’da bombalanacak askeri hedeflerin yakınındaki sivillerin uyarılmasının önemini hatırlatarak İran’ın hızla irtifa kaybetmesine de dikkat çekmiştik. Ne var ki İran’ın hatalı politikaları ve mücadele yöntemleri, bahse konu süreç ile ortaya çıkan Irak-Suriye eksenindeki kaosta da devam etti. Hatalı politikaları,ilkesellik ve ahlakilikten uzak duruşu ile korumasının mümkün olmadığı stratejik hedefleri ile İran’ın mezhepçi çizgisi Suriye’de çok daha belirgin hale geldi. Ne yazık ki 7 Ekim sonrası bölgede yaşananlar, her ne kadar algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle doğru yansıtılmasa da İran’ın bölgedeki konumu ve misyonunun nereden nereye evrildiğinin fotoğrafını gündeme taşıdı…
Aynı zamanda bölgemizde malum bir projeyi sahaya yansıtmaya başladıktan kısa bir süre sonra, -ideolojik ekseni korunmakla birlikte- strateji değişimine giden ABD’nin başarısızlıkları devam etti. Özellikle Suriye’de terör örgütlerinin hamiliğiyle Siyonist İsrail ile ortak çıkarlarını korumak adına ABD, başta yeni Türkiye olmak üzere eski dostu/müttefiklerini karşısına aldı. Ama 7 Ekim öncesine kadar Irak-Suriye ekseninde de beklediği sonuçları alamadı… 7 Ekim’deki Aksa Tufanı Harekatı ile ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgedeki yeni denge arayışına fiilen hiç bir güç müdahale edemese de, Katliamları/Soykırımı ile bölgede dehşet verici bir kaos yaşatsa da, son planda “Medeni Batı”/ABD’nin ve Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail çok şey kaybetti. Orta vadede bırakın bölgenin geleceğini yeniden kurgulamalarını kendi geleceklerini ve güvenliklerini korumada ciddi sorunlar yaşamaları mukadder gözükmektedir.
Bu vesileyle bir hususun daha altını çizmemiz gerekmektedir. O da küresel ve bölgesel değişim sürecinin açtığı alanda, fırsatları çok iyi kullanmaya devam eden (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye’nin küresel “sistem içi” çıkış arayışında -Tarihi ve stratejik derinliğini- doğru kullanması ve bilhassa bölgedeki stratejik adımlarında ilkesel ve ahlaki kaygı taşıyan, neredeyse, yegane aktör olması gerçekliğidir. ABD’nin strateji değiştirmesiyle belirgin hale gelmeye başlayan yeni Türkiye’nin bu duruşu, kendi güvenliği ve geleceğiyle ilgili kaygılarına odaklanmış durumda. Ancak, 7 Ekim sonrası ABD-İsrail’in planları ve stratejik hamleleri ile yeni Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarıyla öne çıkardığı hamlelerin süratle karşı karşıya gelmekte olduğuna şahit olmaktayız. Her ne kadar geldiği aşama itibarıyla yeni Türkiye stratejik öneme sahip bir güç olsa da oyun kurucu bir güç olmadığı bilinmektedir. Ancak “güç”ün “Batı”dan “Doğu”ya kaydığı bir süreçte Türkiye’nin dahil olacağı tarafın ABD/Batı’ya karşı önemli bir avantaj sağlayacağı çok açıktır. Nitekim yeni Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın, 7 Ekim sonrası gündeme taşıdığı, “Büyük bir uzlaşma” ya da “Büyük bir savaş” değerlendirmesi doğru okunduğunda ne demek istediğimiz daha net bir şekilde anlaşılacaktır. Yani gelinen aşamada, gerek Filistin’deki ateşkes ve iki devletli çözüm arayışında ve gerekse bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecinde ABD ve AB’nin yeni Türkiye’ye ihtiyacı olmazsa olmaz derecesindedir…
Yukarıda dikkatlerinize sunmaya çalıştığım bütün tespit ve değerlendirmeleri dikkate almadan yapılan analizlerin doğru olmayacağının altını çizdikten sonra “Suriye’deki hızlı değişimi”in arka planını değerlendirmenin daha isabetli olacağı çok açıktır.
Suriye’nin Güvenliği ve Geleceği…
Hemen belirtmeliyiz ki malum odaklar Suriye’deki rejimin çöküşünü, ABD-(Siyonist) İsrail’in, HTŞ üzerinden bazı dinamikleri harekete geçirmesi ekseninde okumayı yeğliyorlar. Yeni Türkiye/Cumhur İttifakı’na yakın çevreler ise tutarlı ve isabetli reel-politik okumalarını devam ettirmektedirler. Lakin bunlardan bir kesim, ta başından bu yana hatalı tanımlamalar ve hatalı anlamlandırmalarla “Şam’dan sonra Kudüs” söylemleri ile süreci okumaya çalışmaktadırlar. Oysa yaşanan süreci doğru okuyabilmek için, yeni Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarıyla ABD ile Rusya arasındaki denge/dengeci politikaların geldiği aşamayı öncelikle belirlemek gerekmektedir. Aynı zamanda 7 Ekim sonrası “ABD-İsrail”in bölgeye yönelik planlarının bir gereği olan vahşetin sonuna yaklaşıldığı bir aşamada bilhassa (Siyonist) İsrail’in güvenliğinin nasıl sağlanacağı hususunda ABD’nin Türkiye’den beklentileri nelerdir sorusunun cevabının doğru verilmesi kritik öneme sahiptir.
Küresel ve bölgesel değişim/yeniden yapılanma sürecinin açtığı alanı iyi kullanan yeni Türkiye, denge/dengeci politikaları doğru bir şekilde sahaya yansıttı. Zaman zaman ABD ile çıkar çatışmalarını kendi lehine sonuçlandırmak için Rusya ile ilişkilerini daha da yakınlaştırdı. Ve Rusya-İran ve Türkiye olarak Astana formatında kararların alınmasıyla güneyindeki “Terör Koridoru”nda gedikler açılması mümkün oldu: Ukrayna Savaşı’ndaki arabuluculuk girişimiyle de Türkiye Batı’dan olumlu tepkiler aldı. Zaman zaman da ABD’ye daha yakın durmayı yeğledi Türkiye…
Peki, 2011’de gündeme gelen ve (2011-2013) döneminde tarafların netleşmeye başladığı Suriye iç savaşından bugünlere nasıl gelindi? Kısaca hatırlatalım…
- 2012’den 2018’e kadar ki görünüm, İran, Rusya (Kısmen Çin’in) dışındaki aktörlerin etkisiz hale geldiği zannedilen bir Suriye idi.
- Sonra, Suriye rejimi, Körfez ülkeleri ve Arap Birliği ile ilişkilerini normalleştirdi. Söz konusu dönemde ABD-İsrail’e her zamankinden daha fazla yakın gözüken Körfez ülkeleri ve Arap Birliği gerçekliği vardı.
- Bu arada Suriye’nin Dostları Grubu da Suriye’nin geleceği için bir çıkış arayışında gözükmekteydi.
- Bu gelişmelerin öncesinde, kimilerinin “General”, kimilerinin de “Katil” olarak niteledikleri Kasım Süleyman komutasındaki kuvvetler, 2016’da Halep’i, 2017’de ise Suriye’nin Irak sınırlarına kadar olan bölgelerini kontrol altına almıştı…
- Malum muhalif örgütlerin bir kısmıyla birlikte Halep’teki bazı siviller de 2018’de İdlib’e sıkıştırılmıştı.
- Bu arada, Rusya ile ABD’nin karşı karşıya gelebilecekleri bir konunun çatışmaya dönüşmemesi için Soçi mutabakatı başlatıldı. Aslında Astana formatının bir parçası olmasına rağmen İdlib operasyonunda ısrarlı olduğu için İran’ın rolü sınırlandırıldı.
Rusya, ABD-İsrail ile gerilim yaşamak istemediği için İran’ı etkisizleştirmeye, Türkiye ile Suriye rejimini yakınlaştırmaya çalışmaktaydı…
- Nitekim 2022’de Türkiye-Rusya-Suriye savunma Bakanları Moskova’da buluştu…
Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen Rusya ve İran’ın desteğindeki Esad yönetiminin olumlu bir yaklaşım göstermediği anlaşıldı. Bir başka ifadeyle, gelinen aşamada, Suriye’nin bütünlüğün korunması ve terör örgütleriyle mücadelenin ileri bir aşamaya taşınmasını talep eden Türkiye girişimlerinde bir sonuç alamadı.
Burada Türkiye’nin talebinin reddedilmesinde, İran ve Rusya’nın da kısmen etkili oldukları bilinmektedir.
- Öyle ki Ukrayna Savaşı ve 7 Ekim sonrası yaşananların belirgin bir şekilde Rusya ve İran’ın güç kaybetmesine neden olması, Türkiye’nin talebinin reddedilmesinde belirleyici sebeplerin başında gelmektedir.
- 17 Aralık 2018’de silahtan arındırılmış bölge olarak ilan edilen İdlib’e, zaman zaman Rus uçakların bombardımanın söz konusu olduğu bilinmektedir.
Aynı zamanda İdlib’e sıkıştırılan malum muhalif örgütlerin doğrudan veya dolaylı olarak dış odakların etkisinde kaldıkları ve silahlandıklarının da açık ve kapalı kaynaklardan medyaya düştüğü de bilinmektedir.
- Ve, 8 Aralık öncesi Suriye, birbirine rakip tarafların her an sürece müdahale edebilecekleri bir duruma gelmişti artık.
Rejimin hızla çöküş sürecinde yaşananların arka planı ile ilgili olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları gerçekten dikkate değer ve sürecin arka planını netleştiren bilgiler olarak okunabilir:
- Yapılması gereken en hayati konu, Rusların, bir şekilde denkleme girmemelerinin sağlanmasıydı…
- Ruslar ve İranlılar ile bir araya geldik; bazı konuları görüştük.
- Ruslar ve İranlılar, baktılar ki ‘bu durumu sürdürmenin bir anlamı yok’, bir aşamadan sonra onlar da ikna oldular.
- Ve akşam “Esad gitti.”
Öyle anlaşılmaktadır ki belirli bir tarihe kadar, Rusya ve İran ile Suriye’nin bütünlüğünün korunması ve terör örgütleriyle mücadele ekseninde diyalog içinde olan yeni Türkiye, sürecin son döneminde gündeme gelen İdlib’deki gelişmelerden de haberdardı. Aynı zamanda HTŞ liderliğindeki örgütlerle de ihtiyatlı bir şekilde irtibatlıydı. Dolayısıyla Türkiye, belirli bir döneme kadar Rusya ve İran desteğindeki Suriye rejimi ile diyalog ile “güvenlik ve gelecek kaygılarını” bertaraf edecek bir çıkış arayışını devam ettirdi. Lakin sonuç alamayacağının ortaya çıkmasından sonra da ihtiyatlı bir ilişki içinde olduğu rejim muhalifi örgütlerle birlikte harekete geçmekten de kaçınmadığı anlaşılmaktadır.
2011 yılında başlayan ve ABD’nin strateji değiştirmesiyle Türkiye için güvenlik ve gelecek kaygısının en kritik cephesi haline gelen Suriye’deki gelişmelerin, 13 yıllık kanlı bir süreçten sonra rejimin çökmesiyle bitmesi önemli. Lakin yeni rejimin oluşturulma sürecindeki potansiyel risklere dikkat edilmeli, fırsatlar iyi değerlendirilmelidir. Sanki yeni Türkiye buna hazır gözükmektedir. Ancak HTŞ liderliğindeki örgütlerin fırsatları ve riskleri nasıl okuyacaklarıyla ilgili bir netlik bulunmamaktadır. Bölünmüş bir Suriye’yi kendi güvenlikleri için daha elverişli gören terör örgütlerinin hamisi ABD ve Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail, yeni Türkiye’nin “ilkeli” ve esnek yaklaştığı malum örgütlerle ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilecek mi, hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Suriye’deki tüm etnik ve dini olarak nitelenen grupları kapsayıcı, en önemlisi de “Müslüman Kürtler” ile terör örgütlerini birbirlerinden ayırıcı bir dil ve yöntem kullanılmasının hem Suriye’nin hem de yeni Türkiye’nin güvenlik ve geleceği açısından kritik öneme sahip olduğu ise aşikardır.


