GenelYazarlardanYazılar

Nasıl İrşad Edelim..? 

İnsan hayatının kendi ekseni etrafında döndüğü, zihinlerden uzak bir takım yüce hakikatları her zaman idrak edemediğini  hiç düşünmez, beşer hayatının düzgün bir şekilde seyri ancak bu hakikatı ve prensiplerin bilinmesi ve bunların  insana yüklediği sorumluluğun  hakkı ile yerine getirilmesiyle mümkündür. İnsan yaşantısı süresinde kendisini mutlu kılan -ilâhi emirlere uymanın -gerek ve önemini çevresi ile paylaşmanın bilinç ve sorumluluğunu taşıdığını unutmamalı. İlk etapta yaşadığı bölgedeki huzur ve sükûnetin ,mal ve can emniyetinin oluşması için öncelikle İlâhi emirlere ve genel kurallara  uyulmasının sonucu, ancak mutlu yaşantının zemini oluşturulmuş olur.  Bunlar için ilâhi emir ve uygulamaların, toplumu oluşturanlar arasında paylaşmak, bilmeyenlere öğretmek, duyurmak, tebliğ etmekle oluşur. Hiç bir toplum kendi içerisindeki olumsuzlukları görmemezlikten-duymamazlıktan gelmemelidir. İslâm inancına göre ‘’Emri bi’l ma’ruf-nehiy ani’l münker ‘‘ ayetinin gereği yapılmamış olmasından dolayı toplumda oluşan olumsuzluklardan diğerleri de dolaylı olarak sorumlu olabilmektedirler. Unutmayalım ki Lut kavmi helak olurken ,onların bu gayri ahlaki tutumlarına muhalefet etmeyenler ve ilâhi emir doğrultusunda irşat  görevlerini yapmayanlar  helak olmaya müstehak olmuşlardır. Bir Müslümanın, açıkça günah işleyenleri görünce, gücü yetse de, yetmese de mâni olmaya çalışması veya onlara nasihat etmesi, inancı açısından mutlaka şarttır. Allahü Teâlâ, bir toplumda birilerinin günah işlendiği için, toplunun hepsine  azap etmez ise de, açıkça günah işleyenleri görülüp de,  çeşitli şekilde   mâni olunmadığı veya mâni olmayı düşünmeyen kişiler işlenene rıza göstermiş olacaklarından dolayı sorumlulukları sebebi ile cezayı hak etmiş olabilmektedirler.

Günah işleyenlere uyarılarda bulunmak veya fiilen müdahale etmek ,geçmişte olduğu gibi günümüzde de pek zordur.  Geçmiş dönemlerde tevhid ehli insanlar, günahkarlara mani olmak ve ilâhi emirlerin uygulanması hususlarında günahkarlara tavsiye ve uyarılarda bulunmuşlar bu davranışlarının karşılığını çoğu kez menfi şekil de almışlardır. Bu konuda  Kur’an da bizlere örnekler sunulmuştur.

“Hani onlardan bir topluluk demişti ki: ‘Siz Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?’ Onlar da, ‘Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)’ demişlerdi.” (A’râf, 7/164)

Bu ayet-i kerimede hitap edilen kitle Rasulullah (s.a.v. ) dönemindeki Yahudiler olup, onlar ayet-i kerimede bahsedilen konu hakkında bilgi sahibi olduklarından dolayı olay, özlü bir üslûpla anlatılmaktadır. Şöyle ki; deniz sahilinde yaşayan bir kasaba halkına cumartesi günü, iş yapmamak ve sırf ibadet etmek zorunluluğu yanında balık avlamak da haram kılınmıştı. Fakat onlar ilâhî bir imtihana tabi tutuldular. Balıklar tatil günü olan cumartesi günü, diğer günlere nazaran akın akın ta sahile kadar gelirken diğer günlerde ise denizin derin yerlerinde dolaştıklarından, onlar balıkları bir hayli zahmet çekerek avlayabiliyorlardı.

Bu böyle bir süre devam ettikten sonra onlardan bazıları iradelerine hâkim olamayarak hürmet ettikleri cumartesi gününde Allah’ın koyduğu yasağa rağmen O’nun emir ve tavsiyelerine muhalefet ederek o günde balık avlamaya başladılar. Bu durum karşısında bir grup insan da, “Allah’ın yasak etmesine rağmen böyle bir şeyi nasıl yaparsınız! Cumartesi günü balık avlamak size haram kılınmadı mı?” diye onlara nasihat etti ise de bu nasihat sınır tanımazların aşırılıklarını daha da körüklediğinden nasihat edenler de bunun faydasız olduğunu düşünerek ümitsizliğe kapılmış ve olaya sessiz kalmışlar. Başka bir grup insan daha olaya müdahale ederek onları ısrarla engellemeye çalıştılarsa da bu durum uzadıkça uzamış… devam etmiş. Bunun üzerine uyarıların boşuna  olduğunu düşünenler, ısrarla irşattan yana olanlara “Siz Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” diyerek nasihatin boşuna bir çaba olduğunu söylediklerinde; diğerleri cevaben, “Biz, kötülük karşısında susmakla kendimizi kurtaramayacağımız (görevimizi yaptık ) için onlara öğüt veriyoruz. Onların durumlarını düzeltmelerinden, hakka dönmelerinden ümitsiz değiliz. Belki onlar, içinde bulundukları hâlden sakınırlar, onu terk ederler ve tövbe ederek Allah’a dönerler. Allah da onların tövbelerini kabul eder, merhamette bulunur.” diyerek en azından uyarı görevlerini yapmış sayılmak ve böylece Allah katında sorumluluktan kurtulmak yanında, uyardıkları kişilerin hatalarını göstererek durumlarını düzeltmelerine yardımcı olabilecekleri ümidiyle onları irşat ettiklerini belirtiyorlardı. Olayları dikkatle incelediğimizde İlgili ayette bu kasaba halkının üç tip insan topluluğundan meydana geldiği görülmektedir:

  1. Allah’ın yasaklarını çiğneyenler,

‘’ İnsanları doğru yola eriştirmek senin vazîfen değildir. Ancak Allah dilediğini doğru yola ulaştırır. Hayır olarak her ne harcarsanız, faydası kendiniz içindir. Bu sebeple siz, sadece Allah rızâsını kazanmak için vermelisiniz.’’(Bakara:272  )

  1. b) Allah’ın hükümlerine uymakla birlikte günahkârların ıslah edilmesi konusunda kötümser olup irşadın yararsız olduğunu düşünenler,

‘’Sen, onların, doğru yola ermelerini ne kadar çok istersen iste; sapkınlıkta kararlı olanları Allah doğru yola iletmez. Onlar için bir yardımcı da bulunmaz.’’ (Nahıl: 37 )

  1. c) İrşadın terk edilemez bir görev ve sorumluluk olduğunu, ayrıca bu hususta ümitsiz ve karamsar olmamak gerektiğini düşünenler.

‘’ Sen, sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin; ama Allah hak edeni doğru yola iletir. O, doğru yolu seçenleri iyi bilir.’’(Kasas:56 )

Şu halde müminler, özellikle ilim irfan sahibi kişiler, kendileri Allah’ın buyruk ve yasaklarına uyarak temiz bir hayat yaşadıkları gibi başkalarının da doğru yolda olmalarını sağlamak için bıkıp usanmadan irşat görevlerini yerine getirmelidirler. Gerçek bir muvahhid /muvahhide olan eğitimcinin olumsuzluklarla karşılaşması halinde muhatabını  irşattan/tebliğden  vaz geçerek kötümser  olmamalı, kötülükleri çaresiz ve şifasız kabul edip bir kenara çekilmesi doğru bir davranış değildir. Ayrıca bizzat Rasul ve Nebiler  de dâhil olmak üzere insanlar bu hususta ne ölçüde başarılı olduklarından değil, bu yolda gerektiği kadar ve gerektiği şekilde çaba gösterip göstermediklerinden Allah’a karşı  sorumludurlar. Eğer bir toplum içinde birtakım kötülükler, zulümler, ahlaksızlıklar günümüzde,Dünyada ve ülkemizde işleniyorsa unutmayalım ki Rabbimiz sadece o toplum içindeki günahkârları değil toplumun öteki üyelerini de hesaba çekecektir.  Zira suçlulara “neden bu günahları işlediniz?” diye, diğerlerine de “neden bu insanları uyarmadınız? Niçin onlara Allah’ın âyetlerini duyurmadınız?” diye hesap soracaktır. Rabbimizin bu sorgulaması karşısında “Ya Rabbi! Sen şahitsin ki ben bana düşeni yapmıştım, ben elimden geldiği ve becerebildiğim kadarıyla bu insanları uyarmıştım, bu insanlara senin kitabını duyurmuştum” diyebilmemiz gerektiğini hiçbir zaman muvahhid ve muvahhideler olarak  hatırımızdan çıkarmamalıyız. İslamla şereflenmiş ve görevlendirilmiş  bir kişinin ,başkalarına islamın inaç  esaslarını  tebliğ etme görevinin ,dışında baazı hususlarada dikkat etmesinin gereğini asla unutmamalıdır. Örneğin;  Tevbe ayetinde açıkça bizlere bildirildiği gibi ,islamla şereflenmemiş,islamın yerine küfrü tercih ve yaşantı olarak kabullenmiş olanlar en yakınlarımız dahi olsa onlara sevgi ve ilgi duyulmamasını, dost edinilmemesini,aksi halda nefsimize zalimlik etmiş olacağımız vurgulanmaktadır.

‘’Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.’’ (Tevbe:23 )

Muvahhid/muvahhide bir Müslüman olarak ; Günlük mesailerimizin en az bir kısmını insanlık aleminin kurtuluşu ,tevhid akidesinin yer yüzüne  hakim olması ve ilahi mesajların kalplerde ve gönüllerde yer alması için harcanması gereği unutulmamalıdır. Tevhid dininin ,bütün insanlığa hitap eden evrensel bir  din olduğunu ,insanlığın mutluluğu için gönderilmiş olduğunu zihinlere yerleştirmemiz gerekir. Cenab-ı Hak maide süresinde bakın ne buyurmaktadır.

‘’ Bugün, sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinize nimetimi tamamladım.Sizin için din olarak İslam’ı uygun gördüm‘’( Maide:3 )

Cenab-ı Hak bizlere din olarak islâmı seçtiğini ,küfre ,putperesliğe  ve şirke karşı mücadelede tevhid sancaktarlığının ve nübüvvet  bayraktarlığını Allah (c.c )Hz.Muhammed (s.a.v ) ve onun eshabı/ümmeti olan bizlere tevdi etmiştir. Bizler de  bu şerefli ve meşakkatli görevi severek içtenlikle üstlenmişizdir. Bu nedenle İmanı küfre-İslâmı şirke-hicreti Mekke deki servetlerine -uhuvvet  ve kardeşliği  kabile ve aşiretlerine -tercih etmişlerdir. Öyle zaman gelmiş ki; imân etmeyen çocuklarını-eşlerini ve ana babalarını terk etmişlerdir. İslam için öz verinin Kur’an için fedakarlığın zorunlu olduğu    bir vecibe olmuştur. Müslümanlar için hiçbir gayenin Allah ve Rasulu’ne imândan  daha  önemli  ve değerli olamayacağı hususudur. Aslında Kur’an ayetlerine ve ilâhi mesajlara  bakıldığında Allah(c.c )’ın iman edip etmeme konusunda insanları  serbest bıraktığı görülmektedir. İnsanlar kendi özgür iradelerince  özgürce iman ettikleri takdirde imanlarının geçerli olacağı kef süresinde  ifade edilmektedir.

‘’ De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.‘’(Kef:29 )

Herkes ,dilediği gibi inanabilir,iman küfür  çatışmasında  veya hak batıl  mücadelesinde  dilediği tarafı tercih edebilir. Unutmayalım ki:Cenab-ı Allah (c.c. )her zaman iman edenleri övmüş ,inkarcıları  ise yermiştir. Ancak insanların iradesine müdahale edilmemiş, insanlar kendi iradeleri ile serbest bırakılmışlardır. Her zaman olduğu gibi günümüzde de günahkarlara, küfre saplanmış, batıl inanç sahipleri kimselere inaçlarının bozuk ve hatalı olduğu güzel ifadeler kullanılarak dinimizin ilahi emir ve yasaklarını samimiyetle anlatmaya gayretler ve fedakarlıklar göstermeli -geleneksel İslam anlayışından- Kur’an eksenli araştırmacı islam inancının anlatılması ve taraflarımızdan yaşantı halinde sunulması öncelikli davranışlarımızdan olmalıdır. Unutmayalım ki: Sözler uçar gider davranışlar gönül ve idraklerde yer eder. Allah’ın (c.c) cümlemize razı olduğu amel, düşünce, fikir ve yaşantı ile hayırlı, dünya ve hiret hayatı nasip eylesin inşallah… Amin!   

‘’İlmin Sahibi Yüce Allah’a Hamdolsun’’.    

Selam ve dualarımla…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir