GenelYazarlardanYazılar

Emaneti Ehline Vermek Ya da Kıyameti Beklemek!

“Allah size, mutlaka emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz za­man adaletle hükmetmenizi emreder. Doğrusu Allah bununla size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla  işitir, hakkıyla görür.” (Nisa 4/58)

Emanet; belli bir değere sahip bir şeyi emin olunan birisine koruması için verilen herhangi bir eşya için kullanıldığı gibi; özellikle halkın umurunu/ işlerini yüklenen kimseler için kullanılmaktadır. En küçük memuriyetten en üst makam olan devlet başkan­lığına kadar her seviyedeki hizmeti içine alacak kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Kendimizden başlayacak olursak; canımız, malımız, evlatları­mız, namusumuz, dinimiz, kitabımız, vatanımız, bil umum mukaddesatımız  …. bize emanettir. İnsan ve Müslüman olarak bunların tümünü korumak zorun­dayız. Eğer ihmal edersek emanete ihanet etmiş oluruz. Yani kendimize ihanet etmiş olacağımızdan emin olunan vasfımızı kaybetmiş oluruz. Malını, ca­nını, evladını, aklını ve dinini korumayan ona ihanet eden kimseden emin olunur mu? Böyle insanlara ümmetin işleri emanet edilir mi?

Ümmetin işini tevdi etmiş olduğunuz bir me­mur, işçi, idareci, öğretmen, hâkim veya devletin en başındaki insan işinin ehli olmadığı ve görevini doğ­ru yapmadığı zaman kıyameti başınıza koparacaktır. Bu nedenle Muhammed (as); kıyametle ilgili sorulan bir soruya;

“Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurmuştur. (Buhari ilim 2, Rikak 35) (1)

Bu kıyamet dünyanın sonu olan kıyamet değil; dünyadakilerin ters giden işleri nedeniyle kı­yamet anında çekilecek olan sıkıntılara benzer olay­ların yaşanacağının ifade edilmesidir. Nebinin işaret etmiş olduğu kıyamet işte budur. Ehil olmaya­nın ellerine teslim edilen bir işin sonucunu düşünün. Keresteyi verseniz odun eder. Arabayı verseniz hur­da eder. Kumaşı verseniz paçavra eder. Hâsılı hiç bir işin sonucu beklediğiniz güzellikte olmayacaktır. Bu durumu tüm mesleklere ve makamlardaki insanla­ra teşmil edebilirsiniz. Sonuçlarını düşündüğünüzde durumun kıyametten farklı olmadığını göreceksiniz. İşte o zaman ayet ve hadisin işaret ettiği hakikat ortaya çıkacaktır. İşler ehline verildiği zaman insan­lığın dünyada huzur içerisinde bir hayat yaşaması mümkün olacaktır.

Özellikle kamu görevleri birilerine tevdi edi­lirken, “işi ehline verme” sözünü hep duyarız. Ancak bu ilkeye ne kadar uyulduğu ise çok su götürecek bir konudur. Çoğunlukla yapılan “işe uygun adam” arama yerine “adama iş” anlayışı ile hareket edi­lir. Bu nedenle adam işi aldıktan sonra her şeyi bir yana koyar. Artık konuşması notayla iş yapması kotayla olmaya başlar! Bu hiçbir zaman istenmeyen fakat çoğunlukla karşılaşılan durum budur.

İnsan, bu olumsuzluklarının yanında elbette güzel hasletleri de olan bir varlıktır. Bu güzellikleri ortaya çıkarmak için düşünen bir akıl, inanan bir gönül, gören bir göz, işiten bir kulak, hakka teslim olmuş bir yürek gerekir. “İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür. İmansız paslı yürek sinede bir yüktür” diyen şairimiz bu gerçeğe vurgu yapmıştır.

