
TÜRKİYE VE İSRAİL’İN GÜVENLİK KAYGILARI -(Siyonist) İsrail’in Stratejik Kör Noktası-
Küresel, bilhassa (geniş anlamıyla) bölgesel yeni denge arayışı sürecinin gelinen aşamasında, haliyle, Türkiye konuşuluyor. Bir çok küresel ve bölgesel aktörleri, -özellikle eski müttefiklerini (belki eski vesayet odaklarını demek daha doğru bir ifade…) rahatsız ediyor, Türkiye…
Öyle ki 1947’den beri Türkiye’yi -neredeyse her konuda vesayet altında tutan ABD’nin- ilk işaretlerini 1980’li yıllarda aldığımız bölgesel değişim sürecinin kritik aşamasındaki malum projesi (BOP/GBOP)’nin stratejik unsuru olarak hazırlamasına da şahitlik ettik. Ne var ki ABD/küresel güçlerin strateji değiştirmesiyle birlikte güvenlik ve gelecek kaygıları artan Türkiye, bir yol ayrımına gelmiş oldu. İdeolojik çizgisini koruyan Türkiye, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin açtığı alanı da kullanarak, “sistem içi”, denge/dengeci politikalarla bir çıkış arayışına mecbur kaldı. Zira, bölgedeki tüm sınırların değişeceği bir süreçte, önüne konulan “Terör Koridoru”nu bir şekilde ortadan kaldırmak için stratejik adımlar attı. Reel-politik gelişmeleri olabildiğince doğru okumaya çalışarak ve tarihi ve stratejik derinliğinin de farkında olan bir mücadele yöntemiyle, 2011-2013’den itibaren, bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan bir güç haline gelebildi. Ama, “kılavuza karga” olan bir çok çevrenin doğru okuyamadığı bu süreçte, iddiaların aksine ABD-Türkiye ilişkilerinde, dolayısıyla da Türkiye-AB ve Türkiye-İsrail ilişkilerinde de değişik dönemler yaşandı. Bahse konu sürecin en önemli çıktılarından biri ise gelinen aşamada Türkiye’nin, -başta eski müttefikleri (bir başka ifadeyle Türkiye’yi vesayet altında tutan odaklar…)- rahatsız ediyor hale gelmesiydi. Öyle ki ABD Kongresi’nde bile Türkiye konulu bir “oturum” düzenlendi. Önceki dönemlerden farklı olarak bu oturumda, siyonist odakların tetikçileri/temsilcileri konuşturulup “Türkiye durdurulmalı!” çağrısı yapıldı. Ve son dönemlerde, Ekrem İmamoğlu ve destekçilerine sahip çıkılmasının bir zaruret olduğu söylendi…
Kimi çevreler, özellikle “sistem-içi” duruşları ve mücadele yönteminin ne anlama geldiğinin bir türlü farkına varmak istemeyen gruplar/partiler, bahse konu çıkışların ne anlama geldiğini yerli yerine oturtmakta zorlandılar. Halbuki Türkiye-ABD ilişkilerinin klasik dönemlerinde, -Rand Corporation’a hazırlatılan raporlarla- Türkiye’deki (sözde) iktidar veya muhalefeti yanlarına alarak yapılan “sistem-içi” operasyon konuyla ilgili herkesin malumu. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Küresel ve bölgesel değişim sürecinin başlangıcından -özellikle 2011-2013’deki ABD’nin strateji değişimine kadar- malum çevreler, “yeni Türkiye” temsilcisi aktörlere sahip çıkıyorlardı. Bir geçiş döneminden sonra aynı odaklar, “Muhalefet bloku”ndaki dostlarına sahip çıkmaya başladılar… Ne var ki küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin geldiği aşamada ABD-Türkiye ilişkilerindeki “yeni dönem” ile birlikte durum, konjonktürel olarak değişti… Ve bu “yeni dönem”de, malum çevrelerin, ABD Kongresi’nde “oturumlar” yaparak, “Washington artık Erdoğan’ı indirmeli, Kemal Kılıçtaroğlu’na yaptırım uygulanmalı, diye haykırmaları beklenmemekteydi…
Evet, her yerde, ‘sistem-içi’ çıkış arayışıyla reel-politik düzlemde ciddi bir mesafe kaydeden ve stratejik önemi güçlenen bir Türkiye’den söz ediliyor artık. Bilhassa Gazze/Filistin’deki soykırım ile birlikte, daha çok, siyonistler konuşuyorlar, -daha önceki ABD müttefikliği konusunda bir şüphe bulunmayan- Türkiye’yi. Evet, Türkiye’yi hedefe koyuyorlar, çevrelemeye çalışıyorlar. Hatta küresel medyada, saldırgan (Siyonist) İsrail’in, bundan sonraki hedefi Türkiye’mi? polemikleri yapılıyor… Dahası, malum çevrelerce, reel-politik düzlemde, (geniş anlamıyla) bölgede bir “Türkiye ekseni” kuruluyor! söylemlerini gündem yapmakta fayda umuyorlar… Keza kimileri de, -NATO Zirvesi’ni fırsat bilerek- “Türkiye’ye haddi bildirilmeli! “çığlıkları atıyorlar… Aynı zamanda, gelinen aşamada, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yapılan “Hicaz Demiryolu”nun yeniden canlandırılması haberleri, siyonist medyada “Türkler bize ölümcül bir darbe vurdular!” analizleriyle duyuruluyor… Keza Türkiye, Libya’dan Suriye’ye uzanan askeri ve diplomatik ağ kurarak Telaviv’i kuşattı. Ve stratejik bir çevreleme anlamına gelen Doğu Akdeniz’deki hamleleriyle de Osmanlı dönemini hatırlatan mesajlar veriyor… Bu arada, yeni bir döneme giren ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni zeminine rağmen, “Erdoğan darbeyle gidecek!” diyenlere eklenen isimler de dikkat çekici…
Bölgedeki Yeni Denge Arayışının Devamı ve Trump ABD’sinin “Abraham Anlaşmaları”ndan Beklentileri
Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı süreciyle ilgili değerlendirmelerimizi takip edenleriniz hatırlayacaklardır. Özellikle 7 Ekim sonrası tüm katliamlar ve soykırıma rağmen ABD-(Siyonist) İsrail, kaybetme sürecine girmişti. Aynı zamanda bölgesel güç olma sınırlarını zorlayan Türkiye ile ABD-(Siyonist) İsrail’in güvenlik ve “gelecek” kaygıları karşı karşıya gelmişti. Dahası, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle bölgede ya bir barış ya da savaş, her geçen gün, kaçınılmaz hale gelmekteydi. Söz konusu dönemde altını çizerek belirttiğimiz üzere, “ABD-Türkiye İlişkilerinde Yeni Dönem” ile birlikte, -bölgede değişen güç dengelerinin bir sonucu olarak- bölgesel dengeler ABD, Türkiye, Suudi Arabistan arasında yeniden kurgulanmaya başladı. Keza ABD-Türkiye arasındaki mutabakatlarla Suriye’deki ciddi sorunlar çözüm sürecine girdi. Her ne kadar (Siyonist) İsrail, ABD-Türkiye arasındaki -gelinen aşamadaki uzlaşmalarını- peş peşe provoke etmişse de bunun da bir sonu olacaktı. Ve Trump ABD’si ile Siyonistler arasındaki (zaman zaman) politika ve strateji farklılıkları, son dönemde ABD-İran mutabakatıyla önemli bir aşamaya geldi. Her ne kadar bu gelinen aşama, daha öncekiler gibi “sorunlu ateşkes” olarak nitelendirilebilir olsa bile bölgesel yeni denge arayışı sürecinin zorlamaları, dikkatli gözlerden kaçmamaktadır.
Nitekim bu çerçevedeki ilk önemli konjonktürel gelişme Pakistan ile Suudi Arabistan arasında imzalanmıştı. Mısır da böyle bir anlaşma sürecine sıcak bakmasına rağmen malum küresel ve bölgesel güç odaklarının müdahalelerine maruz kalmıştı. Ama bu sürecin arka planında hep var olagelen Türkiye’nin katılımıyla bölgede yeni bir paktın ilk işaretleri netleşmeye başladı. Öyle ki Hakan Fidan’ın malum Körfez gezisinde ve (geniş anlamıyla) bölge temaslarında bu konu, küresel medyaya da yansıdı. Konuyla ilgili olarak Hakan Fidan, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bölge ülkeleriyle daha yakın, daha güçlü ilişkiler kurarak, kendi sorunumuzu kendimiz çözeceğiz.” değerlendirmesini yapıyordu. Yani, küresel ve bölgesel “sistem içi” çıkış arayışında Türkiye, kendi sınırlarını zorlayarak, -denge/dengeci politikalarla- kendi güvenliği ve geleceği ile paralel bölgesel güvenlik ve istikrarı da önemsediğini deklare ediyordu. Ve Türkiye, bu politikalarını ısrarla yürütürken, -tarihi ve stratejik derinliğine atıf yapan- yumuşak gücünü de öne çıkarıyordu. Hem de “sistem içi” çıkış arayışındaki ısrarına devam ederek…
İşte, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik aşamalarında, ABD Başkanı Trump, -içerideki ve dışarıdaki Siyonist odakların baskılarıyla- kontrolü elinden kaçırdığı dönemlerde, ABD’nin çöküş sürecini durduracak veya yavaşlatacak politika ve stratejilerini devam ettirmeye yönelik çarpıcı çıkışlar yaptı. Üstelik bu çelişkili çıkışlarına bir de “Tüccar Başkan” nitelemelerini daha gülünç hale sokan tutarsız ve uygulama imkanı olmayan değerlendirmeleri de ilave etti: Mesela, Son dönemde ABD çıkarları gereği mecbur olduğunu bildiği İran ile “ateşkes”/“anlaşması”nın, Abraham Anlaşmaları ile mümkün olacağını iddia etti. Daha da ötesi bu anlaşmaların muhataplarının genişletilmesi gerektiğini söyledi. Ve, son dönemde bölgedeki “ateşkesi”/“barışı” (sözde) birlikte gündeme getirdikleri malum ülkelerin, neredeyse hepsinin Abraham Anlaşmalarını imzalamaları çağrısında bulundu. Bu ülkeler arasında, özellikle ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni döneminde (geniş anlamıyla) stratejik öneme sahip mutabakatlarda bulunduğu “Yeni Türkiye’nin” de olması şaşırtıcıydı. Aynı zamanda, bu süreci takip edip reel-politik gelişmeleri doğru okuyanlar için bu durumun arka planının da gözden kaçırılmaması gerekirdi…
Dolayısıyla, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin gelinen aşamasında Türkiye’nin konumu ve misyonu nedir? sorusunun cevabı kritik bir öneme sahipti…
Bu bağlamda Pakistan Savunma Bakanı’nın, “Eğer Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki mevcut anlaşmaya Katar ve Türkiye de katılırsa bölgemizde ekonomik ve savunma alanlarında önemli bir işbirliği oluşturulur ve dışa bağımlılıklar da azaltılır.” sözleri önemliydi. Bilindiği gibi özellikle Pakistan-Suudi Arabistan arasındaki güvenlik paktına doğru ilerleyen bu süreç, malum küresel güçler ve onların bölgedeki uzantıları olmaya devam eden ülkeler açısından da stratejik öneme sahiptir. Dolayısıyla verili küresel ve bölgesel düzen/düzensizlikte, malum odaklarla vesayet ilişkisi altındaki bölge ülkeleriyle de doğrudan ilişkilidir, bu gelişmeler… Keza, gelinen aşamada Türkiye’nin konumu ve misyonu hususunda, üst düzey bir Pentagon yetkilisinin, Trump ABD’sinin planları (NATO ve bölgedeki..) hakkındaki değerlendirmeleri de kritik öneme sahip. ABD’li ünlü ekonomisti J. Saks’da, Türkiye’nin Savunma sanayindeki yatırımlarının NATO içindeki yerleşik hiyerarşiyi bozduğu değerlendirmesinde bulundu. Saks, hiçbir NATO üyesi, ittifak içindeyken bu ölçüde Savunma Sanayi bağımsızlığına ulaşmadı gerçekliğini de öne çıkardı… Türkiye’nin Suriye operasyonlarında da yerli sistemler kullandığını ifade eden Saks, ABD/Batı silah ambargosu uygulasa bile, Türkiye’nin dış politikadaki (“sistem içi” çıkış arayışıyla) bağımsızlığından aldığı mesafeyi engelleyemedi…
7-8 Temmuz 2026 tarihinde, Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Liderler Toplantısı söz konusu. Toplantı, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin geldiği en kritik döneminde yapılmaktadır. Ve bahse konu toplantı, birçok nedenle çok önemlidir: 1) NATO’nun geleceğiyle ilgili önemli kararlar alınması beklenmektedir. 2) ABD-Avrupa ilişkilerinin, bilhassa NATO ekseninde olumsuz evrilme süreci daha da belirgin hale geleceğe benzemektedir. 3) Türkiye’nin NATO’daki klasik konumunun değişmesi sürecindeki gelişmelerin ortaya çıkaracağı sorunların yansımaları tartışılacaktır. 4) Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan projelerin, gelinen aşamada yeniden değerlendirilmesi zorunluluğunun tezahürleri de gündemin önemli maddeleri haline gelecektir… Ve, gelinen aşamada (özellikle ABD/(Siyonist)İsrail-İran, asimetrik savaşı sonrasında) bölgedeki güvenlik ve gelecek kaygıları, enerji ve ticaret koridorları ve (sözde) demokrat İsrail’in kontrolü de gündemin dolaylı konularıdır. Hiç şüphesiz ki bölge ile ilgili yapılan tartışmalarda Körfez ve İran’ın geleceği de, bölgesel ve küresel yeni denge arayışı bağlamında konuşulması muhtemeldir…
Tüm bu ve benzeri stratejik öneme sahip gelişmeler yaşanırken İsrail medyası ve güvenlik analistleri de “strateJik kör nokta” kavramını, ağırlıklı olarak, Türkiye’nin bölgesel yükselişi ve İran’ın “direniş eksenini” okuma kapasitesindeki zaafları bağlamında gündeme getirmektedirler. Aynı zamanda, kimi düşünce kuruluşları da (Middle East İnstitute gibi) İsrail’in güvenlik şemsiyesini elli yıldır ayakta tutan ABD’nin, gelinen aşamadaki siyasi ve iç dinamiklerini okuma konusunda “kör nokta” yaşadığını değerlendirmektedir…
Ezcümle, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik aşamasında, bilhassa (geniş anlamıyla) bölgesel gelişmeleri doğru okumanın stratejik önemi inkâr edilemez!



