
Bir Kimlik Enkazı: Türk Romanında Batılılaşmanın Şeytani İksiri
I.Mâlûl Başlangıç: Batı’nın Aynasında
Tanzimat… Bir irfanın terkiyle, bir medeniyetin kendi kendini inkâr etmeğe başladığı uğursuz bir milat. Siyasi bir proje olarak başlayan Batılılaşma, hızla kültürün ve vicdanın en mahrem köşelerine sirayet etti. Bu sızmanın en keskin ve gürültülü aracı ise, Garp’tan devşirilen roman oldu. Roman, bu topraklarda basit bir hikâye anlatıcısı değil, toplumu eğitme, dönüştürme ve yeni bir ahlakı telkin etme misyonu yüklenmiş bir nevi modern misyoner olarak belirdi.
Yazarlar, bu mecrayı kullanarak “Nasıl Batılılaşmalı?” sualinin reçetesini sunarken, kaçınılmaz olarak taklitçiliğin sefaletini de gözler önüne serdiler. Bu sefaletin en meşhur timsali, şüphesiz ki alafranga züppe oldu. Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey yahut Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in Gönül Hanım‘ındaki bazı karakterler gibi, Batı’yı giyim kuşamdan ve birkaç Fransızca kelamdan ibaret sanan bu güruh, sadece mirası değil, aynı zamanda ruhu da tüketen, ahlaki zaaflarla malul bir figürdü. Bu figür, Batılılaşmanın yüzeysel, kozmetik bir dönüşümden öteye gidemediğinin acı bir belgesiydi.
Batılılaşmanın bu neşteri, en mukaddes ve kadim kurumu, yani aile yapısını hedef aldı. Artık aile, iki medeniyetin, görücü usulü ile aşk evliliğinin çarpıştığı, geleneksel ile modernin amansız bir kavgaya tutuştuğu bir harp meydanına dönüştü.
II.Aşkın İstilası ve Hüsranın Romanı
Romanlar, geleneksel görücü evliliğini bir tahakküm biçimi olarak lanetleyerek, yerine bireyin hür iradesini ve karşılıklı sevgiye dayalı aşk evliliği idealini koydular. Bu, kişisel özgürleşmenin, ailenin katı vesayetinden kurtulmanın ilk çığlığıydı.
Ancak bu özgürlük, kısa sürede bir ahlaki anarşiye dönüştü. İnsanların eşlerini seçme serbestliği, kadın-erkek ilişkilerinde sınırların kalkmasına, meşru olmayan buluşma ve haberleşme yollarının yaygınlaşmasına neden oldu. Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu romanı, bu çözülüşün en çarpıcı edebi kaydıdır. Bihter ve Behlül arasındaki gayrimeşru ilişki, sadece bir yasak aşk hikâyesi değil; romanın da işaret ettiği gibi, evlilik birliğinin ahlaki buhran karşısında nasıl tuzla buz olduğunun, yuvanın nasıl bir yıkımla sonuçlandığının trajik bir tablosudur.
Yazarlar, çoğu zaman, tutkuyla savunulan aşk evliliklerinin dahi, eşlerin sadakatsizliği (başka birine âşık olması) neticesinde mutsuzluk ve hüsranla bittiğini göstererek topluma bir uyarı yayıyordu. Bu, bir yandan Batılılaşma yolunda ilerlerken, diğer yandan gayrimeşru ilişkilerin ve ahlaki yozlaşmanın sebep olduğu toplumsal çıkmazın acı bir itirafıydı. Roman, tam da bu noktada, ahlaki bir ikilemin aynası haline geliyordu: Hürriyet, disiplinle terbiye edilmediğinde, bir kaosun adı oluyordu.
III. Kadının Trajik Dönüşümü: Mürebbiye ve Hizmetçi Arasında
Modernleşme rüzgârı, kadının geleneksel rollerini kökten sarstı. Aile ocağının bekçisi olan kadın, bu rolü terk ederek, ev işlerini hizmetçilere ve çocukların eğitimini Batı’dan ithal edilen mürebbiyelere devretti. Bu durumun edebi yansıması, yine Halit Ziya Uşaklıgil’in Kırık Hayatlar romanında, Nail Bey’in çevresindeki kadın karakterlerin yaşam tarzlarında görülebilir. Kadınlar, evlilikten ve annelikten ziyade eğlenceye, gösterişe, süslenmeye ve sosyal meşgalelere yöneldi.
Roman, bu dönüşümün iki ucu keskin kılıcını gösterdi:
- İdeal Modern Kadın: Okulda eğitim almış, bilgili, düşünen, topluma yararlı ve evlatlarına modern eğitim verebilen ideal bir model çizildi; ancak bu model, romanlarda sadece bir iki örnekle sınırlı kaldı.
- Yozlaşan Modern Kadın: Daha sık rastlanan figür ise, hovarda kocası tarafından korunmayan, gayrimeşru ilişkilere eğilimli, sadece gösterişten ibaret bir hayata sahip olan, ahlaki zaaflarla malul tiplerdi. Bu kadın, “özgürleşme” adına, aslında bir başka esaretin, toplumsal ahlakın prangalarının kurbanı oluyordu.
Özellikle Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şıpsevdi romanındaki Meftun ve çevresindeki alafranga tipler, evlilik dışı ilişkilerin, nikâhsız hayatların ve Batılılaşmanın getirdiği ahlaki yozlaşmanın ne denli yaygınlaştığını ve normalleştiğini gözler önüne serdi. Toplum, daha düne kadar utanç vesilesi saydığı şeyleri kanıksayarak, kendi saygınlığını feda ediyordu.
IV. Ahlaki Yozlaşmanın Ebedi Sancısı: Tanzimat’tan Bugüne
Tanzimat romancılarının (özellikle Hüseyin Rahmi, Halit Ziya ve Mehmet Rauf) en büyük kaygısı, bu ahlaki çözülmenin aile hayatını ve toplumu bir buhrana sürüklemesiydi. Onlar, bir hekim titizliğiyle, namus ve ahlakın korunması gerekliliğini, aile birliğinin yeniden tesisini telkin etmeye çalıştılar.
Günümüz Sosyolojisine Romanın Işığında Temas
Bu edebi buhran, yüz elli yıl sonra dahi günümüz sosyolojisinde yankılanmaktadır.
- Ahlaki Görecelilik ve İlişki Enkazları: Tanzimat romanının aşk evliliği üzerine kurduğu hüsran, bugün postmodern bireyciliğin ve duygusal tüketimin hakim olduğu bir zeminde devam etmektedir. İlişkiler, tüketim malları gibi hızla harcanıp atılmakta, bağlılık ve sadakat, bireysel özgürlüğe vurulmuş zincirler olarak görülmektedir. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanı, bir bakıma, Tanzimat’ın bıraktığı o aşk ve sahip olma buhranının, günümüzün kültürel ve ekonomik kodları içinde nasıl bir takıntıya ve yıkıma dönüştüğünü gösteren çağdaş bir örnektir.
- Alafrangalık Mirası ve Dijital Gösteri Toplumu: Bihruz Bey’in yüzeysel alafrangalığı, günümüzde sosyal medya platformlarında sürekli sergilenen, küresel tüketim kalıplarını taklit eden, kendi kültürel köklerinden kopuk bir dijital kimlik gösterisine evrilmiştir. Bu yeni zümre, Batı’nın sadece moda ve yaşam stilini benimseyerek, irfanı ve hakikati göz ardı eden, Meriç’in tabiriyle, hala o “gurbet” duygusuyla yaşayan toplumsal bir kesiti temsil etmektedir.
- Mahremiyetin İhlalinin: Tanzimat romanının eleştirdiği mahrem sınırların aşılması (mektuplaşma), bugün dijital iletişim ve gözetleme kültürü ile sınırsız bir boyuta ulaşmıştır. WhatsApp, Instagram gibi mecralarda sergilenen özel hayatlar, mahremiyeti kamusal bir metaya dönüştürerek, yüz yıl önceki ahlaki çözülme endişesini teknolojik ahlakın sorgulandığı yeni bir boyuta taşımıştır.
V. Netice: Kendi Olmak Kaygısı
Türk romanı, kuruluşundan itibaren, sadece bir edebi tür değil; bir medeniyetin kimlik enkazının ve ruh sancısının kroniği olmuştur. Recaizade Mahmut Ekrem’den Halit Ziya’ya, oradan Hüseyin Rahmi’ye uzanan bu edebi çizgi, Batılılaşmanın getirdiği yıkımı, özellikle aile ve ahlak cephesinden defalarca kaydetmiştir. Mesele, Batı’ya sırt çevirmek değil; mesele, Batı’yı irfanla süzmek ve kendi hakikatini kaybetmemektir. Roman, bize, kendi kaynaklarımızdan beslenmeden edinilen “özgürlüğün” nihayetinde bir kaos ve trajediden ibaret olacağını göstermiştir. Tanzimat’tan günümüze uzanan bu büyük tema, bize, her yeni dönüşümde kendi olabilme kaygısının, bir milletin en asli sorunu olduğunu fısıldamaktadır. Edebiyat dergilerinin sayfalarında yankılanması gereken bu ses, bir nevi vicdan muhasebesidir.