Emanet Kur’an’da bir başka şekliyle daha geçmektedir:

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, kork­tular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab 33/72)

Burada insanın yüklenmiş olduğu emanetin ne olduğu ile ilgili bir kanaate varmak için Bakara 30. Ayetine gitmemiz gerekir:

“Bir zamanlar Rabbin meleklere: «Ben yer­yüzünde bir halife kılacağım/seçeceğim/ tayin ede­ceğim » demişti. (Melekler): «A!.. Orada bozguncu­luk yapacak ve kan dökecek birisini mi seçeceksin? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz» dediler. (Rabbin): «Ben sizin bilmedikle­rinizi bilirim.» dedi.(bakara 2/30)

 Burada “halife” kelimesini ele alırsak; ha­lef esas varlıktan sonra gelen demektir. Yani insan Allah’ın halefi ondan sonra yeryüzüne hükmede­cek, onu imar edecek, ondan istifade edecek, onu hizmetinde kullanacak olan varlık demektir. Böyle olduğu için melekler halife olacak olanı yeryüzün­de kan dökecek, bozgunculuk yapacak biri olarak vasıflandırmışlardı. Eğer hür irade sahibi, dilediğini yapacak biri olmasaydı böyle bir şey yapabilir miy­di? Melekler bu durumu halef kelimesinin taşıdığı anlamdan anlamışlardır. Bu nedenle diyoruz ki işte insana verilen emanet halifelik sıfatıydı. Bu sıfata veya bu özelliğe sahip olan, kendisine tahsis edil­miş olan alanda dilediğini yapacak demekti. Ancak bu nimetin elbette külfeti de vardı. Yaptıklarından sorumlu tutulacak sonunda hesap verecekti.

İnsana böyle bir özelliği veren Allah, niçin “insan zalim ve cahildir” buyuruyor? Bunun ne bü­yük bir nimet, imkân ve güç olduğunu anlatmak için bu özelliği/ emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettiğini ancak onların bunu yüklenmekten kaçındık­larını ifade ederek bu işin ciddiyetine dikkat çekiyor. Bu gün bilirsiniz ki güç elde edilince insanı durduğu yerde durdurmaz. Özellikle güç, özünde cahil ve za­lim olanların felaketi olur. İşte insan bu imkânı aklın ve vahyin öncülüğünde kullanmayacak olursa; ken­di felaketini hazırlayacağını bilmeyecek kadar cahil, bu işin sonunda kendisini ateşe atacak kadar da za­limdir.

Nisa 28 de ise “ insan zayıf yaratılmıştır” de­nilmektedir.

Bu zayıflığın giderilmesi için de şöyle buyu­rur:

“Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi)lerin yollarına iletmek ve si­zin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilendir, yegâne hikmet sahibidir.” “Allah sizin töv­benizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf ya­ratılmıştır.” (Nisa 4/26-28)

Bunun için Allah, insanlık tarihi boyunca el­çiler ve kitaplar göndererek insana rehberlik etmiş­tir. Onun zayıf tarafına destek olmuştur. Ancak bu rehberliği tanımayan ona tabi olmayanlar da kendi sonlarını hazırlamıştır. Bu yönüyle de emanet yerin­de kullanılmadığı zaman sahibinin felaketi olacağını bildirmiş tercihi insana bırakmıştır. Haşır suresinde de yine bu konuyu ilgilendiren bir örnek daha verilmektedir:

“Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korku­sundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr 59/21)

Yine burada Kur’an’la insana verilen sorum­luluğun ne denli ağır olduğu ihsas ettirilmektedir. Böyle bir sorumluluğun verilmesi için bu sorumlu­luğu yerine getirecek imkân ve istidadın da insana verilmesi gerekmez mi? Elbette nimet külfet denge­si olması gerekir. Bu nedenle insan, zalimliğine, ca­hilliğine ve zayıflığına rağmen vahyin rehberliği ile bu külfetin altından kalkacak gücün sahibidir. Eğer böyle bir gücü, imkânı ve istidadı olmasaydı bu so­rumluluğun ona verilmesi zulüm olurdu. Hal bu ki Allah Teâlâ kimseye gücünün üzerinde bir sorumlu­luk vermeyeceğini garanti etmektedir:

“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği ka­dar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir…” (Bakara 2/286)

Konunun başına dönersek emin olmanın emaneti layığı ile taşıyacak ehil kimseler olmanın yolu, sahih iman salih amel sahibi olup, Kur’an’ın rehberliğinde yol almaktan geçmektedir. Aksi halde kıyameti önce kendi başımıza sonra da muhatap ol­duğumuz insanların başına koparmış oluruz!

İşi ehline verme konusu, İslam için önemli olduğu gibi beşeri sistemler için de bir o kadar önemlidir. Çünkü her iki dünya görüşünü uygulayacak olan insandır. Onlar da yatırımını önce insana yaparak işi tesadüfe bırakmıyorlar. Emperyal düşünce sistemini işletmek için ulus devletler içerisinde o halkın evlatlarını istedikleri işlerde kullanmak için okul yıllarından itibaren istedikleri sahaya çekerek geleceğe hazırlıyorlar. eskiyen yüzleri yenileri ile değiştirerek sürekli adamlarını işin kaynağında tutuyorlar. Bunu görebilmek için orta doğudaki iktidar yapılanmalarına bakmak yeterlidir. Küresel sistem öyle bir tezgâh kurmuş ki, babası gidiyor oğlu geliyor. Ahmet gidiyor Mehmet geliyor. Sağcısı geliyor solcusu gidiyor ama emperyalizmin tezgâhı hep devam ediyor.

Gazze olayı bu gerçeği sağır sultana duyurdu; kör Kadıya da gösterdi. Yapılan katliamı, zulüm ve vahşeti gözleri ile gören komşu devletlerin göstermiş olduğu tepki yürekler acısı!.. Sözde halkı Müslüman, liderleri de öyle gözüküyor olmasına rağmen yaklaşık 70 yıldır devam eden zulmün ve son iki senedir de icra edilen soy kırımı, pişkin bir sabırla izleyen, yaldızlı laflarla toplumlarını avutmaları çok manidar değil mi? Bu tezgâha dâhil olmayan, sadece Allaha dayanıp güvenen gariban Yemen halkının yaptıkları Gazze halkına nefes, dünya Müslümanlarına da teselli olmaktadır. Yenilmez yıkılmaz intibaı verilen nice devletlerin bir ters esintiyle devrilip gitmeleri garip değildir. Yüce rabiz:

“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 4/76) buyuruyor. Söz rabbimizin sözüdür iman ediyoruz. Bizler onun hükmüne tabi olarak mazlumlar için yola çıkalım Allah’ın yardımı bizimle olacağından şüphemiz yoktur. Gazze mücahitlerinin iki yıldır verdikleri mücadele bunun delilidir. Bizler hak uğrunda sefere çıkalım zafer Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Bu durumda halimiz Musa (as) ümmeti,nin durumuna benziyor. Oturduğumuz yerden Allaha emir veriyoruz. Yarabbi sen israili kahret Filistinli kardeşlerimizi galip getir. Sen onlara yardım et… Allah Teala da bizlere; “siz neyi bekliyorsunuz?”  ben size şu emri vermedim mi?

“Size ne oldu da Allah yolunda ve «Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!» diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” (Nisa 4/5) buyuruyor. Önce biz bize düşeni yapalım ki Allah Teala da kendine düşeni yapsın. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Laf karın doyurmuyor.

İşte halkı harekete geçirecek doğru insanlara emaneti vermediğimiz zaman, kıyametin nasıl başımıza kopartılacağını yaşadığımız dünyada görüp duruyoruz. Önce bizler yükün altına omzumuzu koyacağız. Mesuliyetimizin bilincinde olarak insana yatırım yapıp, gelecekte mesuliyet alacak insanları yetiştirerek göreve hazırlayacağız. Sonra mesuliyetinin bilincinde olan insanlara işlerimizi emanet edeceğiz ki bunlardan, emniyet içinde bir hayatın tesisini beklemeye hakkımız olsun…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir