GenelYazarlardanYazılar

Ahiret’e Oto Stop

Gelen/ek sel kültürde kültürel iletişim evde ve sokakta başlamaktadır. İlk iman mektebimiz evlerimiz ve sokak! Biz imanı evde bulmaya başladık, düşük orantıda da olsa. Ama İmanı dışarı da bulduk dersek mübalağa etmiş olur mu yum?

İman, itikat dediğimiz şey bir elli yıl geriye gittiğimiz de nasıl algılanıyor, anlaşılıyordu? Tabiri hoş görmek gerekirse”ebem diyik bende duyuk” kabilinden bir algı ile oluşmaktan başka seçenek şans ta yoktu.

Sokakta bulmuş gibiydik. Kimse ilgilenmiyordu, Sahipsizdi. Sahiplenmek dahi sıkıntılara sebep olmakta idi. İddia sız ve sığdı, öyle ya! sokakta bulunmuş olanın kıymeti mi olurdu?.

O yıllar da okunacak istifade edilecek cazibe merkezi olacak kitap /kitaplarda yoktu ki.! Her şeye rağmen hayat devam ediyordu, insan/insanlar en azından {İman} kurtarmak için gayret göstermeye çalışmakta idiler, de acaba ne kadar isabetli hareket edebilmekteydiler!

Dini ve dinli bilgiler bir önceki neslin akıllarında kalan eğrimi doğrumu diye test şansı olmayan buna rağmen büyük ihtiyacın hazla karşılandığı geçmişe dair gaybi bilgilerin toplamından oluşuyordu.

Mahalle mektebinde öğrendiğimiz itikat da ve amal de mezhebimizin var olduğu idi! İsimlerini bildiğimiz bu büyüklerimizin kimliğini sormak sorgulamak ta bize vazife değildi, hem biz kimdik ki?

Amelde taklit ettiğimiz kimliği büyük insanları sevmekten, onlara saygı duymaktan başka seçeneğimizde yoktu. Buna da şükretmekte idik. Ne büyük bir nimetti ki Allah bunların vasıtası ile bize dinini ulaştırmıştı!

İman; itikattı bu bizim büyüğümüz olan imamımız Maturidi hazretleri bize Allah’ın lütfü keremi idi. Onun sayesinde imanımızı kurtarmakta idik!.

Lakin imanın sahası çok derindi, o saha yasaklı hatta mayınlı bir saha idi ki, hep şu ikazla karşılaşılırdı, fazla derine dalma çıkamazsın!.. Hayret derine dalmak ta ne demek Rol modellerimiz {Maturidi ve İmam azam} varken neden derine dalalım dı ki? Yine de bizleri ikaz edenlerin bir bildiği olmalı ki sakındırıyorlardı…

Hoş güzel şeyler duyuyor, onları öğrenmeye çalışıyor, dilimizin döndüğünce de arkadaşlarımıza naklediyorduk. Şu Yusuf kıssası vardı ya? Hele hele Ashabı Kehf..? Ya Musa nın başına gelenler. Hikayelerin başını çekmekte idi. Konuyu biraz daha gizemlileştirmek isterseniz Hızır kıssasını da araya katmalı idiniz..

Bunları duya okuya hayata devam etmekteydik ki, Başat hikayelerin en dikkat çekeni en zor olanı insanın tüylerini diken diken eden ve geçmesi çok zor olan bir köprüye geldiniz mi, sizi/bizi bir endişe bir düşünce bir korku kaplamaktaydı..!

Sırat köprüsü geçmenin mümkün olmadığı köprü, hem kıldan ince hem de kılıçtan keskin!.. İşimiz zordu gerçekten, Ama son Peygamberin ümmeti olmak gibi bir şansımız da vardı ki; bizi O o köprüden çok kolay bir şekilde geçirecekti..

İşte tüm hikayelere rağmen kabullerimiz olan bu tür masalımsılaşmış zaman zaman korku zaman zaman heyecan zaman zaman kurtulabileceğimiz-in mutluluğu ile atalarımızın bize anlattığı dini bilgilerle dini- darlık ediyorduk.

Ancak filim bir yerde kopmuştu. Bizi sırat köprüsünden geçirecek olan adına elçi, peygamber, resul denilen bu şahıs kimdi..? Onu çok çok iyi tanımak lazım geldiğini es geçemezdik. Yoksa O köprüden aşağı düşmek ne demekti? Aşağıda cehennem vardı ya ..! Mümkün olsa da resmini bulsak görsek de işi biraz daha sağlama alsaydık, ama yoktu olmaz mış..!? ne demekse.?

Lakin onun şemailini şahsını yüzünü anlatan birçok kitap varmış, oradan onu tanımak bilmek yüz hatlarını beynimize zihnimize kazırcasına nakşetmek vardı. Bu bir şans mı idi. yoksa..anlam veremediğim bir şey mi..?

Takıntı ya da adını siz koyun saplantı mı olmuştu ki bu adamı ne edip edip tanımalı idim. Tabi ki beni cennete götürecek birini bilmemek olmazdı değil mi?

İzini takip ederken, onun hayatı ile ilgili hacmi önemsenecek kadar olan bir kitapla tanıştım, onun hayatını anlatıyordu.. Görevlendirilişinden başlayan, Hicreti ile yeni bir sürece geçen, inananları ile hicret ettikleri mekanı ve içindekileri korumak için yaptıkları savaşları, kendisini ve arkadaşlarının fedakarlıklarını okudukça/ gördükçe şu bağı kuruyordum. Sırat ahirette değil, sırat dünyada. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, depremler oluyordu..

Biz onun gibi onlar gibi mi olmalıydık. Ki sırattan kurtulmalıydık. Soruya cevap zihnimde yavaş yavaş netleşiyordu. Evet, evet, diyor diyebiliyordum. O ya da onlar ne ile bu hale gelmişlerdi? Konunun can damarını yakalamıştım, onu ya da onları değiştiren dönüştüren şey neydi?

Peygamberimiz diyordu ki; Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.. Neydi Ahlak? Bizim ahlakımız ne ile oluşmuştu? onun ahlak kaynağı ile bizim ahlak kaynağımızın farkı var mı idi..? Vardı. Varmış.

Bizler ahirette oto stop çekerek, onun bunun arabasına binerek, gideceğimizi sanıyor ve önümüze gelen duran her kitaplının dolmuşuna binip ahrete gideceğimizi sanıyorduk. Ama gördük/gördüm ki Allah’ın yoluna girmeden Sıratı müstakim de olmadan kimse bizi/sizi ne çekerseniz/çekersek çekelim oraya ulaştırmıyor-muş..

Ancak bunları fark edebilmek Hayat Kitabımızla tanışmakla mümkün oluyordu. Onlar hayata Kuran ile anlam kazandırmışlardı, bizlerinde o kitap ile hayat bulmamızı istemekteydiler. Onların hayatı Kur’an dı, kuran Onların hayatında canlanmıştı onlar yaşayan kuran olmuşlardı.

Kuran ile tanışıklık devam ederken, yeni yeni şaşkınlıklara karşılaşıyordum. Ashabı kehf ile ilgili o kadar çok hurafe vardı ki..sayıları isimleri..gibi.

Çok çok önemsediğimiz ahiretle ilgili olur olmaz bilgileri teste tabii tutmuştum, Allah Gayb demekteydi. Gayba dair bilgilerin tümü{bildirdikleri} Kuranda idi.

Bu konu beni ikileme düşürüyordu. Acaba başka bir kitap daha mı vardı ki? Kuran da olmayan bilgiler ile gayba dair o kadar birikimimiz vardı ki! Ne demezsiniz; Hızır ile ilgili duyumlarımız, peygamberimizin doğumunda olan harikulade haller, kalbinin yıkanması, Miraç denilen olayda Allah ile yüz yüze ona mekan isnat ederek, hatta namaz pazarlığında onu cehaletle suçlayacak kadar ileri giden, ahirette bizim için yapacağı torpile {şefaat} varıncaya kadar.

Eski halimle yenileşmeye çalıştığım halim çelişmeye dövüşmeye başlamıştı. Tercih yapmak zorunda kalıyordum, ya atalarımızdan aldıklarımız ya da Allah’ın elçisinden aldıklarımız. Ben onun bunun oto suna binmek istemiyordum, işimi sağlama almak zorunda idim ben imanımı sokakta bulmamıştım, tercihim ana kaynaktan yana idi. Öyle de olmalıydı, aksi halde sıratı müstakimden çıkmış olurdum.

İtikat bir iman sözleşme-siydi, Rabbimin bana sunduğu metni okuyacak anlayacak ve dilersem iman dilersem küfredecek-tim. Aracının tefecinin bozacı ve şıracının olmadığı olmayacağı bir sözleşme idi. Beni sırat köprüsünden geçirsin diye aradığım şahıs beni onunda Rabbi benimde Rabbim olan Allah’a götürdü. Onun işi de oymuş meğer. Her işini Alemlerin terbiyecisinin {Rabbi} istek ve dileklerine göre yapmakta idi..Mesaj bunu muhtevi olan bildirgelerle doluydu.

Akdi, anlaşmayı, sözleşmeyi, tahkik ve tetkike başlamakla ahlakımızın ikmaline başlamış olduğumuzun farkında lığına ulaşmıştık. Her şeyimizi Tek olana endekslememiz gerekiyordu. Gayb ile ilgili bildirdiklerinin dışında kaynak yoktu, ikinci bir kaynağı zaten Allah Kabul etmiyordu, zan, sanı, şüpheli şeylerden sakınmanın sağlam ve sahih bir akdin gereği olduğunu salık veriyordu kitabında.

O kitabında açık ve netti. Kolay anlaşılan bir mesaj yollamıştı anlayabilelim diye… Anlayabileceğimizi de bildiğini söylemekte ya..Oku/ma dan anlayamadıklarını söyleyenler, kendilerine yazık etmektedirler. Okuyup anlayamıyorum diyenlerse ya okumuyorlar ya da ihanet ediyorlar… Allah’a iftira ediyorlar. Kitap ve iman nedir bilmeyen elçi anlamışsa herkesin anlayacağı realitesi reddedilemez. Müşrikler anladıkları için itiraz etmişlerdi değil mi? Anlamadıkları şey olsa idi itiraz ederler miydi?

Buralara nasıl geldik ne gibi badireler atlattık, her insan bu kadar şanslı mıydı bilemiyorum ama en önemli avantajım kimsenin adamı olmayışımdı. Ne siyaset ne cemaatler beni açmıyor kesmiyordu, birilerine yakın gibi gözüksem de içime sinmeyen bir şeyler vardı, adını da koyamıyordum.

İşte kendimin adamı olarak yaşarken çok iyi bir okuyucu da değilken bir ateistin karşısında rezil oluşum benim içimdeki yangına körük olmuştu. Bu olay okumaya başlamamın miladı idi. Tepkisel bir başlangıç olmakla beraber kitapçı bir arkadaşında tavsiyesi ile kaynak diyebileceğimiz kitaplara yoğunlaşıyordum..Tetik düşmüş ok yaydan kurtulmuş gidiyorken “Kur’an da ki İslam” diye bir kelime benim daha da dikkat kesilmeme sebep olmuştu..

Kuran’da ki İslam da ne demekti? İslam çeşit çeşit miydi ki? Zaten mesafeli olduğun ekollere bir yenisi mi eklenmişti! O kadar çok olması yetmiyor mu idi? Bu söylevin bu sesin nereden geldiği de önemli idi. Kur’an ve Peygamber diyen çokça insan ve hizipler vardı zaten..

Ama bu ses bu söylem alışık olduklarımızdan çok farklı bir tonda geliyordu, ahengi, namesi farklılığını uzaktan bile hissettiriyordu. İletişimde kolay bir yol ve yöntemi vardı. Şöyle de formüle edebiliriz.

Allah, Elçisi ve mükellef {ben} Ben ha! Beni Şok eden bir formül, yalın, basit, net, açık anlaşılır. Kur’an {mesaj} Peygamber{pratik sünnet} ve fail ben.

Bu kadar net olması açık ve anlaşılır olması işin basitleştirilmesi olur mu idi ? Henüz anlama sıkıntısı yaşamaktaydım. Eski bilgilerim bu güne kadar okuduklarımdan oluşan birikintiler, sormama sorgulamama sebep olmakta idi. Acelem yoktu, eğer beni Allah’a ve Peygambere götürecekse birilerine değil de. Sabretmek lazımdı. Kimseye tapulanmış-ta değildim, satılık hiç olmadım olamazdım da..!

Bu farklı sesi dinledim -dinledim okudum araştırdım özümsedim, beni ana mektebe {Kuran’a} götüren bu yol İKTİBAS idi. Oto stop erken bitti, hoş ya hiçte yaptım diyemem de.

Kuran ve kavramların işlendiği bu mektep sadece sıratı müstakime yönlendirmekte, yalnız Ona kulluk ve yalnız ondan yardım dilenmektedir. Dileriz ki tüm insanlar bu yolun ok işaretlerine uysunlar, tali yollardan ana yola sıratı müstakime sapsınlar. Kendilerini sadece Müslüm olarak isimlendirsinler. Peygamberimiz de öyle yapmıştı.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir