
ABD-TÜRKİYE İlişkilerinde “Yeni Dönem” ve ZENGEZUR KORİDORU
Azerbaycan ile Ermenistan arasında 2020 yılında imzalanan “Ateşkes anlaşması’nda yer alan bir “Ulaşım koridoru” açılması hususu henüz bir sonuca bağlanmadı. Haliyle söz konusu ateşkes anlaşması da “Barış Anlaşması”na dönüşmüş değil. Her ne kadar Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Türkiye’ye yakın bir duruşunu, -iç ve dış muhalefete rağmen- bir süredir devam ettirse de (geniş anlamıyla) bölgemizdeki güç dengesindeki hızlı değişim, Zengezur Koridoru sorununun da çözümünü geciktirdi… Ta ki Ağustos ayı içinde Beyaz Saray’da paraf altına alınan bir metnin Barış Anlaşması’na dönüşme beklentisi ve koridorun güvenliğinin ve işletmesinin 99 yıllığına bir ABD şirketine verilmesi söz konusu olana kadar. Böylelikle Kafkaslardaki yeni denge arayışı sürecinde geçmişte gündeme gelen çözüm arayışlarından farklı olarak ABD’nin bölgedeki stratejik kontrolünün gündeme gelmesi söz konusu oldu…
Ne var ki ABD’deki Trump’ın nezaretindeki Aliyev-Paşinyan’ın imzaları ve medyadaki şovlarla birlikte, konuyu takip etmeyenler, hatalı tanımlamalar ve hatalı beklentilerle provokatif değerlendirmeler yaptılar…
Evet, Zengezur Koridoru, sadece Türkiye-Azerbaycan’ı birbirine bağlayacak bir koridor olmaktan öte Türk devletleri’nin birlikteliklerini sağlayacak bir ulaşım koridorudur da. Daha da önemlisi, Çin’in üç yol projesi ile birlikte gündeme gelen Avrupa-Asya bağlantısı olması nedeniyle de bu koridor, stratejik bir öneme sahiptir. Ve bir süredir devam eden küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde Kafkaslar/Asya’daki gelişmelerin değişik aşamalardan geçerek koridor projesinin bugünkü çizgiye geldiğini unutmamak gerekir. Aynı zamanda sürecin geldiği aşamada, koridorda, ABD kontrolünün bir şekilde gündeme gelmesinin de hem İran’ı, hem Çin’i ve hem de Rusya’yı tedirgin etmesi de kaçınılmazdır. Ancak, iddiaların aksine sürecin böyle bir aşamaya gelmesinde, öncelikle Azerbaycan-Rusya ve Ermenistan-Rusya ilişkilerindeki gerginliklerin yanı sıra Ermeni diosporası da etkili gözükse de bu süreçte asıl belirleyici husus, bölgedeki güç dengelerinin, özellikle Suriye’deki gelişmelerden sonra, ciddi anlamda değişmesidir. Bu tür gelişmelerde şu gerçekliği unutmamak gerekir ki ‘küresel ve bölgesel yeni denge arayışı süreçlerinde “güç denklemi” belirleyicidir’…
Öyle ki; Ukrayna-Rusya savaşı, 7 Ekim sonrası (Siyonist) İsrail-ABD planının devreye girmesiyle yoğunlaşan Gazze’deki soykırım ve Siyonist yönetimin ABD desteğiyle bölge ülkelerine saldırması ve 8 Aralık’taki Suriye’deki rejim değişikliğinin, (geniş anlamıyla) bölgedeki güç dengesini değiştirdiği bir gerçekliktir. İran ve Rusya ciddi anlamda güç kaybetmiştir. Bu arada ABD-Türkiye-Suudi Arabistan/Körfez ülkeleri ekseninde yeni bir denge arayışı gündeme gelmiş olmasına rağmen (Siyonist) İsrail, böyle bir arayışı provoke etmekle kalmamış, İsrail içinde ve dışındaki Siyonist güç odaklarını harekete geçirerek önce İran’a yönelik saldırılarda bulunan katil Netenyahu hükümeti, sonra da Suriye’de istikrarsızlık ve kargaşa hedefiyle bazı saldırılar yapmıştır. Keza, bu arada, Gazze’de beklenen ateşkes de bir kaç kez ertelenmiş ve açlıktan-gıdasızlıktan ölümlerin yanı sıra(Siyonist) İsrail’in bombalamaları ile katliamlar/soykırım da devam etmektedir, yazık ki.
Bu arada küresel güç odaklarının emperyalist hedefleri için kurguladıkları uluslararası sistem, etkinliğini hızla kaybettiği bu süreçte Batılı güç odakları ve diğer sözde “büyük devletler”, kendi çıkarlarına göre pozisyonlar almaktadırlar. “Güçlü”nün haklı görüldüğü bir düzensizlikte soykırımın durdurulmasının tek çıkış yolunun “haklı”/“mazlum”dan yana bir gücün zor kullanması olduğu artık çok açıktır. Değişen güç dengelerinin açtığı alanda konjonktürel çıkışlar söz konusu olsa da kalıcı bir “barış” ufukta henüz gözükmemektedir. İranlı bir yetkili ve Türkiye dışişleri bakanının ifade ettikleri gibi, ‘eğer (Siyonist) İsrail hükümeti bu provokasyonları devam ettirirse savaşın önce bölgede yaygınlaşması ve sonrasında da kontrolü güç hale gelmesi söz konusudur…
Yaşanan süreçte, son dönemlerde bölgesel ve küresel düzlemde ön almaya çalışan ABD, Ukrayna-Rusya savaşında bir anlaşma sağlamakta başarılı olursa bölgede yeni pazarlıklara girmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Çin’in de son anlaşmalardan sonra “Doğu”-“Batı” hattındaki kritik koridorların ABD kontrolüne geçmesini engelleyecek yeni hamleler yapması da kaçınılmazdır.
Hatırlanırsa, son dönemlerde yaşananların aksine, bölgedeki güç dengelerinin ciddi düzlemde değişiminden önce, Rusya ve Türkiye’nin kontrollerinde Ermenistan ile Azerbaycan, Zengezur, koridorunun da açılacağı Barış anlaşması’nın imzalanması için çabalar sarfetmişlerdi. Hatta bu ülkelere İran ve Gürcistan’ın da dahil olacağı 6’lı grup bölge barışı ve istikrarı için umut verici adımlar da atmışlardı. Ezcümle, Zengezur Koridoru’na bir şekilde hakimiyet, bölgesel hakimiyet/yeni denge arayışı çabaları için stratejik bir öneme sahip bir konu olarak bölgenin gündemindedir.
Küresel ve bölgesel değişim/yeni denge arayışı sürecinde, (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı-NATO üyesi yeni Türkiye, gelinen aşamada, stratejik önemi giderek artan bir bölgesel güç olarak yoluna devam etmektedir. ABD-Türkiye ilişkilerindeki olumsuz evrelerden (2011-2013)-(2023-2024) sonra gündeme gelen “Yeni Dönem”, kritik gelişmelere gebe gözükmektedir. Lakin son dönemde yaşanan gelişmelerden anlaşılmaktadır ki “Batı”nın güç kaybettiği, “Doğu”nun ise özellikle ekonomik konularda önemli mesafeler kat etmesine rağmen yaşanan krizlerde kendisinden beklenen rolleri oynamayı zamansız bulduğu görülmektedir. Özellikte de Çin’in beklenen savaşa hazır olmadığı anlaşılmaktadır. Aynı zamanda küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde yeni güç matematiği dikkatle takip edilirken –kendilerini İslam ile tanımlayanların da- nasıl bir güç oluşturabileceklerinin de belirleyici öneme sahip olacağı açıktır.
Dürzi Lider Velid Canbolat’ın Suriye’den Lübnan’a “Güvenlik Koridoru” Önerisi
Suriye’deki gelişmelerden sonraki yorumlarımızda bölgemizdeki “yeni denge arayışı süreci”nin doğru okunması gerektiğini sık sık dikkatlerinize sunmuştuk. Ve bu sürecin, ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni dönem ile birlikte kritik bir aşamaya evrildiğinin de altını çizerek belirtmiştik.
“Güçlü”nün haklı görüldüğü bir dünyada, bilhassa Gazze’deki soykırımın durdurulabilmesi için bölgedeki yeni denge arayışlarının stratejik mutabakatlarla hızlanması gerektiğine de dikkat çekmiştik. Zira bölgedeki gelinen aşamada, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, değişik vesilelerle işaret ettiği üzere, “Ya güçlü bir mutabakatı ya da güçlü bir savaşı” gerekli kılmaktaydı bu yeni denge arayışı süreci.
Nitekim, bilhassa Suriye’deki gelişmeler sonrasında güçlü bir mutabakat gündeme gelmişti de. Ancak (Siyonist) İsrail yönetimi, ABD-İsrail ilişkilerindeki yeni dönemin işaretlerine rağmen söz konusu –stratejik öneme sahip- mutabakatı provoke ederek beklenen gelişmelerin ertelenmesini sağladı. Önce İran’a saldırdı. Dahası, kendi içindeki özellikle ABD ve Avrupa’daki güç odaklarını harekete geçirerek ABD yönetiminin de İran’ın nükleer tesislerini vurmasını sağladı… Lakin bölgedeki yeni denge arayışı sürecinin zorlayıcı etkisiyle gündeme gelen mutabakatlar ortadan kalkmadı. Olsa olsa sahaya yansıması ertelenmiş oldu. Zira bölgedeki bu yeni denge arayışı sürecinde etkili olan aktörlerden yeni Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarıyla ABD-İsral’in gelecek beklentileri karşı karşıya gelmesi söz konusuydu. Bunu, ABD yönetimi görmüş ama (Siyonist) İsrail yönetimi de farketmiş olmasına rağmen Teo-politik nedenlerle, şimdilik, önemsememekteydi. Dolayısıyla varılan mutabakata karşın İsrail, her vesileyle İran’ı vurabileceğini deklare edebiliyor, Suriye’de istikrarı bozucu adımları peşi peşine atıyordu. Hatta Türkiye’yi tehdit eden bombalamalarla Suriye yönetiminin zaaflarını da belirginleştirmekteydi. Daha da ötesi, Gazze/Filistin’e yönelik yeni işgal planlarını uygulamak üzere adımlar atmaktan da çekinmemektedir…
İşte tam da böyle bir konjonktürde Lübnan’da yayımlanan El-Modon gazetesinde beklenen gelişmelerden biri haberleştirildi: ‘Dürzi liderlerden Velid Canbolat, son günlerde, bir kez daha Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüştü. Canbolat, Erdoğan’a, “Türkiye hem Suriye’deki isyanları bitirebilir hem de İsrail ile sınır komşusu olabilir.” şeklinde özetlenebilecek düşüncesini ileterek ondan ricada bulundu. Yakın bir zamanda büyük oranda (Siyonist) İsrail’in provokasyonları, kısmen de merkezi hükümetin, -konjonktürel gerekçelerle- güç boşluğu sonucunda Suriye’de isyanların meydana geldiği konuyu takip edenlerin malumudur. Bu isyanların en önemlisi de Süveyda’daki Dürzi ayaklanmasıydı…
Velid Canbolat, Suriye’de güvenliğinin sağlanması ve Dürzilerin küçük bir kısmının da olsa (Siyonist) İsrail tarafından kullanılmasını önlemek üzere bir çözüm önerisi sundu. Canbolat, Suriye’den Lübnan’a açılacak bir “güvenlik koridoru”nun bu sorunu çözeceğini düşünüyor. Ve bölgede bunu sağlayacak lider olarak da Erdoğan’ı görmektedir. Erdoğan’dan talep edilenler de şöyle; Süveyda’da ayrılmak isteyen Dürziler için Suriye’den Lübnan’a açılacak “güvenlik koridoru”nu Türkiye garanti edecek. Koridorun bütçesi ise Suudi Arabistan tarafından sağlanacak… Yine El-Modon gazetesinin haberine göre Erdoğan bu teklife olumlu yanıt vermiş bulunmaktadır. Aynı zamanda Canbolat’ın bu teklifine ABD yönetiminin de sıcak baktığı ifade edilmektedir…
Dolayısıyla Türkiye’nin bu teklife sıcak bakması demek, İsrail sınırına çok yakın olan bölgede meşru silahlı birlik bulundurabileceği anlamına gelmektedir.
Keza Suriye’de kriz çıkarıp istikrarsızlıktan yararlanmak isteyen (Siyonist) İsrail yönetimi, Dürzilerin küçük bir kısmının yanında, -gelinen aşamada ABD Ankara Büyükelçisi ve Trump’ın Suriye temsilcisi Tom Barrack ile Yeni Türkiye’nin aynı ismi kullandığı – (PKK-YPG-SDG)yi kullandığı bilinmektedir. Mart ayındaki Ahmet Şara ile Mazlum Abdi arasındaki ilkesel anlaşma/sözleşme işe yaramamış, Barrack’ın da, -SDG; YPG’dir; YPG’de PKK’dır-şeklinde ifade ettiği örgüt de (Siyonist) İsrail’in Suriye’de istikrarsızlık çıkarma hamlelerinin açtığı alandan yararlanmak istemiştir. Hem de “Terörsüz Türkiye” sürecine rağmen Örgüt lideri Abdullah Öcalan’ın çok açık talimatına rağmen; bölgedeki yeni denge arayışı sürecinin ortaya çıkardığı konjonktürün dayatmalarını dikkate almamış gözükmektedir… Bu arada (Siyonist) İsrail, sadece Suriye’de değil, Irak’ta da petrol çıkarılan bölgelerdeki bombalamalarla kendisi için uygun vasatı oluşturmak istemektedir.
Son planda, (Siyonist) İsrail, gerek Dürzilerden küçük bir azınlığı ve gerekse de “SDG”yi kullanarak Suriye’de/bölgede kriz oluşturmakta yarar umması söz konusudur. Ancak, (Siyonist) İsrail, ne yaparsa yapsın, yakın bir zamanda “güvenlik ve gelecek kaygıları” düzleminde “Yeni Türkiye” ile stratejik olarak karşı karşıya gelecektir. Suriye’de 8 Aralık sonrası yaşanan gelişmeler bu yöndeki gelişmeleri hızlandırıcı bir işlev görmektedir. Her ne kadar “yeni Türkiye”, Suriye’deki provokasyonlara ve SDG’nin (Siyonist) İsrail ile paralel hamlelerine fiili müdahalede gecikiyor gözükse de, son gelişmeler, ABD-Türkiye arasındaki ilişkilerin yeni bir döneme girmesine rağmen karşı karşıya gelmeleri mukadder gözükmektedir. “Terörsüz Türkiye”den “Terörsüz Suriye”ye geçiş sürecinde Yeni Türkiye’nin malum bazı hassasiyetlerinin dikkate alınmak durumunda kalınması ve bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde kritik bir aşamadan geçiliyor olması gerçekliğini dikkate alarak değerlendirme yapılması gerekir. Lakin yakın dönemde varılan malum mutabakatların sahaya yansıması daha fazla geciktirilemez. Nasıl olacağı ve “yolun sonu”nun ne şekilde tanımlanacağı bir tarafa (Siyonist) İsrail için “yok oluş” sürecinin başladığından şüphe duyulmamalıdır. Nasıllığını ve tam olarak ne zaman olacağını ancak Allah bilir!



