GenelYazarlardanYazılar

Allah, Ölüden Diriyi Diriden de Ölüyü Çıkarır 

“Su,  mermeri delen gücünü; ısrarla aynı noktaya damlamasından alır!..”

İnsanlık var olduğu günden beri hayata tutunmak, ihtiyaçlarını karşılamak için en yakın çevresinden başlayarak eşyadan istifade etme yolunu tutmuştur. Önünde bir örnek olmayan ilk insan deneme yanılma yoluyla barınmasından beslenmesine, korunmasından süslenmesine, ulaşımından iletişimine kadar ihtiyaç duyduğu her şeyi, aklını ve eşyayı kullanarak elde etmiştir. Hedeflediği şeye ulaşmak için denemiş yanılmış tekrar -tekrar denemiş sonunda hedefine ulaşmıştır. Ancak geldiği her noktayı yeni ulaşacağı hedef için bir başlangıç kabul etmiştir. Bilim ve teknolojide böyle düşündüğü için ilerleme kaydetmiş eşyadan azami derecede istifadenin yolunu bulmuştur. Kurduğu uzay teknolojisi ile dünyayı gözlerken, bastığı toprakların bağrını delip karnını yararak petrolünden gazına, madeninden tuzuna her türlü cevheri insanlığın istifadesine arzetmiştir.

İnsanı yaratan, bunca özellik ve yeteneklerle donatmış, eşyaya verdiği özellikler ile yeteneklerini ortaya çıkarmasına imkân sağlamış. Bununla beraber Allah, insanın savrulmasını önleyecek, eşyayı yaratılış gayesinin dışında kullanmasını önlemek için gerekli tedbirleri de almıştır. İnsanın duygu ve düşüncelerini, arzu ve isteklerini, sevgi ve nefretini, hırsını ve kinini, dostluğunu, düşmanlığını, intikam duygusu ve bağışlamasını yaratmış, Allah’a kulluğunu hikmetle ve bilinçle yerine getirebilmesi için de katından bir kitap ve elçi ile desteklemiştir. Elçiler gelen kitabı muhataplarına okumuş, öğretmiş ve bir ömür yaşayarak insanlığa örnek bir hayatın ilkelerini göstermişlerdir.

O gün İslam’a muhatap olan insanların ve Müslümanların dinlerini öğrenmek için ellerinde yazılı bir belge olarak sadece Allah’ın kitabı vardı. İlk elden ve gayet sade bir şekilde okuyup öğrendiklerini hayata geçirmek için hiçbir şeye ihtiyaç duymadan bunu yapıyorlardı. İşin ilginç yanı Allah’ın elçisi hayatta iken Allah’ın kitabından başka bir şeyi de yazdırmamıştı. Bunun yanlışlığına dair ne elçiden ne de Allah tarafından yapılanın yanlışlığına veya yetersizliğine dair eleştirel bir bilginin gelmesi de söz konusu olmamıştır. Aksine insanlığa şu çağrıyı yapmıştır:

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”(Kaf 50/45)

“Onlar Ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanacaklar?” (Mürslat77/50) buyurmuştur.

Bunun anlamı şu olsa gerek: Bu kitap Allah’ın razı olacağı bir dini yaşamak için yeterli bir kitaptır. Dünyanın öbür ucundaki bir adam bu kitabı okuyup Rabbinin razı olacağı bir dini yaşayabileceği yeterliliğe ulaştıracak bir kitaptır.  Eğer böyle olmaz ise, bu gün o coğrafyadan ve o ortamdan uzak olan ülkelerde İslam nasıl anlaşılıp yaşanırdı diye sormamız gerekir?

Ancak mevcut durumun da göründüğü gibi İslam adına üretilen tefsir, hadis, kelam, akait, fıkıh, tarih ve felsefi bilimler gibi bir dizine ilim dalı icat edilirken; bunların etkisi ile tasavvuf felsefesi ve tarikat kültürü de toplumdaki yerini almıştır. Ayrıca bunların her biri yine kendi içinde onlarca ayrı guruba ayrılmıştır. Din adına ortaya konulanlar dinin kitabını gölgede bırakmış, hatta üstünü örtecek konuma gelmiştir. Kur’an devreden çıkmış mezheplerin onlarca ciltlik fıkıhları, rivayet zinciri ile oluşturulan “hadis” külliyatı aşılmaz bir baraj oluşturmuştur. Şimdi bunların tek tek üzerinde durarak nasıl bir şey olduklarını anlatmak bu yazının sınırlarını aşacağı için, sadece isimlerini saymakla yetineceğiz. Çünkü ilerleyen zaman içerisinde bunların her biri toplumu kucaklayan, parselleyen birer ekol haline gelmiştir. İnsanlar için, işin en acı tarafı bunlardan hangi ekolün öksesine düşmüşse, diğerleriyle irtibatını kesmiştir. Hür düşünmenin önüne; mensubiyet, bağnazlık ve tarafgirlik anlayışı girmiştir. Hakikat fülulaşmış bunca engelin ardından görünmez olmuştur. Günün siyasi erkini arkasına alan parlatılmış, diğerleri karartılmıştır. Zaman zaman hâkim tarafın düşüncesine uymayanlar, sindirilmeye gadre uğratılmaya da çalışılmıştır. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin her birinde bu durum fazla değişmemiştir. İslam dünyasında ırkçılık olmamış ama mezhepçilik anlayışı da onu aratmayacak kadar farklılıkları hissettirmiştir.

Ümmetin birliğinin parçalanıp ulus devletlere bölünmesinden sonra, mütegallibenin bu ülkelerdeki saltanatının devamı; ümmetin silkinip eski gücüne kavuşmasını engellemek için, ırk, dil, din, mezhep, tarikat gibi oluşumları ayrıştırıcı unsurlar olarak tedavüle koymuşlardır. Bunlar hala bu pazarda demokrasiye hayat vermek için işlevselliğini sürdürmektedir. Birileri bin dört yüz kırk dört (1444) yıllık tortulaşmış kültürü kutsamaya çalışıp bir ilim dalı olarak ortaya koymaya çalışırken; bir kısım genç beyinlerin bu tortunun içinden Allah’ın kitabını çekip alarak, ilk günkü gibi arı duru bir zihinle okuyup anlamaya, yaşayıp uygulamaya koyulduğunu görüyoruz. Her ne kadar maksadını aşan aşırı uçların varlığı da bir vakıa olarak bulunsa da, resmin tamamını gözlemlediğimizde içlerinden islamın ana çizgisinden ayrılmayanların çoğunlukta olduklarını da görüyoruz.

Allah Teâlâ hiçbir zaman kullarının üzerinde zulmün devamına müsaade etmemiştir. Bir yerde zulüm varsa orada ihsası güçlü bir kulunu çıkartarak onun eliyle o zulmü onların üzerinden kaldırmıştır. Bu onun sünnetidir. Şimdi İslam ümmetinin her yerinde Kur’an çakmağından çıkan bu kıvılcım ateş almıştır. Bunu kimse söndürmeye güç yetiremeyecektir. Bu kitap öyle bir kitap ki sahibinin sözüyle şöyle tavsif edilmektedir:

“Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı yahut onunla ölüler konuşturulsaydı, (o Kitap yine bu Kur’an olurdu). Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler,  Allahın dileseydi bütün insanları hidayete erdireceğini hala anlamadılar mı?  Allah’ın vadi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir belâ gelmeye devam edecek veya o belâ evlerinin yakınına inecektir. Allah, vadinden asla dönmez.” (Rad 13/31)

İşte bu kitap, istilacı batının piyonları tarafından öldürülüp mikrobu çevreye bulaşmasın diye kireçli kuyuya gömmüşlerdi. Allah İse yüz yıllık ölüyü diriltip, ayağa kaldırdı ve yeniden bu insanları fabrika ayarlarına döndürdü elhamdülillah. Allah bir beldeye hayat vermek için gönderdiği yağmur misali Kur’an sağanağıyla bu milletin zihinlerini yeniden hayat buldurdu. Gerçekten ihlâsla iman edenler, Allah ile aralarına kimseyi koymadan, Rabbinin ayetlerini okuyup yaşamanın, insan fıtratı üzerinde meydana getirdiği değişime şahit oldular. Duaya yönelen gönüller, yaratana açılan eller, hakkı söyleyen diller, Rabbi ile arasında hiçbir engel olmadığını öğrendiler. Çünkü okuduğu kitabın ayetlerinde rabbi şöyle buyuruyordu:

(Ey  Muhammed! )“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben onlara çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin istedikleri şeylere karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara 2/186)

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Artık bu insanlar, onun her ayetini okurken Rabbi ile konuştuğunun farkına varıyor, kendi ile Allah arasındaki yakınlığı hissediyorlar. Dinini bütün sadeliği ile öğrenmenin zevkini tadıyorlar. Saadet asrını yaşayan müminlerin duyduğu heyecanı duyuyorlar, Kur’an’ın tanıttığı Nebiyi, Resulü karşılarında imiş gibi tahayyül ediyorlar. Nebinin katlandığı acıları, kavmi tarafından uğradığı hakaretleri birebir okuyor ve hissediyorlar. Artık Kur’an onların gözünde duvarda asılı duran dilsiz bir kitap değil; Kendisi ile konuşan, ona hayatı ve ölümü, hayat ve ölümün anlamını anlatan canlı bir tanık oluyor. Gecelerin dingin saatlerinde onun sohbet arkadaşı can yoldaşı oluyor. O yanında olduğu sürece yalnızlık hissetmiyor. Okuduğu ayetler dünyayı, gelip geçmiş medeniyetleri ve bu medeniyetleri kuranların akıbetini gözlerinin önüne seriyor. Aynı zamanda Allah’ın rahmetini, bu rahmete layık olanların resmini verdiği gibi; Allah’ın gazabına uğramış olanların akıbetlerini de gösteriyor. İnsanlık tarihi bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor. Ve bu güne kadar bu nimetlerden uzak olmanın insanlık için ne büyük bir kayıp olduğunu görüyor, geçmişin kaybını telafi için bütün imkânlarını kullanarak bir an önce eksiklerini ikmal etmenin gayretini çekiyorlar.

İşte bu gençler, imanın hakikatine ulaşmış doğruyu ve yanlışı; hakkı ve batılı yakinen görmüş oldukları için, dinine ve davasına dört elle sarılıyorlar. Allah’ın, dinine yardım edenlere yardım edeceğine olan inançları, ümit ve kararlılıklarını bir kat daha artırıyor. Kendilerini bu asrın Mus’ab’ları, Zeyd’leri, Zeynep’leri, Sümeyyeleri, Ammar’ları, Hamza’ları, Ali’leri, Fatıma’ları, ve Ömer’leri olarak konumlandırıyorlar. Çıktıkları bu kutlu yolda Nebiyi önder, Kur’an’ı rehber, haktan ve adaletten ayrılmamayı ilke ediniyorlar. Kur’an’ın söyleyen dili, uygulayan eli, yaşayan gönüllüleri olmak için çıktıkları bu yolda, Allah’ın erleri olmayı ve O’nun yolunda ölmeyi canlarına minnet biliyorlar. Asrın firavunlarına karşı duran bir avuç Gazze mücahitlerine gıpta ediyorlar. Onlar duruşlarıyla Allah’ın şu sözünü tecessüm ettirmeyi gaye edinmişlerdir:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de şahadeti beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde Allah’a verdikleri sözlerini değiştirmediler.” (Ahzab 33/23)

İşte milenyum çağının vermiş olduğu imkânlar ile her türlü bilgi parmaklarının ucunda olan bu gençler, arşivlerin dehlizlerine ulaşacaklar;  üzeri kapatılan hakikatleri bulup ortaya koyacaklardır. Aynen Ashabı kehf olayında ki gençler gibi. Onlar şöyle demişlerdi: Romanın Kralına dönerek; “sen bizim ilahımız değilsin. Bizim ilahımız âlemlerin rabbi olan Allah’dır.” Sonra da halka dönerek; bu zulmün ebedi olamayacağını ve bir gün yıkılıp gitmeye mahkûm olacağının müjdesini vermişlerdi:

“Karanlıkta dile getirmekten çekindiğiniz hakikat, bir gün aydınlıkta işitilecek. Gizli mekânlarda öğrendiklerinizi, evlerinizin çatılarından haykıracaksınız!”

Bu sese kulak verecek olan insanlar, Allah’tan başka ilah olmadığını hep bir ağızdan haykıracak aydınlıkta hakikati görmenin mutluluğunu yaşayacaklar. Böylece insanlık, Allah’ın “ölüden diriyi çıkardığına bir kere daha şahit olacaktır. İşte o zaman hep bir ağızdan şu nida yükselecektir:

“ La havla vela kuvvete illa billah!…” Allahtan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur. O’ ne güzel Mevla ve ne güzel bir dönüş yeridir!..

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir